<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-696399585927283294</id><updated>2012-02-16T01:03:39.058-08:00</updated><category term='TANITIM 6:MEKALELER TOPLUSU'/><category term='TANITIM  3:Azerbaycan Milli Hükümeti (1945 - 1946)'/><category term='TANITIM 4:Şeyh Muhammet Hiyabanî ve Azadistan Devleti (1920)'/><category term='TANITIM 2 : BABEK KALESİ GÜNEY AZERBAYCAN TÜRK MİLLETİNİN ÖZE DÖNÜŞ TÖRENİ'/><category term='TANITIM 5:FARS MİLLİYETÇİLİĞİ'/><category term='TANITIM  1: GÜNEY AZERBAYCAN VE 24 NİSAN OLAYLARI'/><title type='text'>GÜNAZTAC</title><subtitle type='html'>Güney Azerbaycan Türkleri'nin Tanıtım Cemiyeti</subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://azer-baycan.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/696399585927283294/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://azer-baycan.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><author><name>GUNAZTAC</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04961719280793546963</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='29' src='http://2.bp.blogspot.com/_XX9mh1N0pDo/S2aBYa9kJSI/AAAAAAAAAAM/4MzZxxnAmIk/S220/21Azer14.jpg'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>59</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-696399585927283294.post-6534879399185824515</id><published>2010-04-01T10:52:00.000-07:00</published><updated>2010-04-01T10:56:49.364-07:00</updated><title type='text'>İran'ın Bozkurt Azerileri</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;Fars haber ajansı, Azeriler'in yaşadığı kentlerde piyasaya sürülen bozkurt işaretli ürünlerde artış olduğunu duyurdu.&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mustafa Alkan - 2010-02-21&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_XX9mh1N0pDo/S7TeIqRajUI/AAAAAAAAAK0/w_qHGpirFVg/s1600/G9MRFL6POOJU0KY43PMKMTQb.jpg"&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 225px; FLOAT: left; HEIGHT: 144px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5455229289020165442" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_XX9mh1N0pDo/S7TeIqRajUI/AAAAAAAAAK0/w_qHGpirFVg/s320/G9MRFL6POOJU0KY43PMKMTQb.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;İran'ın yarı resmi Fars haber ajansı geçen ay ülkede Azeriler'in yaşadığı kentlerde Türk milliyetçiliğini kışkırtan bozkurt işaretli saat ve gömlek gibi ürünlerin gizlice piyasaya sürülmesinin yoğunluk kazandığını duyurdu. Ajansa bunu "Türkiye'yle İran arasında giderek güçlenen işbirliğini baltalamak için başkaları tarafından tertiplenen bir oyun" olarak niteleyip Türk makamlarını dikkatli olmaya davet ediyordu.&lt;span class="fullpost"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Newsweek Türkiye'nin ulaştığı Azeri kaynaklar da bu gelişmeyi doğruluyor. Ancak bozkurt işaretlerinin Türkiye'de bu işaretleri kullanan ülkücü çevrelerle "hiçbir ilişkisi olmadığını" ısrarla vurguluyorlar. "Bozkurt işareti Türk dünyasında yaygın olarak kullanılan birlik sembolüdür" diyor Dünya Azerbaycanlıları Kongresi'nden (DAK) Eliza Ismayilova (Nitekim MHP'li Tuğrul Türkeş de, dört yıl önce katıldığı bir televizyon programında, partinin kurucusu olan babası Alparslan Türkeş'in 1991'de Bakü'de görüp Türkiye'ye taşıdığını anlatmıştı). "Bozkurt işareti, Tahran yönetiminin yoğun baskı altında bıraktığı 30 milyondan fazla İran Azerisi'nin kültürel birlik sembolü oldu" diyor İsmayilova.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tahran yönetiminin "Güney Azerbaycanlılar" olarak adlandırdığı İran Azerileri'ne karşı baskıları, Azerbaycan medyasının da üzerinde hassasiyetle durduğu konuların başında geliyor. ANS TV'de siyaset üzerine programlar yapan Sevil Nuriyeva, "2005'ten sonra Ahmedinejad yönetiminin Güney Azerbaycanlılar üzerinde baskılarını arttırdığını, Türkçe eğitim hakkının ellerinden alındığını, Türkçe gazetelerin kapatıldığını, hatta Azeri kimliğine ilişkin işaretleri taşıyanların idam edildiğini veya hapse atıldığını" aktarıyor. Nuriyeva, "Bölgede yoğun baskı var. İran'da resmi kaynaklar önceki hafta sekiz Azeri'nin vatan hainliği suçlamasıyla asıldığını duyurdu. Haber almak çok güç. İrtibatta olduğumuz Güney Azerbaycan Azatlık (Özgürlük) Hareketi'nden insanlar sürekli cep telefonu değiştirmek zorunda kalıyor" diyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;DAK'ın resmi sitesi (d-a-k.org) diaspora liderleri tarafından kaleme alınmış "Kuzey ve Güney Azerbaycan'ın birleşmesi" üzerine yazılarla dolu. Ancak İran'daki Güney Azerbaycan Azatlık Hareketi aynı amacı taşımıyor olabilir. İran uzmanı araştırmacı Arif Keskin, hareketin parti ya da gerçek bir örgüte sahip olmayan bir yapılanması olduğunu söylüyor. Keskin'e göre hareket silahlı kalkışmadan yana değil: Daha çok İran'da 12 eyalete bölünmüş Tahran rejimi tarafından "sürekli aşağılanan ve dışlanan" Azeri halklarının, ana dilde eğitim ve kültürel haklarına yeniden kavuşmasını, "bilinçli olarak yoksul bırakılmış" Azeri bölgelerin yeniden kalkındırılmasını talep ediyor. Keskin, Güney Azerbaycan hareketiyle 90'lı yılların ikinci yarısında İran'ın PKK'ya dolaylı desteği nedeniyle Türkiye'nin de destek çıktığını ancak Tahran ABD'nin Irak'ı işgalinden sonra PKK konusunda Ankara ile işbirliğine gidince bu konunun geri plana atıldığını ileri sürüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak Batı'nın ve muhaliflerinin yoğun baskısı altındaki Tahran demokratikleşme yönünde adım atarsa Türkiye, sınırının hemen bitişiğindeki büyük bir coğrafya ile iyi ilişki sahibi olmanın faydasını görebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;http://www.newsweekturkiye.com/haberler/detay/36439/Iran-in-Bozkurt-Azerileri &lt;/div&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/696399585927283294-6534879399185824515?l=azer-baycan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/696399585927283294/posts/default/6534879399185824515'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/696399585927283294/posts/default/6534879399185824515'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://azer-baycan.blogspot.com/2010/04/irann-bozkurt-azerileri.html' title='İran&apos;ın Bozkurt Azerileri'/><author><name>GUNAZTAC</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04961719280793546963</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='29' src='http://2.bp.blogspot.com/_XX9mh1N0pDo/S2aBYa9kJSI/AAAAAAAAAAM/4MzZxxnAmIk/S220/21Azer14.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_XX9mh1N0pDo/S7TeIqRajUI/AAAAAAAAAK0/w_qHGpirFVg/s72-c/G9MRFL6POOJU0KY43PMKMTQb.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-696399585927283294.post-5276569811170477580</id><published>2010-04-01T10:43:00.000-07:00</published><updated>2010-04-01T10:49:28.028-07:00</updated><title type='text'>İran'ın Türk geçmişi</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;Bugün gazetesi- Erhan AFYONCU, eafyoncu@bugun.com.tr&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_XX9mh1N0pDo/S7TcJVqq0zI/AAAAAAAAAKs/GpH2Je_gnoU/s1600/39.jpg"&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 200px; FLOAT: left; HEIGHT: 200px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5455227101645558578" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_XX9mh1N0pDo/S7TcJVqq0zI/AAAAAAAAAKs/GpH2Je_gnoU/s320/39.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;Dünyanın gündeminden hiç düşmeyen İran 1923'e kadar Türk devletlerinin hakim olduğu bir ülkeydi.&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İran asırlarca Türkler tarafından yönetilmişti&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İran dünya gündeminden hiç düşmüyor. ABD'ye, İsrail'e karşı tavrı ve en son da seçimleriyle gündemimizde. Ancak İran'ın Türk geçmişini ve bugün İran'ın üçte birinin Türk olduğunu pek bilmeyiz.&lt;span class="fullpost"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;İRAN'DA TÜRK HAKİMİYETİ&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;10. yüzyılın başlarında Gazneliler'in İran'da hakimiyet kurmasından 20. yüzyılın başlarına kadar bazı dönemler haricinde bu ülkede hakim olan unsur Türkler'di. İran'da Türk hakimiyeti ilk olarak Gazneliler'le başladı. 1040'taki Dandanakan Muharebesi'nden sonra Büyük Selçuklular kısa sürede İran'ın büyük bir bölü&amp;shy;münü ele geçirdiler. Büyük Selçuklular'dan sonra İran'da Türk atabeylikleri ve yine bir Türk devleti olan Harizmşahlar hüküm sürdüler. 13. yüzyılın ilk çeyreğinden itibaren ise İran'da Moğol hakimiyeti başladı. İlhanlı Devleti'nin 14. yüzyılın ortalarında sona ermesinden sonra Celayirli Dev leti kuruldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Timur, 14. yüzyılın sonla rında İran'ı da ele geçirdi. Timurlu hakimiyeti 15. yüzyılın ortalarında Güneydoğu Anadolu'da yaşayan Karakoyunlu Türkleri tarafından sona erdirildi. Karakoyunlular'ın İran'daki hakimiyetlerine de 1467'de Diyar bakır bölgesinde yaşayan Akkoyunlu Türkmenleri son verdi. Akkoyunlu Devleti de yine Anadolu'dan giden Türkmen aşi retleri tarafından sona erdirildi. 1501'de İran'da Safevi Devleti kuruldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;ANADOLU TÜRKLERİ İRAN'DA&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Şah İsmail liderliğinde 1501'de kuru lan Safevi Devleti'nin kurucuları Antalya, Maraş, Amasya, Sivas ve Tokat gibi Anadolu'nun çeşitli bölgelerinden, Erdebil şeyhlerinin davetine uyarak İran'a giden Anadolu Türkleri'ydi. Türkmenler, Safevi Devleti'nin kurulmasıyla siyasi ve askeri açıdan İran'ın kaderini belirleyen aktörler hâline geldiler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Safevi Devleti, 1736'da sona erdi ve İran'da başka bir Türk boyunun, Avşarlar'ın hakimiyeti başladı. Nadir Şah'ın ölümünden sonra Avşarlar'ın yerini, Lur asıllı Zend hanedanı aldı. Kaçar Türkleri'nin reisi Ağa Muhammed Han, 1779'da Zend hanedanını içine düştüğü karışıklıktan yararlanarak İran'da Kaçar hakimiyeti dönemini başlattı. Tahran'ı başkent yapıp, İran'da düzeni sağladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İran, 19. yüzyıldan itibaren İngiltere, Rusya ve Fransa'nın çekişme alanı hâline geldi. Kaçar hanedanı yabancı devletlere karşı mücadelelerinde başarılı olamadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1921'de Kazak birlikleri komutanı Rıza Han, Seyyid Ziyaeddin Tabatabaee ile birlikte İngilizler'den aldığı silah ve mühimmat desteğiyle darbe yaptı. Rıza Han ordu komutanı, Seyyid Ziyaeddin Tabatabaee de başbakan oldu. Rıza Han birkaç ay sonra Ziyaeddin Tabatabaee'yi tasfiye ederek başbakan oldu. 1923'te Ahmed Şah'ın ülkeden kaçmasıyla birlikte yönetim tamamen eline geçti. Rıza Şah Pehlevî olarak Aralık 1925'te kendini şah ilân etti. Böylece İran'da Türk dönemi sona ermiş İran asıllı Pehlevî hanedanı dö nemi başlamıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;İRAN'IN TÜRK YÜZÜ&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;72 milyonluk İran'da yaklaşık 25 milyon Türk yaşıyor. Birkaç milyon da İranlılaşmış Türk var. Ülkede İranlılar'ın oranı ise yüzde 50 civarında. Ancak kuvvetli mezhep bağları milli kimliği bastırdığı için İran'da şimdiye kadar fazla sıkıntı yaşanmadı. İran'ın dini lideri Ayetullah Ali Hameney Türk. İşin ilginç yanı son seçimlerde ön plana çıkan Mir Hüseyin Musevî de Türk ve Hamaney ile uzaktan da akraba.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son 10-15 yılda İranlı Türkler arasında Türk kimliği ön plana çıkmaya başladı. Kurt sembolleri Türkler arasında çok moda oldu. Türkler her şey İranlılar'ın elinde, biz ikinci sınıfız diye düşünüyorlar. Bu da İranlı kimliğini zayıflatıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İran'ın zayıf tarafı bu kadar çok etnik grubu barındırması. Fakat İran'ı en büyük düşman gibi gösteren ABD'nin İran'ı bölmek için Türkler'e yönelik kuvvetli bir siyaset izlememesi çok ilginç. İran bölündüğü takdirde bölgede Türkler'in kuvvetli bir duruma geleceğinden mi korkuyorlar acaba?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;HALİL, TARİH MERAKINI GİT KUMDAN KALELER YAPARAK TATMİN ET!&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adam şansın ve tesadüflerin yardımıyla iyi okullarda okumuş olmasına rağmen bir türlü bir baltaya sap olamadıysa, yeteneğinin, zekâsının, onun üslubuyla ability'sinin sorgulanması, disputo edilmesi gerekir. Berktay yeteneksizliğinin farkına varamayıp niçin ben para kazanamıyorum, niçin ben şöhret değilim, niçin Ermeni meselesi bahanesiyle memleketime ettiğim hakaretlerim dışında kimse beni tanımıyor diye tepinip, duruyor. Bir İlber hocaya, bir bana saldırıyor. Ona sadece bu yaşa kadar becerememişsin, artık hiç beceremezsin, sinirlerini ve hormon dengeni boş yere bozma; "sen git kumda oyna, kumdan şatolar, kaleler falan yap tarih merakını bunlarla gider" diyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir akademisyen düşünün iki haftadır sen nasıl doçent oldun diye soruyorum. Cevap veremiyor. Saklayacak bir şeyi yoksa hafıza zaafına verip, tekrar soruyorum. Halil Bey, hangi alanda, ne zaman ve kimlerin bulunduğu jüri tarafından doçent yapıldığını açıkla! Herkes merakla bekliyor...&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.bugun.com.tr/kose-yazisi/72315-iran-in-turk-gecmisi-makalesi.aspx"&gt;Link &lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/696399585927283294-5276569811170477580?l=azer-baycan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/696399585927283294/posts/default/5276569811170477580'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/696399585927283294/posts/default/5276569811170477580'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://azer-baycan.blogspot.com/2010/04/irann-turk-gecmisi.html' title='İran&apos;ın Türk geçmişi'/><author><name>GUNAZTAC</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04961719280793546963</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='29' src='http://2.bp.blogspot.com/_XX9mh1N0pDo/S2aBYa9kJSI/AAAAAAAAAAM/4MzZxxnAmIk/S220/21Azer14.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_XX9mh1N0pDo/S7TcJVqq0zI/AAAAAAAAAKs/GpH2Je_gnoU/s72-c/39.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-696399585927283294.post-7302634226737517319</id><published>2010-02-01T21:32:00.000-08:00</published><updated>2010-02-01T20:59:19.484-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='TANITIM 6:MEKALELER TOPLUSU'/><title type='text'>GÜNAZTAC’DAN: ÖNCE  İNSAN</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_XX9mh1N0pDo/S2ebwhyb4eI/AAAAAAAAACA/BgiV8epkGmg/s1600-h/image003.jpg"&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 125px; FLOAT: left; HEIGHT: 183px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5433482733451731426" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_XX9mh1N0pDo/S2ebwhyb4eI/AAAAAAAAACA/BgiV8epkGmg/s320/image003.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;Dergimizin 6. sayısını bütün olumsuzluk ve sıkıntılara karşın yayına hazırladık. Amaç egomuzu tatmin etmek ve günlük çıkarlarımızı sağlamak değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güney Azerbaycan milli hareketinde marka olmak gibi bir iddiamız da yoktur. Biz bu işi övünülmek için değil yüce bir amaç için, inancımız gereği yapıyoruz. Bu doğrultuda ruhsal yorgunluk ve yalnızlık hissine kapılmadan olanaklar dahilinde ve koşullar uygun olduğu sürece bu işi sürdürmekte kararlıyız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başka olur bir arda, omuz omuza çalışmanın tadı. Aynı yörüngede kutsal bir ereğin etrafında semahtayız sevgiyle; özveriyle. Dileğimiz hep böyle bir arada kalmayı başarmaktı. Ki, kazanılabilir yitirilen her şey, oysa kaybedilen bir insanı yeniden kazanmanın çok güç olduğun bilmeliyiz ve unutmamalıyız ki, “dal rüzgarı affetse bile kırılmıştır bir kere....”&lt;span class="fullpost"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yol vardır, körelmiş. Süpürülür gidilir. Bazen de yol yok, açılmalı. Biz, yeni bir çığır açmaktayız güneşe doğru. Ellerini, yüreklerini bizden esirgemeyenlere eyvallah!&lt;br /&gt;Bir de diyoruz ki, önce gururlu, onurlu ve saygın insan olmalı; ben , sen ,o ve biz olmadan! &lt;/div&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/696399585927283294-7302634226737517319?l=azer-baycan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/696399585927283294/posts/default/7302634226737517319'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/696399585927283294/posts/default/7302634226737517319'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://azer-baycan.blogspot.com/2010/02/gunaztacdan-once-insan.html' title='GÜNAZTAC’DAN: ÖNCE  İNSAN'/><author><name>GUNAZTAC</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04961719280793546963</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='29' src='http://2.bp.blogspot.com/_XX9mh1N0pDo/S2aBYa9kJSI/AAAAAAAAAAM/4MzZxxnAmIk/S220/21Azer14.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_XX9mh1N0pDo/S2ebwhyb4eI/AAAAAAAAACA/BgiV8epkGmg/s72-c/image003.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-696399585927283294.post-7986568299933839557</id><published>2010-02-01T21:19:00.000-08:00</published><updated>2010-02-01T23:25:30.520-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='TANITIM 6:MEKALELER TOPLUSU'/><title type='text'>Hep birlikte küçük bir kıvılcımı, ırkçılık duvarlarının tuğlalarını yakacak olan şiddetli yangınlara çevirebiliriz</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;İran'da Azerbaycanlı Siyasi Mahpusları Savunma Birliği (ADAPP) başkanı &lt;strong&gt;Fahte Zamani&lt;/strong&gt;'nin Birleşmiş Milletlerin Cenevre'de düzenlenen Irkçılık Karşıtı Konferansında Konuşma Metni:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_XX9mh1N0pDo/S2fS3mLbLiI/AAAAAAAAAKA/4EqJaBjQ4yE/s1600-h/tek.jpg"&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 182px; FLOAT: left; HEIGHT: 234px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5433543328028896802" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_XX9mh1N0pDo/S2fS3mLbLiI/AAAAAAAAAKA/4EqJaBjQ4yE/s320/tek.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;Ben Fahte Zamani, İran'da Azerbaycanlı Siyasi Tutukluları Savunma Birliği'nin kurucusu ve şimdiki başkanıyım. Üç yıldan beri, İran'da Fars olmayan milletlerin anadili ve kültürel hakları için verdikleri mücadeleye dikkat çekmek amacıyla Kuzey Amerika ve Avrupa'ya birçok yolculuk yaparak çeşitli toplantılarda konuşmalar yaptım. Çalışmalarımı durdurmam için sayısız tehditler almama rağmen, insan hakları ihlallerine maruz kalanları ve onların ailelerini temsil etmek için elimden geleni yapıyorum. Bu insanlar sadece anadillerini kullandıkları veya anadilde eğitim hakkı talep ettikleri için tutuklanıp işkence görüyorlar. Bütün bunlar İran'ın, topluma kadar yayılmış ırkçı sisteminin bir sonucudur.&lt;span class="fullpost"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne yazık ki, İran'da büyümüş bir Azerbaycanlı olarak ırkçılığa birçok kez tanık oldum. Bunun bir sonucu olarak ırkçılığa maruz kalan diğer tüm toplulukları anlıyor ve hislerini paylaşıyorum. İran'daki ırkçılığı ve buna karşı çıkanların maruz kaldıkları insan hakları ihlallerini anlatmak için Durban Konferansında bulunmaktan çok mutluyum. Konuşmama başlamadan önce, burda belirli bir ırkı ya da topluluğu anlatmak için bulunmadığımı açıklamak istiyorum, amacım İran ırkçılığını toplumsal bir sorun olarak tartışmaktır. Bahsettiğim ırkçılık, sadece devlet tarafından değil, İran toplumunun tümü tarafından benimsenmiştir. İran nüfusunun yarısından fazlasını oluşturan Fars olmayan milletlerin maruz kaldığı bu ayrımcılık, çocukluktan itibaren insanların hayatında etkisini göstermektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konuşmama İran'da bir Azerbaycanlı olarak yaşadığım deneyimlerden bahsederek başlamak istiyorum. Azerbaycanlıların çoğu gibi, evde anadilimi konuşur ve dilimiz,kültürümüz ve tarihimizle gurur duyan ailemden Azerbaycanlıların İran toplumundaki büyük önemini belirten hikayeler dinleyerek büyürdüm. Bu hikayeler bana güçlü ve değerli bir halkın neslinden geldiğimi hissettirirdi. Bütün bunlar, ilkokula başlayıp ırkçılığı tanımamdan sonra değişti. Bu ırkçılığı sınıf arkadaşlarımdan değil, öğretmenlerimden görmem durumu daha da kötüleştiriyordu. Okulda Farsça konuşmayı öğrenmeye zorlanırdık ve anadilimizi kullanmak büyük bir suç sayılırdı. Tarih kitaplarımızda bütün olaylar, Fars ırkının görkemini gösterecek şekilde saptırılmıştı. Hiçbirimiz anadilimizde yazılmış kitapları okuyamıyorduk ve Fars kültürü bize bütün İranlıların ortak kimliği olarak gösteriliyordu. Azerbaycan Türklerinin İran'ın tarihindeki önemli rolleri görmezden geliniyordu. Birçok yerde, Azerbaycan Türklerinden, Pers medeniyetini yakıp yıkan vahşi barbarlar olarak bahsediliyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğitim Bakanlığının müfettişleri sınıflarımıza girerek öğretmenlerin ders içeriklerini birebir takip edip etmediklerini kontrol ederdi. Aksi takdirde işlerini kaybedecek olan öğretmenlerimiz, çoğunlukla Azerbaycanlı olmalarına rağmen, bu düzene uyum sağlamışlardı. Eğitim Bakanlığı, Farsça dışındaki dillerde konuşan çocukların sınıfta dövülerek veya okuldan uzaklaştırılarak cezalandırılmasını onaylıyordu. Farsça dışında bir dilde lavaboya gitmek için izin isteyen öğrenciler bile cezalandırılıyordu. Irkçılık sadece okulla sınırlı değildi, mensubu bulunduğum milletin düzenli olarak radyolarda, televizyon kanallarında ve resmi basın yayın organlarında aşağılandıklarına tanık oluyordum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün bu durum hala devam ediyor. Azerbaycanlılar radyolarda ve ulusal basında zekası yetersiz,insanlıktan uzak "hamamböcekleri" olarak tasvir ediliyorlar. Fars olmayan milletlerin nüfusunun yoğun olduğu bölgeler ekonomik kalkınması engelleniliyor. Çoğunlukla Azerbaycanlıların yaşadıkları mahallelerdeki esnafın mağaza ve dükkanları için Farsça dışındaki dillerden isim seçmeleri bile engelleniyor, aksi takdirde dükkanlarına zarar veriliyor veya kapatılıyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İran'ın Fars olmayan milletlerine yönelik ırkçılık sadece ülke sınırları içerisinde bitmiyor. Şahsen İran'ın dışında, Batılılaşmış İranlılar tarafından yapılan birçok ırkçı yoruma tanık oldum. Asıl rahatsız edici olan, bu ırkçı tavrın eğitim seviyesinin yükselmesiyle sona ermemesi. Elitler, profesörler, doktorlar vb. hala kendilerine son derece doğal gelen bu tavrı devam ettiriyorlar. İran'ın siyasi muhalefet grupları da aynı durumdalar. İran'da şimdiki rejime muhalif olan Halkın Mücahidleri grubunun, Irak'taki kampında, Azerbaycanlıların anadillerinde konuşmalarının yasaklandığı bilniiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birçok insan bu meseleyi, İran'ın nükleer programı ya da genel insan hakları konularının yanında daha önemsiz görüyor. Ancak İran'da Fars olmayan milletlerin maruz kaldığı ırkçılık, en az İran hükümetinin yüzleştiği diğer meseleler kadar ciddiye alınması gereken son derece önemli bir konudur. Fars olmayan milletler İran nüfusunun yarısından fazlasını oluşturdukları için, bu sorun aslında İran toplumunun çoğunluğunun sorunudur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İran nüfusunun çeyreğinden fazlasını oluştan Azerbaycanlılar, Azerbaycan Cumhuriyetinin nüfusunun yaklaşık üç katıdırlar. Sınırın iki tarafındaki Azerbaycanlılar ortak dili ve kültürü paylaşmaktadırlar, ancak Kuzey Azerbaycan 1991 yılından beri bağımsızlığını kazanıp kültürel olarak gelişirken Güney Azerbaycanlılar 80 yıldan uzun süredir Farslaşmaya zorlanmaktadırlar. İran'da asimilasyona boyun eğmeyen Azerbaycanlılar dışlanmakta ve toplumsal ilerlemeleri engellenmektedir. Ayrımcı düzene karşı sesini yükseltmeye cesaret edenler tutuklanmakta, işkence edilmekte ve hatta öldürülmektedirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu durum, 2006 yılının Mayıs ayında resmi "İran" gazetesinde yayınlanan ve Fars bir çocuk ile Azerbaycan Türkçesinde konuşan bir hamam böceği arasındaki iletişimsizliği anlatan karikatürler sonucunda açıkca ortaya çıktı. Bu yayına tepki olarak Azerbaycanlı nüfusun yoğun olduğu Tebriz, Urmiye, Erdebil, Zencan, Hoy, Negde (Sulduz) ve diğer birçok şehirde halk sokaklara çıkarak protesto gösterilerine başladı. İran hükümetinin bu protestolara tepkisi sert ve hızlı oldu. Verilen raporlarda yüzlerce insanın tutuklandığı ve onlarca silahsız protestocunun güvenlik güçleri tarafından öldürüldüğü bildirilmektedir.&lt;br /&gt;Tanınmış siyasi tutuklu (vicdan mahpusu) Abbas Lisani, bu protestolar sırasında gözaltına alınmış ve yargılanmıştı. Kendisine verilen ceza, dükkanının Azerbaycan Türkçesindeki ismini değiştirmeyi reddetmesi nedeniyle verilen diğer cezayla birleştirildi ve hapis süresi yaklaşık 6 ay önce sona erdi. Lisani, tutukluluk süresinde gördüğü kötü muameleyi protesto etmek için birkaç kez açlık grevi başlatmasına rağmen görevliler kendisine şiddet göstermeye devam ettiler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Abbas Lisani'yle aynı kaderi paylaşan çok sayıda aktivist var. Örneğin, 17 yaşındaki Muhammed Rıza Avazpur, anadilinin kullanımının yaygınlaşmasını talep etmesinden dolayı çarptırıldığı 15 aylık hapis cezasını çekmeye yakında başlayacak. Geçtiğimiz aylarda Hüseyin Hüseyni, Esger Ekberzade, Erdeşir Kerimi, Behruz Alizade, Vedud Saadeti ve Rehim Gulami adlı aktivistler, anadiliyle ilgili kültürel çalışmalarından dolayı 5 yıl sürgünde hapis cezasına çarptırıldılar. Karikatür protestolarının yıldönümünde gözaltına alınan 25 yaşındaki kültürel aktivist Ferhad Mohseni, 20 gün boyunca gördüğü şiddetli işkenceler yüzünden hayatını kaybetti. Bunlar, yaşanan durumların sadece bilinen örnekleri. İran yargı sistemi gizlilikle yürütüldüğü için, pek çok kişi anlattığım durumları yaşamış olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İran'da gelenekselleşmiş ırkçılık sistemi ve etnik ayrımcılık, asla daha önemli görünen diğer meselelerin gölgesinde bırakılmamalıdır. Irkçılık, benim gibi insanlar için, hayatı boyunca ayrımcı önyargılar ve ırkçı fıkralar duymak, anadiline ve kültürüne yabancılaşmaya zorlanmak anlamına gelmektedir. İran'da açıkça ırkçılık düzenine karşı sesini yükseltmeyi seçmiş olan daha cesur insanlar içinse bu tutuklanmak, işkence görmek ve hatta öldürülmek demektir. Bunlar İran toplumunda yer etmiş sorunların belirtileridir. Eğer bu yabancı düşmanlığı (ksenefobi) felaketini tedavi edebilirsek, diğer dilleri duyacak, kültürlerin gelişimine ve toplumun ilerlemesine tanık olabileceğiz. İran'ın çeşit çeşit kültürünün, kendi kültürlerini anadillerinde öğrenmelerini ve milli kahramanlarını anmalarını sağlayabileceğiz. Herşeyden önemlisi, temel insan hakları için mücadele eden aktivistlerin işkence edilerek öldürülmesini önleyeceğiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün bunlara giden ilk adım, bu ırksal ayrımcılık sistemini dünyaya duyurmaktır. Hep birlikte küçük bir kıvılcımı, ırkçılık duvarlarının tuğlalarını yakacak olan şiddetli yangınlara çevirebiliriz. Dr. Martin Luther Jing Jr.'nin dediği gibi: " En sonunda, düşmanlarımızın sözlerini değil, dostlarımızın sessizliğini hatırlayacağız". Bu nedenle bütün dünyayı İran toplumunda yerleşmiş olan ırksal ayrımcılık probleminden haberdar etmeli ve bunun sona ermesi için çaba göstermeliyiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Verdiğiniz zaman için çok teşekkür ederim.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/696399585927283294-7986568299933839557?l=azer-baycan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/696399585927283294/posts/default/7986568299933839557'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/696399585927283294/posts/default/7986568299933839557'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://azer-baycan.blogspot.com/2010/02/hep-birlikte-kucuk-bir-kvlcm-rkclk.html' title='Hep birlikte küçük bir kıvılcımı, ırkçılık duvarlarının tuğlalarını yakacak olan şiddetli yangınlara çevirebiliriz'/><author><name>GUNAZTAC</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04961719280793546963</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='29' src='http://2.bp.blogspot.com/_XX9mh1N0pDo/S2aBYa9kJSI/AAAAAAAAAAM/4MzZxxnAmIk/S220/21Azer14.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_XX9mh1N0pDo/S2fS3mLbLiI/AAAAAAAAAKA/4EqJaBjQ4yE/s72-c/tek.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-696399585927283294.post-3003695413689879151</id><published>2010-02-01T20:55:00.000-08:00</published><updated>2010-02-01T21:03:07.954-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='TANITIM 6:MEKALELER TOPLUSU'/><title type='text'>İran Azerbaycan’ı: Çözümlenmeyen Düğüm*</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;Svante CORNELL¨&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_XX9mh1N0pDo/S2ewuFHqW8I/AAAAAAAAAEA/3pPqG7r29KU/s1600-h/asda4.jpg"&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 140px; FLOAT: left; HEIGHT: 180px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5433505781140577218" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_XX9mh1N0pDo/S2ewuFHqW8I/AAAAAAAAAEA/3pPqG7r29KU/s320/asda4.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;Çeviren: Behreng Güneyli&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Genellikle İran’ın azınlıkta olan ve haberlerde boy gösteren Güney Azerbaycan ve Azerbaycanlıları yavaş yavaş İran’ın iç politikasının yanı sıra bölgesel politikasında—Orta Doğunun kuzey şeridinde yani İran’ın Türkiye ve Kafkaslarla birleştiği bölge—önemli faktör haline gelmiştir. Hem İran’daki iç politikanın gelişimi hem de bölgeyi ihata eden büyük çevre İran’daki Azerbaycanlıları patlamaya hazır potansiyel haline getirmiştir. Bu yazı, İran Azerilerinin konusunun neden milletlerarası önem taşıdığı faktörlerini gösteriyor. Bunun içinde, içsel, bölgesel ve milletlerarası faktörler üzerinde çalışılıyor.&lt;span class="fullpost"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Geçen 10 yıl boyunca İran Azerilerin gelişimi&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Azerbaycan Türklerinin yerleştiği bölge sadece bugünkü Azerbaycan Cumhuriyetini değil, aynı zamanda İran’ın kuzeyinde büyük bir bölgeyi de kapsıyor. Aslında, ‘‘Azerbaycan’’ terimi, uzun zamandan beri Aras nehrinin iki tarafındaki coğrafik bölge için kullanılmaktadır, 20’inci yüz yılda, kendi köklerini arayan ve bilen insanların ırk ayrımına yol açtı. Bu da;Azeriler, Azerbaycanlılar ya da Azerbaycan Türkleri olarak belirlendi. Azerbaycanlıların dağılımı ile ilgili farklı tahminler vardır, ama kuşkusuz, İran’daki Azerbaycanlılar, Azerbaycan Cumhuriyetindeki nüfusun iki katıdır. İran devletine göre 15 milyon, ama Azerbaycan milliyetçilerine göre yaklaşık 30 milyondur. Gerçek sayım bu ikisinin arasındadır. Literatürde yazılan 20 milyon bir abartma değil, ve Azerbaycanlılar da İran’daki en büyük azınlıktır ve bunu Kürtler, Araplar, Türkmenler ve Belüçler sıra ile takip etmektedir. Bunlar bir de ülkenin en iyi entegre olmuş azınlıklarıdır ki uzun süreden beri İran’a ve Farslar arasında yaygın olan Şii faktörüne bağlıdırlar. Aslında zorunlu bir mantıkla bakıldığında onların İranlı kimliğinin daha güçlü, Azerbaycanlı ve Türk kimliklerinin daha sönük kalması gerekmektedir. Belli bir yere kadar bu doğrudur çünkü İran Azerileri ekonomide, düşünürler arasında ve daha az olsa da siyasette düşünecek olursak çok yer kapsıyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İran’ın dini lideri, Ayetüllah Ali Hamenei, Batı Azerbaycan bölgesinde doğmuştur ve yarı Azerbaycanlı olduğu ve Türkçe konuştuğu söyleniliyor. Bu da şunu göstermektedir ki eğer İran’da Azerbaycanlılar çoğunluğun kültürünü ve dilini kabul ediyorlarsa Türkiye’deki Kürtler gibi ırkları yüzünden geride kalmayacaklar. Tahran pazarının büyük bölümü Azerilerin elindedir, ve Azerbaycanlılar üst seviyedeki askeri güçlerde farklı görevleri üsleniyorlar. Azeriler arasında İranlı hüviyetinin gücülü olması Safevilerin aslen Azeri olmasından kaynaklanıyor, ve Safeviler 16.yüz yılın başlarından İran’ı yönetmişlerdi. Baku’yü ziyaret edenler Safevi hanedanının kurucusu olan ‘Şah İsmail Hatai’nin Azerbaycan Cumhuriyetine gelişinin ne kadar önemli rol aldığını görebilirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yazıya göre, son çalışmalar İran’daki Azerbaycanlıların belli olan hüviyetlerinin kasıtlı göz ardı edilmesini tekrar değerlendirilmeye almıştır[1].&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu çalışmalar Azerbaycanlıların hüviyetlerini İran da ikinci dünya savaşından sonra dönüşümlü siyaset olarak gösteriyor[2]. Devrim sırasında, Tebriz ve İran’ın diğer Azerbaycan bölgelerinde güçlü olan Ayetüllah Şeriyet Madari Azerbaycanlıların temsilcisi olarak gösterilmiştir. Belli olan şu ki İran’ın kuzey batısında ayrı bir Azerbaycanlı hüviyeti gelişiyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu da 1991’ de devlete çok yakın bir tehdit gibi görünmüyordu. Azerbaycanlı azınlıkların sayısı, ekonomik durumu ve stratejik önemi İran’ı tehdit eden en önemli konu idi. Bu durumda, 1991’de bağımsız Azerbaycan Cumhuriyetinin doğuşu İran hükümeti tarafından korku ile karşılanmıştır. Bu durumda gelişsin ya da gelişmesin, Azerbaycan Cumhuriyetinin doğuşu Güney Azerbaycan’da ki çoğu kişiyi manyetik gibi etkiliyordu, ve uzun bir sürede İran’dan ayrılan Azerbaycanlı hüviyetini unutulmayacak şekilde vurgulayabilirdi, ama tam tersine git gide bu durum gelişip büyüyecekti. Üstelik, yeni Azerbaycan Cumhuriyeti az nüfusuna karşın, çok fazla petrol kaynaklarına sahip olacaktı ve böylece de önemli bir servet elde edecekti, halbuki İran savaş yüzünden ekonomik düşüşü ile karşılaşacaktı, durgun bir ekonomi, ve en önemlisi Amerikanın ekonomik kredi onayı vermemesi ve insan hakları baskısı üzerinde olacaktı. Yaklaşık aynı şekilde Türkiye, Kuzey Irak’ta Kürt eyaleti kuruluşunun önlenmesini bir dış politikası önceliği yapmıştı, Iran 1828’deki Türkmen_çay anlaşmasındaki gibi devam etmeyi tercih etmişti. Bu anlaşmaya göre Rusların Azeriler bölgesinde zaferini onaylıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Karabağ savaşı doruktayken, Iran bir iç politikası hazırlıyordu. Azerbaycan’da dini ve ahlaki güçler topraklarındaki Ermenilere karşı himaye ve desteklerini kardeşlerine gösterdiler. Buna rağmen, yabancı politikacılar, Azerbaycan Cumhuriyetinin güçsüzleşmesini İran ulusunu alakadar ettiğini gördü, ve bunun için de savaşta olan Ermenilerin himayesi için bir politika takip etti. 1990’ın ilk yıllarındaki İran’ın kuşkulu davranışı bu iç ayrımları ile bağdaştırılabilir, ve Tahran’ın politikasının yönü belirlenir. Bazı örnekler haricinde Ermenilerin bölgeyi bir harabeye çevirmelerine izin verilmemeliydi (çünkü Azerbaycan’daki şiddetin fazlalığı İran’daki toplumun dikkatini çekme tehlikesi taşıyordu)ve Tahran da bu savaşı Bakü’ye karşı baskı uygulamak için kullanıyordu. İran Ermenistan’ın elektrik ve eşya ihtiyacını karşılıyordu ve Karabağ savaşından sonra İran, Ermenistan’ın tüm ihata için gereksinimlerini karşılıyordu. Tahran’ı İrevan’a yanlış olarak yönlendiren varidi ancak bu faktör Baku devletinin muhafazakarlarının politikası olamazdı. Bu devlet Abulfez Elçibey liderliğinde 1992’nin ortalarından 1993 sonlarına kadar sürdü. Bu ünlü devlet adamı Azerbaycan’ı Türkiye ve Batıya doğru yönlendirdi, ve yavaş yavaş Rus ve İran karşıtı bir politika izledi. Elçibey, İran’ın dini hükümetini küçümsüyor ve açıkça İran’daki Azerbaycanlı azınlıkların kültürel haklarını göz ardı edildiğini eleştiriyordu. Daha da kötüsü, Elçibey Cumhurbaşkanı olmadan önce İran için ‘Mahkum Eyalet’ diye konuşuyor ve açıkça Azerbaycan’ın parçalanmasından bahsediyordu. Bir anlamda, Elçibey ve milliyetçi siyasetleri Tahran’ın Azerbaycanlı devletinin en kötü rüyası idi ve bu da İran’ı daha çok Ermenilere doğru sürüklüyordu. Aslında İran’ın mali himayesi, Türkiye’nin ekonomik ambargosundan sonra Ermenileri ayakta tutan en önemli kaynak idi. Acaba İran Ermenistan ambargosuna katılıp Azerbaycan’a yanaşmalı mıydı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elçibey hükümetinin düşüşü ve Haydar Aliyev’in Cumhurbaşkanlığına gelişinden sonra, dış politikada, ilişkiler daha iyi oldu. Aliyevin esasta muhalefet partisinin başlattığı dış politikada yaptığı değişiklikler çok az olmadığı için İran ile olan sorunlar devam ediyordu. Bu yüzden de İran ve Ermenistan arasındaki, siyasi, ekonomik, bilimsel ve kültürel yardımlaşma daha da güçlendi ve Bakü Tahran’ı, Ermenileri himaye ettiği için suçluyordu. Aliyev şahsen İran ve Ermenistan işbirliğinin Azerbaycanlıları rahatsız ettiğini ifade ediyordu. 2001’in Mart ayında, Aliyev İranlı bir bakanla yaptığı görüşmede salonu terk etti ve İran bakanı bu olaydan sonra Aras nehri üzerinde yapmak istedikleri köprü hakkında bilgi verdi, bu köprü de Ermenistan’a rahat ulaşmak amacı ile yapılacaktı.[3]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İran’da Siyasi Değişimleri ve Azerbaycanlıların Sorunları&lt;br /&gt;1990 yılının başından Azerbaycan nüfusunun toplumsal kimliğinde önemli değişiklikler yapılmıştır ve İran devletinin yanıtı önlemek ve uzlaştırma arasında değişiyordu. Yukarıda da söylendiği gibi, başlamak için bağımsız Azerbaycan’ın kuruluşu ve Sovyetlerden ayrılması, Aras nehrinin iki tarafındaki bağlantıyı daha da derinleştirip hızlandırdı. Bu da kültürel ve aile bağlarının gelişimine yol açtı. Yine de İran ve Azerbaycan arasındaki ilişkiler ticari ilişkilerle sınırlı kaldı. İkinci faktör çok önemli olmasa da İran’ın Kuzeyindekiler kısmen ticari olarak ve daha çok da Türkiye’nin uydu yayını yüzünden Türkiye ile yakın bağlantıya girmişlerdi. İran’ın İslam hükümeti kendi televizyon programların insanların daha az ilginç bulduklarını söylüyor ve ayrıca televizyon yayını Fars dilindedir ve o yüzden de İran’ın kuzeyindeki Azeri nüfusu Türkiye kültürüne yöneliyor. Bunun da asıl nedeni Türkiye Türkçe’si ve Azerbaycan Türkçe’si arasındaki lehçe farklılığının az olmasıydı. Aslında, Azerbaycan Cumhuriyeti gibi, İran’daki Azerbaycan dili değişime konu olmuştur: Türk yayınlarını izleyen bölgelerde en az birkaç Türkçe kelime, terim ve bağlaç bu dile girmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türk kültürüne maruz kalmak İran Azerilerini kendi kültürlerini algılamaktan alı koymuştur. Önceden, Fars kültürünün üstünlüğü ve Türk kültürüne karşı olan küçümseyen bakış Azerilerin çoğunu üstün kültür denilen Fars kültürüne doğru yönlendirmişti. Türkiye ile olan bağlantılarla beraber Türkiye’nin İran’la karşılaştırıldığında sosyal ve ekonomik seviyesi olarak daha gelişmiş olduğu belli oluyor ve bu da etnik gurur ve hüviyet hissini artırıyordu. Bu hisle beraber Farsların uzun yıllar İran’daki azınlıklara uyguladıkları kültürsüzlük hissi de siliniyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunlara rağmen bu hüviyet gelişmelerinin siyasi etkisi sınırlı kaldı. Güney Azerbaycan da bir milli özgürlük hareketi yaratılmıştı, ama bunun siyasi gücü sınırlı kalmış ve devamı belirsizdi.İran’daki Azerbaycan milliyetçiliğinin organizasyonu İran’ın engellemeleri sonucunda çok güçsüz kalmıştır. Yine de, gelişmesinin en önemli etkeni belirsiz bir hedef idi. Siyasi olarak motive olan Azeriler birkaç gruba ayrılıyor; bir kısmı İran’ın verdiği haklara doğru yöneliyor, bir kısmı siyasi bağımsızlık istiyor; bir diğer grup bağımsız bir eyalet kurmaktan yanadır; bazıları Kuzey Azerbaycan’la birleşmek istiyor, diğer bir grupta Türkiye, Güney ve Kuzey Azerbaycan arasında bir konfederasyon kurulmasından yanadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Azerbaycan milliyetçiliğindeki siyasi belirtmeler de kuşkusuz değildir. İran’a karşı yapılan şiddet protestolarının sayısı, şiddet içeren belirtileri, 1990 yılından sonra daha da artmıştı. 2000 yılının ilk ayında, İran güçleri Tebriz’deki göstericilere ateş açtı[4]. 2002 yılının Ağustos ayında bir Azeri kahramanı şerefine düzenlenen anma töreninde 8000 katılımcı İran devletini karşısında buldu[5]. Tebriz Üniversitesi protestoların organizasyonunun merkezi noktası idi, bunların içinde 2003’un yaz ayında düzenlenen büyük yürüyüş protestosu da varidi. Bu gösterilerden sonra, İran devleti öğrenciler ve milliyetçi organizatörlere şiddet uygulamaya başladı. 19 yaşında Azeri kız 2003’teki[6] protestoya katıldığı için İran devleti tarafından tutuklandı[7].&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doksanlı yılların sonunda daha ılımlı olan Hatemi rejiminin zirveye çıkması ile birlikte ülkede hiçbir zaman siyasi atmosferde değişiklik olmadığı gibi bu dönemde de radikal bir değişiklik olmamıştır.Hatemi’nin kaldırdığı bazı kısıtlamalar sadece müzik ve bazı sosyal aktivitelerde olmuştur ve Azerbaycan Türkleri de bu durumdan yararlanmıştır. Devletin şiddetle Azerbaycan kimliğini açıklayan politik söylemlerini önlemeye devam etmesine rağmen, yine de Azeriler protestoları esas alarak kültürel özgürlüklerin arayışındaydılar.Azeri dilindeki bazı gazete ve dergilerin yayımlanması, kurs, ve akademik programların açılış ve gerçekleştirilmesine izin verildi. Bu siyaset yine de Azerbaycan milliyetçiliğinin yükselen seviyesini önleyecek gibi görünmüyordu[8]. Aslında, politik aktivitelerin artma potansiyelindeki örneği Sovyet zamanında Prosterika ve Glasnost da etki bıraktığı görünüyordu. 1990 yılının sonlarında, Azerbaycanlıların sorusu Tahran’da yine yasaklara tabi tutulmuştu[9]. Azerbaycan hüviyeti hakkındaki her ibaret ayrımcı etiketi alma riskini taşıyordu, ve İran devletindeki ofislerde çalışan Azeriler (özel bürolar hariç) gelen müşterilerle Türkçe’yi Türkiye’de öğrendiklerini söylemek zorun dalardı, ama aslında onlar Azeri lehçesinde konuşuyorlardı[10]. 2003 yılında, durum yine de değişmişti, Azeri dili devlet ofislerinde serbestçe konuşuluyordu, ve İran’daki etnik konuları üzerinde yazılan bilimsel yazılar gibi politik aktiviteler görmezden geliniyordu. Bu özgürlük gösterilerinin güvenlik için olup olmadığını anlamak zordur, çünkü Azeri azınlığına karşı politik, ekonomik ve kültürel konularda yapılan ayrım hissediliyordu. Bu da ülkede özgürlük hareketini tahrik ediyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2003 yılının Şubat ayında açıkça İran parlamentosunda maniple edilen seçimler de bu durumu açıklıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buna karşın reformcuları devre dışı bırakma çabaları bazı niyetlerin belirtisiydi ki dini lider olan Ali Hamenei ve reformcu cumhurbaşkanı, Mohammad Hatami’nin bir arada hükümet etmelerini ve uzlaşmalarını olanaksız kılma amacını güdümlü yordu. Muhafazakar güçler, kısmen İran’ın jeopolitik durumunun kendilerince anlamaları yüzünden, daha fazla kontrolü elde tutmak istiyorlar. Bu da muhtemelen reformcuların düşüncelerini ortadan kaldırıyordu çünkü onlar mevcut kuruluşlara katılarak ülkenin politik durumunu etkileyebileceklerini düşünüyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu duygular Hatemi’nin anlamlı değişim konusundaki başarısızlıkları ve cumhurbaşkanlık teşkilatının güçsüzlüğü ile birlikte ortadan kalktı. Aslında, İran dünyadaki tek ülke idi ki Cumhurbaşkanı muhalefetin de lideri idi. Bunun Azerbaycan da ki azınlıklar için nasıl sonuçları olacağı belli değildi. Bunun şöyle bir anlamı da olabilirdi ki, tüm reformcu gruplar Azerbaycan aktifleri ve tüm İran’lı muhalifler ırk farklılıklarını düşünmeden birleşmeliler. Tüm bu ihtimallerle, Tebriz ve diğer bölgelerdeki Azeri milliyetçiler hareketleri ve devlet arasındaki dayanışma daha da kötü olacaktı. Bunu da şu gerçek gösteriyor ki kaç yılın en büyük gösterisi 2004 yılının bir yaz ayında Tebriz de gerçekleşti. Azeri kaynaklar 100 binlerce kişinin bu gösteriye katıldığını söylüyor, ve bu gösteri 40000 İran’lı polis tarafından kontrol ediliyormuş[11]. En sonunda da 2004’un Eylül ayında, sürekli Azeri dilinde eğitimin önlenmesi nedeni ile protesto düzenlendi, ve sonucunda çoğu kişi yaralandı, ve ya tutuklandı[12]. İran’ın milli teşkilatı üzerinde çoğalması ile birlikte risk belirleniyor ve bu da nüfusun ırk üzerinde dayanmasını daha da artırıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bölgesel Görünüm&lt;br /&gt;Sürekli değişen bölgenin gerilmesine rağmen İran’da gelişmeler oluyordu. En bariz örnekte bölünme hissi ve Amerikanın ihatasıidi ki İran rejimi özgürlük operasyonu ve Irak operasyonundan sonra şu şekilde algılanıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İran için özgürleştirme operasyonunun direkt etkisi pozitif idi: bu da İran’ın işine yaradı çünkü İran ve Şiilere karşı olan devleti yani komşusu olan Afganistan’dan çıkardı. Aslında, 1998’de İran ve Taliban ortak sınırlarından şiddetle uzak duruyorlardı, ta ki Taliban, Mezar-i-Şarifi aldı ve bu olayda da birkaç İranlı diplomat öldürüldü. Talebanlara komşu olmak İranlılar açısından onların jeografik durumu için tehlikeli idi.Temsilcilerinin anlattıklarına göre İran, Taliban ve Saddam Hüsseyin arasında bir sandviç haline gelmişti. Bu durumda, OEF(özgürleştirme operasyonu) sonucu İran’a ideolojik ve pratik olarak tehdit sayılan bir devlet ortadan kaldırılmış oldu. Bu durum Amerika’nın 8 ay sonra Irak’ta yaptıkları için de geçerli idi. Her iki çatışmada da, İran iki yönlü bir pozisyon gösterdi ve Tahran’ın Taliban ve Saddam Hüseyin ile çok az problemi olduğunu ilan etti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine de İran daha sonra olacakları merak ediyordu. Özellikle, İran Amerika’nın tam kapısı önünde olmasından rahatsız idi. Cumhurbaşkanı George W. Bush’un ‘Şeytanın kolları’ içine dahil ettikten sonra, İran Amerika’nın askeri harekatinden direkt tehdit alıyordu, ve bu korkular da Amerikanın Irak’taki operasyonlarından ve İran’ın programlarından sonra daha da arttı. üstelik, İran Amerika’nın bu ülkedeki kötü durumu durduramamasından korkuyordu ki bu korkular hala özellikle Irak’ta devam ediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neticede, Amerika’nın iki İslam cumhuriyetindeki anlaşılan ihata etme etkisi negatif idi. OEF(özgürleştirme operasyonu)’den önce, Amerikan askeri İran sahillerinden ve sınırlarından uzak değildi. Amerika’nın deniz küvetleri Basra körfezinde hazırdı; bir de Amerika Arabistan’da ve diğer eyaletlerin körfezlerine ordusunu yerleştirmişti. Bu arada da, Türkiye bir NATO üyesi idi ve bunun da yanında Amerika’nın, Akdeniz üzerinde etkisi vardı. Ama Amerikan ordusu İran’ın kuzey ve doğusu için bir faktör değildi. OEF bunu değiştirdi. Afganistan Amerikan hamisi ve Pakistan az da olsa, Amerikan ordusunu ülkesinde yani İran’ın Beluçistan sınırında sığdırdı; Özbekistan ve Kırgızistan, Amerika’nın sürekli yerleşim yeri oldu, Kafkaslarda da, Azerbaycan Amerika’nın Askeri yardımının artmasını gördü ve Gürcistan da eğitimciler ordusu yerleşti. Irak operasyonunda, İran’ın kuşatılması tamamlanmıştı. Amerikan güçleri tamamen İslam Cumhuriyeti’nin etrafını sarmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu son gelişmelerden sonra Tahran operasyona başlamıştı ve Orta Asya’da İran’ın siyaseti şekilleniyordu. Sonuçta, Tahran savunma uyarısı ve Amerika’nın sınırlarında yerleşmesi arasında bir siyaset yürütüyordu. İran, Rusya ile bağlantılarını güçlendiriyordu, bu da Rusya’nın İran için diplomatik himaye ve kesinlikle bununla birlikte nükleer ve silah teknolojisi himayesi anlamına geliyordu[13]. Bu Moskova bağlantısı Tahran’da da çok önem taşıyordu, ve sadece bu silahlara ulaşmak ile öyle bir bölgede güven duyabilirdi. Bu siyasetin de karşılığı İran’ın Sovyetlerin eski siyasetini uygulaması olmuştur. Aslında, bu yazılı görünmüyor ama İran Kafkaslar ve Orta Asya’daki yapması gerekenleri Rusya işbirliği ile yapmalıydı. Başka bir anlamda, İran’ın bu bölgelerdeki siyaseti bazen Rusya’nın siyaseti ile ters düşüyordu. İran’ın Ermenistan’ı himaye etmesi, güçlü ve zengin Azerbaycan gelişmesini önlemesi, Moskova’ya farklı nedenlerden dolayı ters düşüyordu. Moskova Güney Kafkasya’yı elde etme çabalarında idi ve oranın enerji kaynaklarını kendisine kazandırmak istiyordu halbuki İran Zengin ve Amerikan yanlısı olan Azerbaycan’ın kendi ülkesindeki Azeri nüfusu üzerindeki muhtemel etkisinden korkuyordu. Bakü ve Waşington arasındaki artan yakınlaşma yine de İran ve Azerbaycan arasındaki şiddeti artırıyordu. Aslında, 2003’un yazındaki söylentiye göre – ki muhtemelen Rusya medyası tarafından yayılmıştı – Amerika, İran’a ulaşmak için Azerbaycan’ın deniz yolunu kullanacaktı ve Baku da buna izin vermişti, bu da İran’ın, İran uçakları ile Askeri harekatının Azerbaycan hava yollarındaki tehdidine yol açtı. Yine de, 2004 yılında Amerikan ordusunun Azerbaycan’a yerleşme söylentileri İran’ın Azerbaycan üzerindeki baskısını arttırdı, özellikle de bu baskılar geçen yıllarda Amerikanın savunma bakanı Donald Rumsfeldin iki kere Azerbaycan’a gelmesi ile arttı[14].&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İran Azerbaycan’ı ve Bölgesel Politikalar&lt;br /&gt;İç ve dış gelişmeler İran Azerilerini kuşkulu bir durumda bırakıyordu. Birkaç faktör de durumu daha kötü yapıyordu. Dış tarafta, Azerbaycan’ın, Amerika ile yakın ilişkileri, İran’ın Azerbaycan’a karşı artan tavırları, ve Tahran’ın nükleer çalışmalarının artması, gerilimi arttırıyordu. İç tarafta, İran’da ki muhaliflerin kontrolünün anlaşmazlığın artması ve İran’daki Azerbaycanlıların protestosu varidi. Bu Faktörler İran’ın Azerbaycan bölgesini, İran’ın en merkezi zaafı yapıyordu, özellikle de Azerbaycan bölgesinin önemi nüfusu yoğunluğuna sahip olmasıydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Amerika ve İran arasında ve Azerilerin İran’daki durumu hakkında direkt bir bağ bulunmuyordu. Yine de, böyle görünüyordu ki İran’daki gelişmeler ve İran’ın durumundaki değişiklikler her iki durumu da kötü etkileyecekti. İran hükümetinin etraftan kuşatılma duygusu iç protesto ihtimaline yol açıyordu, bundan dolayı İran’ın Azerbaycan bölgesi dikkatleri üzerinde topluyordu. İran liderleri dış güçlerinin etnik ilişkilere karışma ihtimalinin olmasından korkuyordu ve bu da bariz şekilde belliydi, Amerika’nın git gide Kafkas bölgesine artan ilgisi de bunun kanıtıydı. Bu da İran devletinin Azerilerin yaptığı hareketleri önlemesine sebep oluyordu. Bu anlamda, İran’ın iç gelişimi, özellikle Azerileri ilgilendirdiği için, İran’ın komşularının bölgesel siyasetinden ayrı olamazdı. Azeri milliyetçileri bu güne kadar Türkiye, Azerbaycan ve Amerika’dan çok az himaye almışlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu da bellidir ki Azerbaycan sorununun büyümesi İran’daki güvenliği sağlamak ile aynı derecede önemliydi, ve bu nedenle de Orta Asya ve Kafkaslar bölgesinin güvenliği için önemli bir faktördür. İran devletinin siyaseti kuzeydoğu bölgesindeki durumu daha da kötüleştiriyordu. Bu yüzden İran Azerileri çatışma için potansiyel hale geliyorlar, bu da rejim emniyeti için yıkıcı sonuçlar yaratabilirdi. İran Azerbaycan’ındaki çatışmada Azerbaycan ya da Türkiye’nin bir kenarda durup da olayı izlemesini zorlaştırıyor, ve İran’daki durum ile birlikte devletin en son ihtiyacı olan şey de İran’daki karışıklıktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonuç&lt;br /&gt;İran Azerbaycan’ındaki gelişmelerin üzerine hep başkaları tarafından gölge düşürülmüştür ve bu durum bölgede gelişen olaylarla daha da artmaktadır. Yine de orada olan olaylar iyi bir geleceğin habercisi değildi. İran devletinin siyaseti İran ve İran Azerileri arasındaki gerginliğin artmasına neden oluyordu. Rejimin yaptıklarından sonra, Azerbaycan bölgesinde çıkacak olan çatışma kaçınılmaz olacaktır. Muhafazakarların son tavırları İran’da iç probleme yol açacaktı, ki bu da İran’ın nükleer silahlara sahip olmasıyla daha da kötü olacaktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi zaman varken, uluslararası camianın İran Azerbaycan’ındaki çatışmayı önlemek için bir çare düşünülmelidir. Bu hedefe giden yolda İran’da oluşacak özgürlük ve demokrasiden geçiyor . Bu yüzden de İran’da demokrasinin sağlanması için uluslararası bir himaye gerekiyordur ve Avrupa ülkeleri de İran’ın bu siyasetinin önünü almakta büyük bir faktör olmalıdır. Maalesef, İran liderinin karşı tavırları uluslararasının çabalarının etkili olma ihtimalini da azaltıyor. Bu durum da, bir gün gelecek ki İran Azerbaycan’ının olayları bugünkünden daha fazla haberlerde yer alacaktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* . İran’daki ‘‘İnsan hakları ve azınlıklar’’ hakkında bir simpoziyomun sunumu, 2004 Aralık ayının 22’sinde İsviçre’nin Stockholm kentinde muhafazakar parti tarafından düzenlenmiştir.&lt;br /&gt;¨ Dr. Svante E. Cornell is Executive Director of Cornell Caspian Consulting, LLC. He is also Research Director of the Silk Road Studies Program, Uppsala University, and Deputy Director, Centeral Asia,Caucasus Institute, Johns Hopkins University-SAIS. He is Editor of the Central Asia-Caucasus Analyst ((http:/ / www.cacianalyst.org)&lt;br /&gt;[1]. Nasib Nassibli, İranda Azerbaycan Meselesi: Baku: Ay Ulduz Neshriyatı, 1997; Nassibli, ‘the Azerbayjan Question in Iran: A Crucial Question for Iran’s Future’, Caspian Crossroad, winter 1998; Alireza Ashgarzadeh, The Rise ana Fall of South Azerbayjan Democratic Republic (1945-46): A look at Hegemony, Racism, and Center-Peripbery Relations in Contemporary Iran, Paper presented at a seminar on Race and Racism, University of Toronto, December 1999.&lt;br /&gt;[2]. Brenda Shaffer, “The formation of Azerbayjani Collective Identity in Iran”, Nationalities Papers, vol. 28 no. 3., 2000, pp. 449-478.&lt;br /&gt;[3]. Iranian Diplomat’s Stance Makes Azer President Interrupt Meeting’, ANS TV, Baku, 29 March 2001.&lt;br /&gt;[4]. “Azeri TV says Iranian police opened fire during rally in Tabriz”, BBC Summary of World Broadcast, 10 January 2000.&lt;br /&gt;[5]. Ethnic Azeri in Iran Gets Prison Sentence Following March to Fort – Azeri Paper”, BBC Monitoring International Reports, 25 August 2002.&lt;br /&gt;[6]. “1 Recent Unrest in Iran Shows Iranian Azerbayjani Awakening, Azeri Paper”, BBC Monitoring International Report, 5 July 2003; “Iran Aims to Prevent Ethnic Azeri Pliticians from Influencing Protests”, BBB Monitoring International Reports, 25 june 2003.&lt;br /&gt;[7]. “Ethnic Azeri Student Leader Killed in Iran – Paper”, BBC Monitoring International Reports,22 July 2002.&lt;br /&gt;[8]. Interviews, Tehran, December 2003.&lt;br /&gt;[9]. Experience ferom discusssions in Iran in April 1998.&lt;br /&gt;[10]. Author’s discussions with Iranian officials, 1998.&lt;br /&gt;[11]. “Paper Reports High Turnout in Azeri March in Iran”, BBC Monitoring International Report, 4 July 2004&lt;br /&gt;[12]. “Five Injured, 10 Arrested as Ethnic Azeris Clash with Police in Iran—TV”, BBC Monitoring International Report, 26 september 2004.&lt;br /&gt;[13]. Robert E. Freedman, “Russian-Iranian relations in the 19990s”, Middle East Review of International Affairs, Vol. 4 no. 2, June 2000.&lt;br /&gt;[14]. Fariz Ismailzade, “Azerbaijan Under Iranian and Russian Pressure on Relations To U.S.” , Centeral Asia –Causasus Analyst, 3 November 2004.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/696399585927283294-3003695413689879151?l=azer-baycan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/696399585927283294/posts/default/3003695413689879151'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/696399585927283294/posts/default/3003695413689879151'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://azer-baycan.blogspot.com/2010/02/iran-azerbaycan-cozumlenmeyen-dugum_01.html' title='İran Azerbaycan’ı: Çözümlenmeyen Düğüm*'/><author><name>GUNAZTAC</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04961719280793546963</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='29' src='http://2.bp.blogspot.com/_XX9mh1N0pDo/S2aBYa9kJSI/AAAAAAAAAAM/4MzZxxnAmIk/S220/21Azer14.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_XX9mh1N0pDo/S2ewuFHqW8I/AAAAAAAAAEA/3pPqG7r29KU/s72-c/asda4.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-696399585927283294.post-4161340537339125001</id><published>2010-02-01T20:29:00.000-08:00</published><updated>2011-04-18T14:47:53.209-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='TANITIM 6:MEKALELER TOPLUSU'/><title type='text'>İran Irkçılığının Anatomisi: Güney Azerbaycan'ın Direniş Hareketinin Temellerine Yansımalar</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;Dr. Ali Rıza Asgharzadeh &lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Çeviren: Sevda Zenjanlı &lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_XX9mh1N0pDo/S2fG0q9LdpI/AAAAAAAAAHg/CXRpZ4LmHhU/s1600-h/alireza-asgharzadeh.jpg"&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 245px; FLOAT: left; HEIGHT: 184px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5433530083632182930" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_XX9mh1N0pDo/S2fG0q9LdpI/AAAAAAAAAHg/CXRpZ4LmHhU/s320/alireza-asgharzadeh.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;Son günlerde (2006 yılının Mayıs-Haziran aylarında) İran'daki Azerbaycan bölgesinin şehir ve kasabaları bir kez daha, ülkenin ırkçı ve sömürgeci düzenine karşı verilen mücadeleye sahne oldu. Güney Azerbaycan'da devam eden bu hareket, İran'daki iç sömürgecilik ve ırksal baskı göz önünde bulundurularak değerlendirilmelidir. Bu iki faktörden bahsetmekten kaçınan hakim Fars söylemi, ülkedeki sosyal ve etnik eşitsizlikten tamamen farklı bir tablo çizerek uluslararası medya ve ırkçılık karşıtı güçleri kandırmayı başarmıştır. İran toplumunda önemli sosyal etkenler olan ırkçılık ve sömürgecilik görmezden gelinirse söz konusu Azerbaycan hareketini ve Kürdistan, Khuzistan, Beluçistan, Türkmen-Sahra ile ülkenin diğer bölgelerindeki benzer hareketleri kapsamlı şekilde analiz etmek mümkün olmayacaktır.&lt;span class="fullpost"&gt; &lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Etnik çoğulculuk, farklılık ve çeşitlilik, her zaman İran adlı ülkenin belirleyici özelliklerinden biri olmuştur. Azeri Türkleri, Kürtler, Beluciler, Türkmenler, Araplar, Lorlar, Gilekiler ve Mazenderaniler gibi çeşitli etnik kökenlerden gelen halklar, yüzyıllardan beri İran'da yaşamaktadırlar. Günümüzde İran olarak bilinen yerin uygarlık tarihi, altı bin yıldan öncesine dayanmaktadır. Mevcut arkeolojik/dilsel kayıtlar, bölgede en başından beri etnik,dilsel ve kültürel çeşitliliğin ön planda olduğunu gösteriyor. Ülkede hiç bir etnik grup kesin sayısal çoğunluğu teşkil etmese de günümüzde 30 milyonun üzerindeki nüfuslarıyla Azeri Türklerinin çoğunlukta olduğu söylenebilir. &lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;1925 yılına kadar ülke, geleneksel bir konfederasyon sistemi olarak tanımlanabilecek bir şekilde yönetilmiş ve bütün etnik gruplar dillerini, geleneklerini, kültürlerini ve kimliklerini yaşama ve geliştirme özgürlüğünden yararlanmışlardır. 1925'te Pehlevi rejiminin yönetime gelmesinden itibaren, etnik ve dilsel çoğulculuğa olan doğal eğilim aniden durdurulmuş ve günümüze kadar devam eden tek kültür ve tek dillileştirme süreci başlatılmıştır. Bu şovenist sürecin amacı, Fars azınlığın dil, tarih, kültür ve kimliğini, bütün İranlıların tek ortak dil, tarih, kültür ve kimliği olarak sunmaktır. &lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;80 yıldan uzun süredir, İran'ın merkezi devletinin rolü, ülkedeki etnik ve dilsel çeşitliliği inkar etmek ve yok saymak olmuştur. Pehlevi rejiminin ülkedeki kültürel, dilsel ve etnik farklılıkları yok etmeye odaklanması gibi, şimdiki İslam Cumhuriyeti de asimilasyon, dışlama ve ırkçılık siyasetlerini devam ettirmiştir. Şimdiki yapıda, geçmiş rejimden miras kalan dışlamacı ve ırkçı uygulamalara cinsiyet ve din temelli baskılar da eklenmiştir. &lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Devlet güçlerinin ırkçı siyasetlerine, baskın etnik gruba mensup olmaları sayesinde ülkedeki tek dil, tek kültür ve ırkçılık yapısından ayrıcalıklar kazanan bir çok Fars yazar, entellektüel ve düşünürün ideolojik ve söylemsel desteği eşlik etmiştir. Bu destekçiler topluluğuna, Fars ırkçılığına verdikleri candan destekle Farsların kendilerini bile şaşırtan, Fars olmayan asimile yazar ve entellektüeller de dahildir. Örneğin, Mahmud Afşar, İrej Afşar ve Ahmed Kesrevi gibi Türk kökenli şahıslar da bu çirkin ırkçı sistemin kurulucuları arasındadırlar. Devlet güçleri, elitler ve farslaşmış entellektüeller bir araya gelerek çağdaş dünyadaki en ırkçı sistemlerden birini ayakta tuttular. Eski ve gözden düşmüş Aryanizm paradigmaları ve 18-20. yy. Avrupasının ırkçı teorilerinden beslenen bu saf ırkçılık, Amerikan Jim Crow ırkçı sisteminden, Nazizmden, Avrupa faşizminden ve Güney Afrika Apartheid rejiminden daha uzun ömürlü olmuştur. Sonuç olarak, Almanya, Avrupa, ABD ve Güney Afrika'daki benzerleriyle kıyaslandığında İran'daki Fars ırkçılığı, dayanıklılık, normalleşme ve asimilasyon kapasitesi açısından büyük bir başarı örneği göstermiştir. Aşağıda bu egemen ırkçı söylem ve pratiğin bazı belirgin özelliklerinden bahsedilmiştir: &lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;1. Aryan (Ari) Irkının Üstünlüğü Söylemi&lt;/strong&gt; &lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;İran'daki Fars Irkçılığı, sözde Ari ırkının üstün olduğu bir dünya görüşünün savunucusudur. 18.-20. yüzyıl Avrupa ırkçılığından fikirlerinin teorik/ideolojik kaynağı olarak yararlanan egemen grup, ülke kaynaklarını bu üstün Ari ırkının İran'daki varlığı ve tarihinin araştırılması için harcamaktadır. Buna rağmen, İran'da Aryanist bakış açısını reddeden ciddi bilimsel çalışmalara destek verilmemesi bir yana, bunların yayınlanmasına bile izin verilmemektedir. Örneğin tarihçi Naser Poorpirar'ın Sasani İmparatorluğu'yla ilgili olan son çalışmasının İran'da yayınlanmasına izin verilmedi. Kendi internet sitesinde (http://naria.persianblog.com/) verilen bilgiye göre yazar kitabı Singapur'da yayınlayarak dağıtım için İran'a geri gönderdi. İran'ın islam öncesi tarihinin oryantalist yorumunu eleştirel bir şekilde inceleyen bir çalışmanın İslam Cumhuriyeti'nde herhangi bir sansürle karşılaşmayacağı sanılabilir ancak durum böyle değil. Poorpirar'ın ve ona benzer çalışmaların yayınlanması, İran'ın Aryan/Fars merkezli tarihini sorgulayarak kurmaca, sahte ve iki yüzlü yanını ortaya çıkarmaları nedeniyle engelleniyor. &lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;2. İran'ın Aryanların Ülkesi Olduğu Söylemi&lt;/strong&gt; &lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Fars ırkçılığı İran'ı açıkça, hakim Fars topluluğun dili, kültürü ve kimliğiyle özdeşleştirilen sözde Aryanların ülkesi olarak tanımlar. Bu ırkçı aşama doğrultusunda Farsça ülkenin tek milli/resmi dili ilan edilmiş ve Fars kültürü bütün İranlıların milli kültürü olarak tanımlanmıştır. Aynı şekilde İran tarihi sözde Ari ırkına mal edilerek diğer etnik toplulukların tarihleri, hikayeleri ve anlatıları dışlanmış, çarpıtılmış ve yok edilmiştir. Bu dışlama, devlet sponsorluğunda düzenlenen araştırma projeleri, okul kitapları, üniversite notları, eğitim müfredatı, araştırma fonları tahsisi vb. altında gerçekleşmiştir. Kısaca İran'daki ırkçı düzen altında İranlı olmak, Fars olmakla eşit hale getirilmiştir. Bu tür ırkçı bir kimlik tanımlaması, Fars olmayan ve anadili olarak Farsça konuşmayan toplulukların yabancılaşması ve ötekileştirilmesine hizmet etmektedir. &lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;3. İran'ın Ari Ulusunun Dil Vasıtasıyla Arınması Söylemi&lt;/strong&gt; &lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Eski Avrupa'nın ırkçı bakış açısından esinlenen İran'daki hakim söylem, ırkı dille eşit tutmakta ve Azeri Türkleri gibi Fars olmayan topluluklara Hint-Avrupa dilleriyle bağlantılar yaratarak onların binlerce yıl önce Hint-Avrupa dillerinde konuştukları ve buna göre Ari ırkından olduklarını göstermeye çabalamaktadır. Bu söyleme göre söz konusu topluluklar kendilerini değersiz dilsel/etnik/kültürel kimliklerinden arındırarak üstün Ari ırkının dili olan Farsça'yı konuşmalıdırlar. &lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Tarih öncesi (ve hayal ürünü) dillerin bu şekilde yeniden oluşturulması, ırksal ve dilsel kimlikleri temellendirmekte ve onlara kökenleri, ortaya çıkışları vb. uydurma tarihi faktörler vasıtasıyla öncelik tanıyarak; kimin kimden daha önce geldiği, ilk gelenin kim olduğu, son gelenin kim olduğu, kimin dilinin diğerlerinden daha önce konuşulduğu ve sonuç olarak kimin diğerlerinden daha üstün olduğu gibi anlamsız fikirleri çoğaltmaktadır. Bunlar ise çeşitli etnik/ulusal topluluklar arasında gereksiz 'yarışlar' oluşturarak aralarında kin, güvensizlik ve anlayışsızlık oluşturmaya hizmet etmektedir, ki bu durum onları hakim ırkçı düzen altında sömürülerek asimile edilmeye karşı savunmasız bırakmaktadır. &lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;İran'daki ırkçı düzen çerçevesinde ülkenin Farsça olmayan dilleri açıkça yasaklanmış ve eğitim, öğretim, yazışma ve yönetim dilleri olmaları engellenmiştir. Hakim topluluk Farsça dışındaki dilleri yasaklayarak azınlıklaştırılmış toplulukların kimliğini çiğnemekte, beyinlerini zapt etmekte ve ruhlarını hissizleştirmektedir. Onlar, coğrafi bölgelerin, şehirlerin, köylerin, kasabaların ve sokakların yerel isimlerini kaldırmış; dışlanmış etnik gruplara mensup tarihi kahramanları, edebi şahsiyetleri, bilim adamlarını, popüler film yıldızı, şarkıcı ve dansçılar ile sanatçıları ise kendine maletmiştir. Anadili Farsça olmayan toplulukların çocuklarına diledikleri isimleri koymaları, kendi yerel dillerini, kültürlerini, isimlerini, kelimelerini ve sembollerini kullanmaları engellenmiş, egemen söylem ve pratik tarafından onaylanan isim ve simgeleri kullanmaya mecbur edilmişlerdir. &lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;4. Tarihi, Dini ve Edebi Yorumlama Çalışmalarında Anakronizm &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;İran'daki egemen söylem, kullandığı anakronik analiz metoduyla çeşitli tarihi olayları ve "Avesta" ile Firdevsi'nin "Şahname"si gibi klasik edebi eserleri tamamen ırkçı bir şekilde yorumlamaktadır. Söz konusu tarihi metinler, çağdaş ırkçı teorilere ve bu metinlerin yazıldığı dönemde var olmayan kavramlara göre yorumlanmaktadırlar. Tarihin bu şekilde çarpıtılması İran'da hakim olan ırkçı düzenin devam etmesini kolaylaştırmakta ve bu yorumlar ülkenin tek bir ırk tarafından sahiplenmesine meşruiyet kazandırarak, tek dil, tek tarih, tek kültür ve tek kimlik siyasetine yarar sağlamaktadır. Anakronizm, günümüzde İran'da devam eden baskılara, dışlama ve imha politikalarına tarihi bir mazeret sunmaktadır. &lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;5- Özcülük İnancı ve İranlılığa Özcü Bir Bakış Açısı&lt;/strong&gt; &lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;İran'daki egemen söylem, ırka ve dile dayalı özcü bir kimlik anlayışını savunmaktadır. Irkçı düzen kimliklere sabit olmayan, değişime açık ve akıcı kavramlar olarak bakmak yerine kişilere ve topluluklara "İranlılık" (İraniyyat) derecelerine göre sabit kimlikler dayatmaktadır. Bu özcü bakış açısı doğrultusunda, Hint-Avrupa dillerini konuşanlar gerçek İrani kimlik mensupları olarak tanımlanmakta ve bundan dolayı Sami ya da Türki dilleri konuşanlardan daha İranlı sayılmaktadırlar. &lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Hakim düzen, güçsüz kılınmış topluluklar arasında düşmanlık yaratmak için ırk kartını kullanarak, onlar arasında oluşabilecek herhangi bir dayanışmayı önlemeye çabalamaktadır. &lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Toplumun bir kısmını asıl İranlılar, gerçek Ariler, İran'ın esas sahipleri gibi tanımlayarak bir "böl ve yönet" politikası izlenmekte ve çeşitli etnik gruplar arasına kin ve güvensizlik tohumları ekilmektedir. Aynı zamanda etnik köken ve dile dayalı bir nüfus sayımının gerçekleştirilmesi engellenmekte, böyle bir sayımın ülkede Fars ve Fars olmayan toplulukların gerçek boyutunu ortaya çıkarmasından korkulmaktadır. İran'ın asıl sahipleri, gerçek Ariler ve benzer ırkçı kavramların abartılı ve provakatif şekilde vurgulanmasına rağmen, etnisite-dil kaynaklı bir nüfus sayımının gerekliliği, üniversitelerde etnik çalışma bölümlerinin açılması ve etnik topluluklar ile ilişkilerin araştırılması gibi gerçek sorun ve ihtiyaçlar düşünülmemekte ve gözardı edilmektedir. &lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;6- Irkçı Uygulamaların Sistematikleşmesi&lt;/strong&gt; &lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;İran'daki ırkçı düzen, azınlıklaştırılmış toplulukların haklarını savunan aktivistleri güçsüz kılmak, suçlulaştırmak ve cezalandırmak için devlet organlarının zorlayıcı gücünden yararlanarak onları işbirlikçi, ayrılıkçı, yabancı devletlerin ajanı vb. olarak etikletlemektedir. Soğuk savaş döneminde ırkçılık karşıtı eylemcilerin komünist ve KGB ajanı olarak yaftalanmasına alışılmıştı. Bugünlerde ise bu eylemciler CIA, İsrail, Siyonizm, Türkiye hatta Azerbaycan casusları olarak adlandırılıyorlar. Bu uygulamalarla egemen düzen azınlıklaştırılmış toplulukların eşit muamele, adalet ve tarafsızlık gibi yasal taleplerini reddetmektedir. Etnik ve dilsel tabanlı her türlü faaliyet vahşice bastırılmakta ve çeşitli milliyetlerin kendi kaderini tayin etme hakkı şiddetle inkar edilerek ayıplanmaktadır. Ekonomi cephesindeyse devlet ülkenin kaynaklarını fabrikalar, altyapı ve kalkınma projeleri kurmak için İsfahan, Şiraz, Yezd ve Kerman gibi Fars nüfuslu şehirlere yoğunlaştırmakta , Kürdistan, Beluçistan, Azerbaycan ve diğer Fars olmayan bölgeler ise gün geçtikçe fakirlik ve yoksunluğa daha çok saplanmaktadır. &lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;Irkçı Düzene Karşı Direniş&lt;/strong&gt; &lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Sonuç olarak günümüzdeki Güney Azerbaycan Hareketi ve diğer azınlıklaştırılmış toplulukların hareketleri, bu ırkçılık ve sömürgecilik karşıtı bağlamda ele alınmalıdır. Tarih, dil, edebiyat ve eğitim sistemi, dışlanmış "Öteki" üzerinde tahakküm ve boyun eğdirme mücadelesinin devam ettiği temel alanlar haline gelmiştir. Egemen grup bu öncelikli alanları, baskıcı politik zeminini sürdürmek, hakimiyetini ve ayrılıkçı statüsünü meşrulaştırmak ve zalimane tavrını haklı çıkarmak için kullanmaktadır. Ötekileştirilmiş kesim ise aynı alanları, sorgulamak, meydan okumak, mücadele etmek ve nihayetinde baskıcı egemen düzeni yenmek amacıyla kullanmaktadır. Örneğin dilsel alanda, azınlıklaştırılmış halkların dilleri yasaklanmış ve egemen düzen, kendi dilini onların yerine geçirmiştir. Diğer yandan azınlıklaştırılmış kesim, dışlanmış yerel dilini geri isteyerek diriltmeye ve böylece kendini tanımabilmeye, ifade edebilmeye ve yönetebilmeye çalışmaktadır. Egemen kesimin tarihi, dışlanmış "Öteki"nin meşruiyetini inkar etmek için kullanması gibi ötekileştirilmiş olan da, egemen düzen tarafından dayatılmış olan tarihi, kendi tarih tezleriyle reddetmektedir. Egemen düzen, eğitim sistemini, ırkçılık ve asimilasyon politikalarını uygulamak için kullanmaktadır. Diğer kesim ise eğitim ve okullaşmanın amacını, herkese tarafsızlık, eşitlik ve adalet sağlayabilmek için yeniden tanımlamaktadır. &lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Dışlanmış taraf, ırkçılık ve baskıya karşı tüm gücüyle savaşırken, tarih, edebiyat, dil ve eğitim sistemi gibi stratejik alanlara çok az erişimi olduğu için mücadelesinin ne kadar zahmetli olduğu göz önünde bulundurulmalıdır. Sömüren ve sömürülen arasındaki mücadelenin sonucuna hayati etkileri olan bu alanlar çoğunlukla egemen kesimin kontrolündedir. Egemen düzen kendi halinde bırakılırsa, ötekileştirilen tarafın sonunda sömürgeciliğin, baskı ve ırkçılığın temellerini sarsabilme ihtimali çok azdır. Buna göre dünyanın her yerindeki ilerici güçlerin, bu ırkçılık ve sömürgecilik karşıtı mücadelelerin farkına vararak onlara her yolla destek olmaları şarttır. &lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;*&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Dr. Ali Reza Asgharzade, Toronto Üniversitesi Siyasi Bilimler, Felsefe ve Sosyoloji bölümlerinden mezun olup York Üniversitesi Sosyoloji Departmanında öğretim üyesidir. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Asgharzade'nin uzmanlık alanları Küreselleşme, İran Çalışmaları, Ortadoğu Kültür ve Toplumları, Sosyal Teori, Eğitim Sosyolojisi ve Sosyal Eşitsizliği içermektedir. Yazıları birçok uluslararası dergide yer bulan Asgharzade'nin son kitabı "İran ve Çoğulculuğun Ayak Sesleri, Ari Irkçılığı, İslami Köktendincilik ve Demokratik Çabalar” (Iran and the Challenge of Diversity: Aryanist Racism, Islamic Fundamentalism, and Democratic Struggles) 2007 yılında Kanada'da yayınlanmıştır.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/696399585927283294-4161340537339125001?l=azer-baycan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/696399585927283294/posts/default/4161340537339125001'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/696399585927283294/posts/default/4161340537339125001'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://azer-baycan.blogspot.com/2010/02/iran-irkclgnn-anatomisi-guney.html' title='İran Irkçılığının Anatomisi: Güney Azerbaycan&apos;ın Direniş Hareketinin Temellerine Yansımalar'/><author><name>GUNAZTAC</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04961719280793546963</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='29' src='http://2.bp.blogspot.com/_XX9mh1N0pDo/S2aBYa9kJSI/AAAAAAAAAAM/4MzZxxnAmIk/S220/21Azer14.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_XX9mh1N0pDo/S2fG0q9LdpI/AAAAAAAAAHg/CXRpZ4LmHhU/s72-c/alireza-asgharzadeh.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-696399585927283294.post-1670189985988138010</id><published>2010-02-01T20:08:00.000-08:00</published><updated>2010-02-01T21:12:57.296-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='TANITIM 6:MEKALELER TOPLUSU'/><title type='text'>Azerbaycan Öğrenci Harekatı ;Milli Menfaat ve Kimliğin Tanımlanması</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;Yazar: Dr.M.Ali Haydari&lt;br /&gt;Çev. Türkeş ALP&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_XX9mh1N0pDo/S2ez1W2NdoI/AAAAAAAAAEg/mjHxhmh5GDU/s1600-h/aessadfes.jpg"&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 137px; FLOAT: left; HEIGHT: 184px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5433509204693186178" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_XX9mh1N0pDo/S2ez1W2NdoI/AAAAAAAAAEg/mjHxhmh5GDU/s320/aessadfes.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;Azerbaycan tarih boyunca Avrupa ve Asya’nın tarihi kavşağında olması nedeni ile her zaman hükümdarların dikkat merkezi konumunda olmuş uzun süren mezhep ve kültür imparatorlukları arasındaki çekişmeler sonucu bugün bile izleri silinmemiş maddi manevi yaralar almıştır. Azerbaycan milli kimliği bu kavşakta bulunması ve farklı kültür ve dinlerin etkisi altında kalması ile sosyal-siyasi hayatta parça parça bir kimlik tarzında şekillenmiştir. Zira bir milletin kimliği sosyal, kültürel, dini, siyasi ve ekonomik değişimler sürecinde oluşup diğer milletlerle kültürel,tarihi ve dini farklılıklar ve ortaklıkların ortaya çıkmasına sebep olur. &lt;span class="fullpost"&gt;Dolayısıyla her millet tarihi proseste kendine özgü özellikleri ile şekillenir. Başka toplumlarda olduğu gibi Azerbaycan’da da iki asır öncesine kadar kimlik mezhep esasında tanımlanırdı. Sefevi imparatorluğuna kadar Azerbaycan Türklerinin mezhebi kimliği Anadolu Türkleri ve diğer Türklerle büyük ölçüde aynı sayılırdı ve edebi eserlerde de dil birliği mevcuttu. 16. Yüzyıldan Sefevi imparatorluğunun ortaya çıkması, Azerbaycan ve İran’da Şiiliğin resmiyet kazanması ve dünyanın en büyük Müslüman/Sünni gücü olan Osmanlı imparatorluğu ile karşı karşıya gelmesiyle Azerbaycan ve Anadolu Türklüğü arasında büyük bir uçurum yarandı ki, günümüze kadar izlerini taşıdığımız ve sadece Türk milleti düşmanlarının yararına olan savaşlarla sonuçlandı. Gerçi 19. Yüzyıldan itibaren gelişmeler sonucu mezhep açısından yaranan olumsuz bakış rengini yitirmekte ve yeni kuşaklar arasında tamamen yok olmaya yüz tutmaktadır. Bu tarihi uçurum Sefevi imparatorluğu güneşinin batışı sonrası da devam etti. Rus imparatorluğunun güçlenmesi ve Avrupa’da Rönesans sonrası gelişmeler dini,kültürel ve bilimsel düzenlemelerden habersiz Kacar imparatorluğu dönemindeki savaşlar sonucu Azerbaycan’ın kuzeyi 1813 ve 1828 yıllarında Gülistan ve Türkmençay anlaşmaları esasında Ruslara verildi. Azerbaycan Güney ve Kuzey olarak ikiye ayrıldı ve Araz nehri aradaki sınır olarak belirlendi. Azerbaycan’ın Güneyi Kacar devletinin en önemli eyaleti sayılır ,Fethali Şah dönemine kadar Tahran başkent olarak şehirden ziyade büyük bir köy olduğundan Avrupalı elçiler Tebriz’e geliyorlardı. 19.yüzyıldan itibaren Azerbaycan ve İran dünya ekonomik ilişkiler yörüngesine dahil olup Avrupa ile diplomatik , ekonomik, bilimsel ve kültürel ilişkiler artmıştır. Dolayısıyla Avrupa’nın felsefi , edebi, siyasi ve bilimsel düşüncelerinin yanı sıra Hümanizm , nasyonalizm , liberalizm,parlamentarizm ve sosyalizm gibi Avrupa modernitesi de bu yoldan Azerbaycan ve İran’a getirildi.20. yüzyılın başlangıcından Avrupa, Rusya ve Osmanlı devletleri ile artan kültürel , ekonomik ve siyasi ilişkiler sonucu gazetelerin ve aydınların sayısının genel olarak toplumsal bilincin artması ile geri kalmışlığın temeli sayılan totalitarizmin ortadan kaldırılması için kanun ve parlâmento talepleri yükseldi. Bunun sonucu meşruta devriminin galip gelmesi oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Muhammet Ali Şah döneminde milli meclisin topa tutulması ve İstibdad- i seğir ‘in (totalitarizm) geri gelmesi ile İran’ın bütün şehir ve eyaletleri teslim olsa da Azerbaycan ve Tebriz totaliter güçlere karşı koyarak direndi ve meşrutaya yeniden hayat bağışladı. Zira Azerbaycan’daki yeni orta tabaka diğer bölgelerdekilere nazaran daha ilerici sayılırdı ve Modernizmin ilkeleri Azerbaycanlılar vasıtasıyla Azerbaycan ve İran’a getirildi. Kuzey Azerbaycan’da Türk milli kimliği Panislamizm’e karşı ortaya çıksa da Güneyde siyasiler ve aydınlar kimlik ve Şii kimliğinin geleneksel görüşleri ve bunun Fars milleti ile olan ortak yönlerinin olmasına dayanarak parlamentarizmin İran’da uygulanması burada yaşayan tüm milletlerin gelişmesini sağlayacağı yanılgısına düştüler ve çok uluslu bir ülke olan İran’da milli kimliğin tanımlanması ve federal bir yapının oluşturulmasını Tahrandaki diktatör hükümete bırakarak anayasada sırf eyaleti ve vilayeti encümenler yasasının yer almasına razı oldular. Makyavelist siyasetçilerin isteği üzerine Settar Han ve Bağır Han meşrutanın kurtarıcıları olarak Azerbaycan devrimcilerine hazırlanan tuzaktan habersiz görkemli bir karşılama töreniyle Tahrana getirildiler. Halbuki eğer Settar Han ve Bağır Han yandaşlarıyla Tebriz’de kalsalardı milli kimliği çok uluslu bir ülke koşullarına göre tanımlayabilir gerçek federalizmin uygulanmasına zemin yaratabilirlerdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1906 yılı yani meşruta devriminden 1921 yılı Rıza Han’ın İngilizlerin yardımıyla hakimiyete gelmesine kadar geçen sürede Fars’ın faşist-şovenist siyaseti her yönden gücü ele almak için hazır duruma gelmişti. Ekim 1917 komünist devriminden sonra İngilizler komünizmin yayılmasını önlemek amacıyla İran’da merkezi bir güç oluşturmak için kolları sıvadı. Bu sırada yani 1918’de Güney Azerbaycan komünistleri Bakû’da Adalet Partisi’ni oluşturma çabasındaydılar. Şeyh Muhammet Hiyabani ise merkezi hükümetin İngiliz’lere bağlı olduğunu ,meşrutanın anayasası ve eyaleti vilayeti encümenleri kanununun uygulanmayacağını sezerek 6 ay boyunca meşrutayı canlandırmak ,federal bir yapı oluşturmak ve diğer milletleri Fars devletinin diktatörlüğünden kurtarmak için Azerbaycan’da bağımsız bir devlet kurdu. Hatta bölücülükle itham edilmesin diye Azerbaycan devleti yerine Azadistan devleti adını seçti. Çünkü Kuzeyde Mehmet Emin Resulzade Azerbaycan devletini kurmuştu. Hiyabani de meşrutanın ilk kuşağında olduğu gibi Azerbaycan’ın milli kimliği ve çıkarlarına dayanmak yerine ideal liberalizm çizgisinde yürüyor gerçekleri görmüyordu. Sonuçta Tahran hükümeti Makyavelistlerinden arkadaşı Mühbir-ü seltene tarafından ortadan kaldırıldı. Bir süre sonra Rıza Han hakimiyete geldi ve faşist- şovenist Fars iktidarının çıplak yüzü ortaya çıktı. Fars milletine sahte bir kimlik ve tarih çıkarmak ,arkaizm ,olmayanlarla gurur duymak,diğer milletlerin varlığının inkar edilmesi,İran tarihini sırf Fars tarihi olarak sunmak ve İslam öncesi Fars milletinin gerçekdışı tarih ve kültürünün olduğunu savunmak,Türkler ve Arapların aşağılanması ...bu hükümetin göze çarpan bazı özellikleridir. Totalitarizm rüzgarlarının estiği bu dönemde Fars ve diğer milletlerin aydınları bu sahte tarihi kabul etmek zorundalardı. Ne yazık ki,Ahmet Kesrevi, Arani, Maleki gibi Azerbaycan aydınları da ya korktuklarından ya da kültürel koşullardan dolayı hükümetin Azerbaycan Türklerinin milli kimliğini yok etmeye çalışan araçlarına çevrilerek en büyük ihanetlere sebep oldular ki bu ihanetleri Azerbaycan milleti asla unutmayacaktır. II. Dünya savaşı sırasında İran’ın işgali ve uluslar arası koşulların elverişli hele gelmesiyle S.C. Pişeveri Türk milli kimliğine dayanarak bir yıl süren (1945-1946)Azerbaycan milli devletini kurmayı başardı ve bu bir yıl boyunca siyasi, kültürel ve ekonomik düzenlemeler gerçekleşti. Ancak Amerikan ve İngiliz güçlerinin çıkarları doğrultusunda Ruslarla çatışması ,Azerbaycan milletinin sosyal, siyasi sorunları ve Azerbaycan’daki bazı gerici güçlerin Tahran hükümetiyle anlaşması milli devletin kanlı sonunu getirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Meşruta devriminden 2. Pehlevi’nin düşüşüne kadar geçen sürede İran’ın siyasi, kültürel sahnesinde iki önemli düşünce hakimdi:birincisi söylendiği gibi sözde aydınların aracılığı ile topluma dayatılan şovenist –faşist Fars hâkimiyeti düşüncesiydi. Fars nasyonalizmine dayanan,diğer milletlerin haklarını yok sayan ve Avrupa’nın totaliter rejimlerinden esinlenen bu düşünce isteklerini gerçekleştirmekte büyük ölçüde başarılı olmuştu. Sanayileşmiş Avrupa’nın aksine Pehlevi rejimi İslam öncesi çok gelişmiş Fars milletinin görkemli ?! uygarlığından söz ediyor ve bu çok gelişmiş milletin başını da okuma yazması bile olmayan Rıza Han çekiyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üniversite ortamında,aydınlar ve öğrencilerin arasında özellikle Azerbaycanlı öğrencilerin arasında hakim olan ikinci düşünce ise Marksizm ve sol düşünce sistemiydi.2. dünya savaşı sonrasında Sovyet’lerin güç merkezine çevrilmesi ve 3. Dünya ülkelerindeki sosyalist devrimleri desteklemesi ile İran ve Azerbaycan’da da aydınlar ve öğrenciler bu sistemin etkisi altındaydılar. Bu düşüncenin savunucuları sosyalist bir toplum oluşturmak ve insanın insana dolayısıyla bir milletin başka bir millete hakim olmasını engelleyecek bir yapı oluşturmak çabasındaydılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Marksistler tarihî diyalekt çerçevesinde tarihi sınıflar arası çatışma sahnesi sayıyorlardı. Bu yoldan da sömürge milletleri kurtarmayı amaçlıyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Azerbaycanlı aydın ve öğrencilerin çoğu bu düşünce doğrultusunda hareket etseler de ne yazık ki,yine Azerbaycan’ın milli kimliği ve çıkarları arka plana itildi ve sadece aydın ve öğrenci ortamından çıkıp millete ulaşamadı. Diğer taraftan şovenist-faşist Fars düşüncesi etkisinde kalan Marksist Farslar diğer milletlerin milli haklarının korunmasını istemiyorlardı. Örnek olarak Tude Partisi aydınlarının S. C. Pişeveri Hükümetine karşı çıkmaları verilebilir. Bunun izlerini bu güne kadar bile İnayetullah Rıza gibi eskimiş Marksistler taşımaktadırlar.1970’ten sonra siyasi İslamcılık İran’da siyasi İslam modernite karşıtı belirtileriyle gelişmeye başladı ve galip düşünceye dönüştü. Bu sistem Pehlevi rejiminin uyguladığı Faşist modernizasyon siyasetini eleştirerek bunun İslami değerlerle bağdaşmadığını savunuyordu. Batı libarilizminin kültürel , siyasi ve felsefi değerlerine saldırıp sırf bilim ve teknolojisini islami kültür ve değerlerle bir araya getirerek gelişmiş bir toplumun oluşacağına inanıyorlardı. Bu görüş de Marksist görüş gibi tekelci ve Fars eksenli bakış açısından etkilendi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sözde Nasyonalizme karşı olduklarını belirtseler de anayasanın 15-19 ve 45. Maddelerine rağmen üstünlüğü Farslara vererek diğer milletlerin arka planda kalmasını sağladılar. Homojen bir millet oluşturma siyaseti bu sefer de Fars-İslam düşüncesi doğrultusunda devam etti. Bu dönemde Pehlevi dönemine göre Fars nasyonalizminden ziyade islami birliğe önem veriliyordu. İslamcılar iktidara geldikten sonra ilk birkaç yılda Farsların yaşamadığı bölgelerde ekonomik kalkınmaya önem verseler de İran-Irak savaşının başlaması ile bu uygulamaların hızı azaldı. Savaşın başlaması ile devrimin bir sonucu olan nispi özgürlük ortadan kalktı. Halk Mücahitleri ve rejim karşıtı grupların devir dışı bırakılmasından sonra Türk, Arap vs dillerinde yayımlanan bağımsız gazete ve dergiler kapatıldı ve siyasi ortama totalitarizm hakim oldu Azerbaycan aydın ve öğrencileri geçmişteki meşruta devrimi, Markisizim vs gibi olaylardan,Farslarla yapılan iş birliği sonuçlarından ders almadan bu seferde siyasi İslam hareketine katıldılar ve yene de unutulan Azerbaycan’ın mili kimlik ve çıkarları oldu. Savaş bittikten sonra cumhur Başkanı Refsencani sanayileşme politikasının yanı sıra Fars milleti orta tabakasını güçlendirmeye ve üniversitelerde Fars şovenizmini İslam örtüsü altında yeniden canlandırmaya çalıştı. Ancak bu hükümetin on yıllık dosyasına bakıldıkta müjdeledikleri ütopya aslında Fars totalitarizminden başka bir şey değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1980’li yılların sonunda üniversite ve entelektüel ortamlarda siyasi İslam rengini yitirdi. Bu sıralar uluslar arası koşullar değişmekteydi. Soğuk savaş bitmek üzereydi ve komünist rejimler tek tek ortadan kalkıyordu. 1991’de Sovyetlerin dağılması bu olayların son halkasıydı. Sonuçta liberal demokrasi galip düşünce olarak soğuk savaşın külleri arasından ortaya çıktı. Liberal demokrasi söyleminin ilke ve kuralları Amerikanın bağımsızlık bildirisi ,Fransa devriminin vatandaş hakları bildirisi ve de 1948 birleşmiş milletler insan hakları bildirisinde açıklanmıştı ki ,burada çoğulculuğun kabul edilmesi felsefi, siyasi ,kültürel, etnik vs açılardan ele alınırdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu söylemin en önemli özellikleri bireysel ve toplumsal özgürlüklerin korunması,değerlerin nispi olması,azınlık haklarının korunması gibi ilkelerden ibarettir ki soğuk savaş ardından dünya çapında yayılmaktadır. Liberal demokrasi söyleminde azınlık haklarının savunulması önemli yer tutar. Bundan dolayı 1991 yılından sonra uluslararası hukuk ve organlarda haklarından mahrum edilmiş milletlerin varlığı savunulmaktadır. Dolayısıyla devletlere bağlı uluslararası kurum ve sivil toplum örgütleri tarafından azınlıkların haklarını vermeyen faşist-şovenist devletlere baskı artmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İran devleti de azınlıklar ve diğer milletlerin haklarını tanımayan bu devletlerin arasında yer almaktadır. Anayasada sözde etnik ve mezhep farklılığından söz edilse de aslında sadece Fars milleti siyasi, kültürel ve ekonomik haklardan yararlanmaktadır. Diğer millet ve halklar faşist-şovenist söylemin bilimsel sonucu olan asimilasyon siyasetine tabi tutulur. Kendi kimliklerini kaybederek Fars milleti içinde erimeye mahkumdurlar. Bundan dolayı Sovyetlerin dağılması ve liberal demokrasinin galip gelmesinden etkileneceğini bilen İran, bunu kaygıyla karşıladı. Sovyetler dağıldıktan sonra Azerbaycan dahil yeni cumhuriyetleri uzun süre sonra tanıdı. Güney Azerbaycan’da öğrenci harekatı bu zamana kadar Fars hareketlerinin gölgesinde kalmıştı. Ancak sonucu milli kimliğin, çıkarların inkarı ,aşağılanma,yoksulluk vs olan onca olumsuz deneyimden sonra iç ve dış koşulların uygun olmasıyla bu harekat yeni bir kulvarda gelişmeye başladı. Şu an üzerinden 15 sene geçen bu mücadele diğer mücadelelerden soyutlanıp Azerbaycan Türk milli kimliğine dayalı bağımsız bir hareket olarak ortaya çıkmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu hareketin temelini Dr. Zehtabi, Notqi, Ferzane, Heyat , Sadik, Mohseni gibi tarih, edebiyat ve bilim adamları atmıştır. Ancak mevcut totaliter ortam siyasi faaliyet imkanı vermemiştir Diğer taraftan felsefe ,sosyoloji ve siyasette postmodern bakış açısının gelişmesi asimilasyon politikasının temelini sarsıp eleştirme imkanı sağlamıştır. Azerbaycan’da öğrenci harekatı devlet tarafından uygulanan baskılara rağmen sürekli gelişmektedir. Bu harekat Türk dili ve edebiyatı kurslarının açılması, şiir akşamları, 1993-94 yıllarında Kuzey Azerbaycan şehirlerinin Ermenilerce işgal edilmesine itiraz olarak yapılan mitingler ve...ile görüşlerini ortaya koymaya çalıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1997’den sonra ülke koşullarının uygun olmasıyla Azerbaycan da öğrenci faaliyetlerinde artış oldu.1998’de Türklerin Babek Kalesinde toplanması öğrenciler tarafından başlatılmıştır. 1999’dan beri öğrenci dergi ve gazeteleri ise milli hareketin sözcüsü konumuna gelmiştir. Üniversite dışında çıkan yayınlar, yayınlarını sürdürebilmek için muhafazakar bir çizgide yürümek zorunda kalıyorlar, ancak öğrenci yayınları bu çizginin dışına çıkmayı başarmıştır. Diğer taraftan genç ve idealist öğrenciler çıplak bir şekilde milli kimlik ve çıkarlarıyla ilgili sorunları ortaya koyabiliyorlar. Dolayısıyla bu gazete ve dergiler Azerbaycan milli hareketinin öncülüğünü yapıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu güne kadar da Fars siyasi parti ve söylemlerine katılmamıştırlar. Bu söylemler İran milli kimlik ve çıkar meselesini tekelinde tuttuğu sürece herhangi bir yakınlaşma söz konusu olmayacaktır. Burada incelenmesi gereken sorun şudur: İran’da meşruta devriminden bugüne kadar liberal demokrasi söylemi bu kadar savunucusu olduğu halde neden önemli bir söylem olarak ele alınmamıştır?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu ülkede binlerce yıl önceden süregelen totalitarizm ve meşruta sonrası Rıza Han totalitarizmi bu söylemin galip bir söylem olarak ortaya çıkmasını engellemiştir. Farsların dışındaki diğer milletlerin bastırılmış hak ve özgürlüklerini dile getiren Celal Al Ahmet dışında başka bir Fars yazar ve aydın milletlerin eşit hukuka sahibi olmaları gerektiğini dile getirmemiştir. Tekelcilik ve Fars milletinin üstün milli kimliğine vurgu yapmaları faşist-şovenist düşünceye sahip olduklarının göstergesidir. Farsların İslami ve Marksist düşünce sistemleri bile bu faşist-şovenist söylemin etkisinde kalıp diğer milletlerin milli kimliğini yok saymakla galip söylem olarak ortaya çıktı. Faşist-şovenist Fars söylemi ve İran milli kimliğinin Fars kimliğine dayanarak tanımlanması ;Türk, Arap ve diğer milletlere karşı tavır sergilemek Panİranistler , milli cephe yandaşları, milli mazhebiler , Marksistler , sözde ilerici olan ıslahat yanlıları, muhafazakarlar kısacası Farsların tüm siyasi parti ve hareketlerinin en önemli özellikleri olarak sayılabilir. Bir siyasi parti veya söylem bir ülkenin %70’ini oluşturan milletlerin hukuk ve kimliğini resmiyete tanımadığı sürece liberal demokrasiden söz edemez. Ayrıca hakimiyette bakan, millet vekili, vali gibi hassas konumlarda bulunan Azerbaycanlılar deneyimlerinden yola çıkarak biliyorlar ki, koltuklarını korumak için en az Fars milletine mensup meslektaşları kadar Azerbaycan Türklerinin milli kimlik ve varlığına karşı çıkmalıdırlar. Buradan yola çıkarak devlete sadık bir eleman olduklarını göstermek için Farsça konuşmayı bile bilmeyen soydaşlarıyla ya da Türk cumhuriyetleri üst düzey yöneticileriyle görüşmelerinde bu dilde konuşuyorlar. Azerbaycan öğrenci harekatı, Azerbaycanlı aydınların kendi soydaşlarına karşı Tahran devleti ile birleşen 84 senelik ihaneti tüm çıplaklığıyla gözler önüne sermek çabasındadır. Bugüne kadar siyasi, kültürel ve ekonomik sorunları çözmek için çalışan,Azerbaycan Türklerinin milli kimliğine dayanan liberal demokrasi ve federalizme inanan Azerbaycan öğrenci harekatı merkezi hükümet tarafından uygulanan sınırlamalar nedeniyle siyasi örgütlenmeye gide bilmese de bağımsız milli düşünceyi halk arasında yaymaya devam etmektedir. Ancak bu harekatın karşısına çıkan esas sorun Fars şovenizminin diğer milletlerin hak ve özgürlüklerini gerçek federalizm çerçevesinde kabullenmemesidir. Hatta hazırladıkları anayasanın bu konu ile ilgili maddelerini de gerçekleştirmek niyetinde değillerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu taktirde devletin uyguladığı asimilasyon siyaseti karşısında bu harekatın tutumu ne olacaktır?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Milli – kültürel nitelikte olan ve şiddetten uzak bu harekat kendi faaliyet alanını genişletmek ve halkın bilgilendirilmesinin yanısıra faşist – şovenist Fars düşünce sisteminin de gelişme alanını daraltmalıdır. Daha sonra düşünsel-kültürel bir hareket halinden çıkıp siyasi bir parti şeklinde milli isteklerini gerçekleştirmeye çalışmalıdır. Aynı zamanda diğer milletlerin milli öğrenci hareketleri ile iş birliği içinde olmalıdır. Böylece milletleri bir birine düşüren politikanı güdenlerin hayalleri suya düşürecektir. Sonuç olarak Azerbaycan’da öğrenci harekatı seçkiler döneminde Fars siyasi partilerine kanmadan asıl amacı olan federal, demokrat ve özgür bir toplum için savaşmalıdır.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/696399585927283294-1670189985988138010?l=azer-baycan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/696399585927283294/posts/default/1670189985988138010'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/696399585927283294/posts/default/1670189985988138010'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://azer-baycan.blogspot.com/2010/02/azerbaycan-ogrenci-harekat-milli_01.html' title='Azerbaycan Öğrenci Harekatı ;Milli Menfaat ve Kimliğin Tanımlanması'/><author><name>GUNAZTAC</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04961719280793546963</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='29' src='http://2.bp.blogspot.com/_XX9mh1N0pDo/S2aBYa9kJSI/AAAAAAAAAAM/4MzZxxnAmIk/S220/21Azer14.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_XX9mh1N0pDo/S2ez1W2NdoI/AAAAAAAAAEg/mjHxhmh5GDU/s72-c/aessadfes.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-696399585927283294.post-538870220736049877</id><published>2010-02-01T19:11:00.000-08:00</published><updated>2010-02-01T21:02:34.104-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='TANITIM 6:MEKALELER TOPLUSU'/><title type='text'>Küreselleşmenin Azerbaycan Kültürüne Yansımalarına Dair</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;Mübariz Süleymanlı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_XX9mh1N0pDo/S2exumtrOBI/AAAAAAAAAEI/ZeRQbR9wblI/s1600-h/mubariz_suleymanli.jpg"&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 145px; FLOAT: left; HEIGHT: 184px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5433506889670014994" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_XX9mh1N0pDo/S2exumtrOBI/AAAAAAAAAEI/ZeRQbR9wblI/s320/mubariz_suleymanli.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;Küreselleşmenin ve uygar etkileşim sürecinin yaygınlaştığı, kaçınılmaz bir zorunluluk haline geldiği çağımızda milli kültürlerin geliştirilmesi sorunu her zamankinden daha çok kendisini hissettirmektedir. Hiç de türdeş, standart kalıplar içinde değerlendirilemeyen küreselleşme sürecinin karmaşık tezahür ve perspektifleri uygar dünyayı düşündürmektedir. Bu süreçte toplumlar arası hukuk ilke ve normlarının yüksekliği, değişikliklerin karakteri, karşılıklı güven ve evrensel değerlere bağlılıkla ilişkisi, her bir ülkenin milli özelliklerinin de göz önünde bulundurulmasını, çağdaş uygarlığın düzeyi, kültürel çeşitlilik talep eder. &lt;span class="fullpost"&gt;Başka deyişle küreselleşme mahiyet itibariyle milli devletlerin bağımsız varlık ve bütünlüğünün korunmasına, kültürel ve iktisadi ilişkilerde ayrılıkların ortadan kaldırılmasına, toplumların refahının yükseltilmesine hizmet etmelidir. Tabii ki küreselleşmenin bir çok ülkeler için yarattığı sorunlar bizi de olumsuz biçimlerde etkilemekte ve aynı sorunların doğurduğu olumsuz tezahürler toplum yaşamında, kültürümüzün bütün alanlarında açık bir şekilde gözlenmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günümüzde milli kültürler yerel çerçevelerden çıkıp uygar küresel mekanda etkileşim içine geçmiş olsalar da, hala toplumsal-kültürel farklar, benzersiz, birbirini tekrarlamayan kültürler varlıklarını sürdürmektedirler. Kültürel farklar ve çeşitlilik küresel düzeyde karşılıklı diyaloga ve etkileşime engel olan sebepler gibi kavranılmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Küreselleşme yalnız teknik-iktisadi gelişimin objektif sonucu değil, aynı zamanda toplumsal-siyasi etkenlerle koşullanmış bir olaydır. Siyasi egemenliğe giden faaliyet ve tazyik olmaksızın, küreselleşme süratli bir gelişme temposu kazanamaz. Öyle ki, sürecin kültürel alanda arzu edilmez sonuçlar doğurmasına, toplumumuzun kültürünün, ruhunun duçar olmasına yol açan form ve tezahürlerin “küreselleşme” adı ve “bahanesi”yle hayatımıza dahil olmasına izin vermek mümkün değildir. Küreselleşme sürecinde kültürümüz, yalnız beşeri değerlerle beslenen, bin yılların tecrübesinden doğmuş değerlere yanıt veren gelenek ve numunelerle zenginleşmeli, yabancı, sahte, bozucu olanı ayırt etmeye kadir olmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Küreselleşme ve kültürün karşılıklı ilişkisinde esas sorun, küreselleşmenin kültürün ömrünü kısaltmasıdır. Küreselleşmenin “zaman” anlayışını kısaltması bugün artık hiç kimse için bir sır değildir. Aynı zamanda küreselleşme özü itibariyle somut bir uygarlık olayıdır, belirli bir uygarlığın tezahür biçimidir. Bu, Amerikan uygarlığıdır. Buna göre de küreselleşmeye ve kültürlerin karşılıklı ilişkilerine Amerikan uygarlığı ile diğer uygarlıkların karşılıklı ilişkisi gibi yaklaşanlar da vardır. Öte yandan Avrupa ve Amerikan uygarlıkları arasındaki çelişki ve zıtlıklar bugün gelişerek sosyolojik, siyasi ve jeo-siyasi bir olguya dönüşmüştür. Avrupa toplumları ABD ile aralarındaki farkları daha da büyütmeye çalışmaktadırlar. Vaktiyle evrensel olan ahlaki ölçütler bugün Avrupa’da ve ABD’de farklı görünmeye başlamıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu durumda Azeri toplumu çözümlenmesi daha müşkül sorunlarla karşılaşmaktadır. Son yüz yıllık zaman kesiti içinde çağdaşlaşma, Avrupalılaşma, Batılılaşma eğilimlerini çeşitli açılardan değerlendiren Azeri toplumunun bugünkü durumu küreselleşme yüküyle daha da ağırlaşmıştır. Özellikle medya ve kitle kültürü alanlarında kendisini açıkça belli eden küreselleşme temayülleri ve sürecin olumsuz tezahürleri toplumsal bir sorun olarak ortaya çıkmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Küreselleşmenin görünüşte olmayan ama uygar dünya tarafından algılanan ve itirazlarla karşılaşan olumsuz tezahürleri, siyasi ve iktisadi çıkarların güdüldüğü amaçları da vardır ki, sonuçta kültürel gelişmeye sarsıcı ve bozucu darbe vurur. İktisadi alanda küreselleşme modernleştirilmiş kapitalizmin dünya ölçüsünde geçerlilik kazanmasını nazarda tutar. Evrensel bir iktisadi sistem yaratmak için küreselleşen devletler Dünya Bankası’ndan, Uluslararası Para Fonu’ndan ve bunun cisimleşmiş örnekleri olan pazar, banka, borsa ve sermayeden yararlanmayı planlarlar. Bu işlemlerden asıl amaç yeni pazarların yaratılması, yeni ürünler için işçi ihtiyatlarından, ucuz işgücünden yararlanarak çok büyük miktarda gelir elde edilmesidir. Küreselleşme bu çıkarlara hizmet ettiği takdirde ise insanlık büyük felaketlerle karşılaşabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Siyasi alanda küreselleşme kültür, milli devletçilik, milli-manevi değerler sorunu ile karşılaşır. Daha doğrusu milli özünü terk, milli liyakat siyasi küreselleşmenin esas sorunudur. Küreselleşen kapitalizm demokrasiye büyük tehlike olup, kitlesel işsizlik yaratır. Geleneksel aile ilişkilerini çözer, zenginlerle yoksullar arasındaki uçurumu derinleştirir, kitlesel göçlere neden olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu gelişmelere karşılık, etkileşim sürecinin kaçınılmaz olduğu bir çağda milli-manevi ve ahlaki-terbiyevi değerlerimizin korunmasına kaygı daha da arttırılmalıdır. Bu zorunluluk toplum hayatının bütün alanlarını kuşatan küreselleşmenin çelişkili gidişatından doğuyor. Buna göre de biz milli-manevi değerleri aşınmalardan korumalı, milli kültürümüzü küreselleşmenin olumsuz tezahürlerinden özünü savunma vasıtasına çevirmeliyiz. Uygarlık alanında öz kimliğini düzenleme yöntemleri uygulanmalı, öncelikler belirlenmeli ve değerlendirilmelidir. Ancak verimli bir faaliyet sonucunda kültürel kimlik özelliklerini, milli-manevi değerleri korumak mümkündür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşanan deneyimler göstermektedir ki, uygarlığa tatbik olunan küreselleşme sonucunda milli kültür kendine özgü niteliklerini yitirmekte ve kültürel çeşitlilik ortadan kalkmaktadır. Bu süreçte Batı’nın manevi temeli olmayan, hiçbir temel milli, beşeri prensibe dayanmayan kültürel dayatmaları tekrarlanmaya başlanmakta ve küresel propaganda aygıtının da etkisiyle milli-dini değerler eriyip aşınmaya maruz kalmaktadır. Bu sürecin baskısı altında ekonomisi zayıf olan, bağımsızlık yoluna yeni girmiş ülkelerin gençleri milli kimliği inkar edip, milli-manevi değerleri küçümseyip ucuz sanat numunelerine eğilim göstermekte, yabancı kültürlere hayranlık duyarak milli-medeni kimliği ve geleneği tehlikeye sokmaktadırlar. Halbuki beşeri değerlere, insanlığa hizmet etmeyen herhangi bir etkileşim, işbirliği ve çabada, ne estetik, ne eğitsel, ne de manevi değer vardır. Bu anlamda Azerbaycan gerçeğinde kültürel kimliğin korunması, halkımızın tüm dünyanın ileri manevi değerlerinden gereğince yararlanarak genç neslin daha sağlam bir temelde, saf ahlaki ruhta eğitilmesi kültür siyasetimizde gelenekçilik ve devamlılık ilkesini sağlayan en kaçınılmaz görevlerdendir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Devletçiliğin temelinin ve milli varlığın toplumsal kültürün sürekliliğine bağlı olduğu gerçeği tarihi deneyimlerle ortaya çıkmış bir hayat gerçeğidir. Bu tarihi gerçeğe büyük değer veren her milli devlet kültürel gelişmeyi siyasetinin esas önceliği sayar. Bu bakımdan bağımsız bir devlette, kültürel karakterin korunup kollanması ve tebliği, kültürün gelişmesi için daha uygun koşulların yaratılması, vatandaşların özgür yaratıcılık olanaklarının sağlanması milli varlığın korunmasına hizmet eden önemli şartlardandır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Küreselleşme koşullarında “toplumlar arası kültürel etkileşim” adı altında çağdaşlaşmak, Avrupalılaşmak, Batılılaşmak bahanesiyle, somut olarak milli kültürün gelişmesine hizmet etmeyen programların, bilgilerin Azerbaycan’da uygulanması ve yayılması yolundaki çabaların bazen yüzeysel bir yararı bulunmaktadır. Ancak bu yararlara karşılık, söz konusu sürecin milli gurura ve milli bilinç duygusuna sahip yeni nesil eğitmek, yetiştirmek bakımından kusurlu, bozucu, tehlikeli tarafları daha çoktur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü bugün Azerbaycan toplumunun yabancı dilleri bilen, bilgisayardan anlayan, internet aracılığıyla dünyaya “pencere açan” gençlere ihtiyacı olduğu kadar ve ondan daha fazla kişilik sahibi, onurlu, milli-dini-manevi-ahlaki değerlere bağlı, yurtsever vatandaşlara ihtiyacı vardır. Çağdaş uygarlığı benimsemek ne kadar önemliyse, milli kültürümüze sahip çıkmak, ondan yararlanmak da bir o kadar önemlidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir toplumun ihtiyacı olan teknisyen, uzman, meslek sahibi her zaman bulunur. Her ulus bu ihtiyacını geçici bir zaman için yabancılara başvurmak suretiyle de sağlayabilir. Ama yabancıya başvurularak, kültürel etkileşim, küreselleşme aracılığıyla hiçbir zaman bir yurtsever, bir milliyetçi, milli idealleri, kutsal değerleri benimsemiş bir kişi alınamaz. Milli bilince sahip, yurtsever, bağımsızlıkçı vatandaş yetiştirmek işi ancak ülke rehberliği, devlet kurumları, kitle-iletişim araçları, eğitim kurumları, kültür dernekleri ve özellikle de aydınlar tarafından hayata geçirilebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elbette dünya kültür tarihini öğrenmeden, dünya toplumlarının kültürlerini tanımadan, uygarlığı değerlendirme ölçütlerine sahip olmadan objektif, küresel, demokratik düşünce tarzına, hümanist, beşeri duygulara sahip olan bir uzmanlar topluluğu ve vatandaş yetiştirilmesi, insan eğitimi olanaksızdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu işi başarmak için ise öncelikle milli kültüre sahip çıkmalı, milli-manevi değerler geliştirilmelidir. Çünkü millet esasına, kültürel özelliklere dayanmadan, halkın geleneklerini, sözlü ve yazılı edebiyatını, estetik ve iktisadi ürünlerini benimsemeden uygarlığa giden yolda adım atmak da mümkün değildir. Dil, din, ahlak, hukuk, estetik, iktisat ve tekniğin milli kültürle ilişkili ve uyumlu olmasıyla, milli kültür demokratik bir nitelik kazandığı gibi, aynı zamanda bunun sonucunda evrensel değerler de kazanılmış olur. Başka bir deyişle milli olmayan, milletin işine yaramayan hiçbir şeyde evrensellik ilkesine de ulaşılamaz. Küreselleşmenin milli kültürlere, özellikle de Müslüman toplumlara etkisinden söz ederken de öncelikle bu gerçek dikkat merkezinde tutulmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kültür siyasetimizdeki, idare sistemimizdeki mevcut eksikliklerin esas sebeplerinden biri de, bu gerçeğin göz önüne alınmaması ve gereğince değerlendirilmemesidir. Halbuki küreselleşme adıyla toplumumuza sokulan ve maneviyatsızlık sendromuna yol açan yabancı etkilere kucak açtığımız halde, bugün Azerbaycan kültür tarihinin halka mal olmuş zengin arkeolojik -sözlü ve yazılı- kaynaklarından yararlanma yoluna gitmemekteyiz. Bu kaynakların büyük bölümünden hala gereğince yararlanamıyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Siyasi, iktisadi ve kültürel hayat alanları birbirinden kopmaz bağlarla bağlı olduğu için toplumun gelişme perspektiflerine de kompleks bir şekilde yanaşmak gerekir. Halkın kültürel ve entelektüel düzeyi toplumda cereyan eden bütün olaylara nüfuz eder. Ekonominin inkişaf ettirilmesi de medeni seviyeye son derece bağlıdır. Bütün hallerde kültürün gelişmesi toplumu iyi bir geleceğe götüren en önemli etkenlerdendir. Buna göre de bütün olanaklardan yararlanarak kültürün sorunlarının çözümüne çalışmak hepimizin görevidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Toplumun bütün boyutlarına müdahale eden küreselleşme süreci kendisini sürekli olarak yeni yeni biçimlerde yansıtır ve onu herhangi sınırda tutmak çok zordur. Bu nedenle de bu fenomen, siyaseti idare eden kişiler, kültür ve eğitim alanının uzmanları vb. önüne daima yeni görevler koyar. Bu görevler bizden, kendisini küreselleşmenin olumsuz tezahürleri olarak gösteren yabancı dayatmalara karşı bütün gücümüzle örgütlü bir mücadele sürdürmemizi talep ediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tarihen aslı-kökü karışık olan, her zaman hakimiyette temsil olunma, “saraya” girme olanağını özünde saklayan ve öz diline hor bakan özünü yitirmiş aydınların yabancı dillere, başka kültürlere olan eğilimleri egemen zümreler tarafından şeref, namus, aristokratlık, gayret, aydınlık ölçütü sayılmıştır. Küreselleşmenin bir kasırga gibi estiği bir zamanda, eğer bu eğilimlerin önünü kesin bir biçimde almaya çalışmazsak kültürümüz ciddi tehlikelerle karşılaşacaktır. Çünkü Türk tarihine, onun dünya uygarlığına bahşettiği büyük mirasa hakaretle bakanların, gayr-i milli unsurların okuduklarının, yazdıklarının, öğrendiklerinin ve öğrettiklerinin kökünde, mahiyetinde de sırf halkı kendi özünden ve özgürlüğünden mahrum bırakmak çabaları görülmektedir. Bu tür çabalarda kişisel çıkarlar, siyasi amaçlar, ideolojik-dini misyonerlik niyetleri gizlenmektedir. Aynı zamanda bu çabalar gayr-i insani duyguları, toplumu yabancılaştırma niyetini, istismarcı ve istilacı amaçları barındırmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün bu tehlike ve tehditlere karşılık milli tarihimizin bize bahşettiği en değerli miras milli kültürümüzdür. Bu nedenle her şeyden önce ve her alanda milli kültür mirasımızın geliştirilmesine öncelik verilmelidir. Milli kültür gelecek nesillere daha da zenginleştirilmiş bir halde götürülmelidir. Kültür değişmeden ve zenginleştirilmeden varlığını koruyamaz. Bu amaçla yaratıcı ve kurucu her tür faaliyet teşvik edilmeli, yeni yeteneklerin keşfedilmesi, yönlendirilmesi ve değerlendirilmesi faaliyetlerine önem verilmelidir.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/696399585927283294-538870220736049877?l=azer-baycan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/696399585927283294/posts/default/538870220736049877'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/696399585927283294/posts/default/538870220736049877'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://azer-baycan.blogspot.com/2010/02/kuresellesmenin-azerbaycan-kulturune.html' title='Küreselleşmenin Azerbaycan Kültürüne Yansımalarına Dair'/><author><name>GUNAZTAC</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04961719280793546963</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='29' src='http://2.bp.blogspot.com/_XX9mh1N0pDo/S2aBYa9kJSI/AAAAAAAAAAM/4MzZxxnAmIk/S220/21Azer14.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_XX9mh1N0pDo/S2exumtrOBI/AAAAAAAAAEI/ZeRQbR9wblI/s72-c/mubariz_suleymanli.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-696399585927283294.post-3431590709933895528</id><published>2010-02-01T18:58:00.000-08:00</published><updated>2010-02-01T21:05:35.478-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='TANITIM 6:MEKALELER TOPLUSU'/><title type='text'>Türkmen Gezisinden Notlar</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;Dr. Yaşar Kalafat*&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_XX9mh1N0pDo/S2eyYwCjHoI/AAAAAAAAAEQ/kdYQnlkaAEo/s1600-h/yasarhoca3.jpg"&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 128px; FLOAT: left; HEIGHT: 160px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5433507613727989378" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_XX9mh1N0pDo/S2eyYwCjHoI/AAAAAAAAAEQ/kdYQnlkaAEo/s320/yasarhoca3.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Bu yazı katılmış bulunduğumuz birisi Türkiye’de Diğeri İran’da iki müteakip uluslar arası sempozyum münasebetiyle derlediğimiz bilgilerden oluşmuştur. Tespitlerimiz arasında doğal olarak halk inançları ön plana çıkmıştır. Daha evvel İran’da birisi Kum merkezli ve diğeri Güney Azerbaycan merkezli seyahatlerimiz olmuştu. Bu defa İran Türkmenistan’ı veya Batı Türkistan’da bulunduk.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="fullpost"&gt;İran Türkmenleri Türkmen ansiklopedisi hazırlamaktadır. Vermiş olduğumuz Malazgirt Savaşı (Anadurdi Kerim) Tuğrul Bey ve Halifeler Kütüphanesi (Almaz Yazverdiyev) Horasan ve Esderabat’ta Türkmenler (Esatullah Mattufi) Günbet Kenti Tarihi (İbrahim Ketle) Yabku Tarihi (Annadurdi Ünsuri) Sivas Yöresinde Türkmen Halk Şairleri (Doğan Kaya) Türkiye’de Türkmen Kültür Envanteri / Teorik Bibliyografya Denemesi 1995-2005 (Yaşar Kalafat) Anayurttan Anadolu’ya Türkmen Göçleri (Tufan Gündüz) Estarabat ve Türkmen Varlığı (Cemşit Kaimi) Tuğrul’un Dünya Görüşü (H. Alyar) Karakoyunlu Türkmen Devleti (Aras Polat Akayev) Anadolu’da Varsak Türkmenleri (Ahmet Gökbel) X-XI. Asırlarda Orta Asya’da Doğu Selçukluları (Lokman Baymatar) gibi bildiriler bu ansiklopediye girecekler. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span class="fullpost"&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Sempozyum programında yer alan C. Türkel, İ. Ünver, A. Atar, A. Taşkın, A Şamil, M, Uslu, B. M. Gerey, A. B. Soyyer, M. Arıkan, H. Kurbanov, M. Şahin, N. Şahin, U. Çaycı, M.N. Sınacı, İ. Yasin, P. Dönmez, Z. Taştan, E. Mehmetova katılamamışlarken sempozyumda ayrıca başka tür gruplarda bildiriler vermiştir. Protokol konuşmaları arasında Türkmen milletvekili Dr. İri’de bir konuşma yapmıştır. Türkmen Sahra Partisi’nden İran parlamentosuna 2 Türkmen milletvekili daha girmiştir. Türkmen ansiklopedisi için biz ayrıca “Ruhmane Türkmenistan ve Türkmen başı”,” Halkbilimi İtibariyle Türkmen Milli Kültüründe Devamlılık” isimli evvelce Serhat Kültürü dergisinin Fahrettin Kırzoğlu hatıra sayısında yer alan 2 yazımızı, Türk Dünyası Türkmen Halk İnançları Balkanlar’dan Uluğ Türkistan’a , Türk Halk İnançları ve İran Türklüğü isimli 3 kitabımızı armağan ettik. A. Gökbel’in Kıpçak kitabı ile bizim Türkmen Halk İnançları kitabımızın Farsça’ya çevrilerek yayınlanması üzerinde durulmaktadır. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Gülistan tv kanalı birkaç arkadaşımızdan bu arada da bizden mülakat aldı. Daha ziyade İran’a kaçıncı kez geldiğimiz, neden geldiğimiz, sempozyumun amacı gibi konular üzerinde duruldu. Ayrıca bazı Türkmen yerel gazeteleri ve üniversitenin ayda bir çıkmakta olan dergisine tebliğimizin özetini verdik. TRT İNT’in Kaşkayiler konusunda yapmış olduğu kültür programı burada bir hayli olumlu etki yapmış Esatullah Mattufi Merdani’nin 5000’i bulan kelime derlemesi çalışmasını görüştük. Burada herhangi bir resmi makamdan hiçbir baskı görmedik.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Biz Gürkan sempozyumuna 1. Uluslar arası Ağrı Dağı ve Nuh’un Gemisi Sempozyumuna (7-11 Eylül 2005) katıldıktan sonra iştirak ettik. Burada “Doğu Anadolu Halk Kültürü’nde Kurt” konulu bir bildiri verdik. Kurtla ilgili tespitlerimiz bu sempozyum münasebetiyle de gelişme imkanı buldular. Kars yöresinde varlığı bilinen “Sende kurt büzüyü mü var? Her toplumda kabul görüyorsun sözün insana batmıyor.” sözünün Sivas yöresinde de varlığını öğrendik. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Kurtla ilgili başka halk inançları da derledik. Yasin Kılıç’ın aktardığı tespitinde; bir gün köpek kurda Süleyman peygamber ziyafet veriyormuş biz de gidip nasiplenelim der. Kurt bu teklifi kabul eder. Ziyafet yerine varıldığında köpek Süleyman peygamberin ayaklarını yalar kuyruğunu sallayarak dalkavukluğun her çeşidine başvurur. Bu manzarayı hayretler içerisinde izleyen kurt köpeğe sana yazıklar olsun bir lokma ekmek için bu kadar dalkavukluğa değer mi ben rızkımı Rabbimden isteyeceğim diyerek ziyaret yerini terk eder ve Allah’tan rızkını ister. Bunun üzerine gökten kendisine lavaş ekmeği ve kudret helvası gönderilir. Kurdun bu hareketi bölgede mertliğe örnek olarak gösterilmektedir. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Kudret helvası İslam kaynakları ve Türk halk inançlarında da yer almaktadır. Kurtla köpeğin yaltaklanarak beslenme konusundaki ihtilafı kurdun boynunun neden kalın olduğuna dair anlatılan hikâyelerde de yer almaktadır. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Çıldır yöresindeki bir anlatıya göre ağzı bağlanmışken bağı açılmış kurt belirli bir yerde durur gözlerini gökyüzüne diker e ulur. Uluması bitince gökten kendisine helva ve ekmek yağarmış.[1]&lt;br /&gt;Mustafa Aksoy’un Sıraç Türkmenleri arasında halk kültürü tespitleri yaparken derlediği bir bilgiye göre; Sıraç Türkmenlerinden bir fakir kadın çeşmeden su alırken çeşmeye bir kurt gelir ve ağzı ile getirdiği eti orada bırakır gider. Eti alıp yiyen kadın etten hamile kalır. Sıraçlar buradan çoğalırlar. Sıraçlar’ın bugün de bağlı oldukları ocağın adı “Kurt Oğlu Ocağı”dır. Zile’de bugün soy ismine kurt, kurtlu, kurt oğlu olan pek çok aile vardır ve kendilerini Kurdoğlu Ocağı’nın varisi bilirler.(Kaynak Kişi: Dr. Mustafa Aksoy, kültür tarihçisi 12.9.2005 Tebriz) Biz daha evvel tespitini yaptığımız bir bilgiye göre at izi, nal yerinin kutsal kabul edildiğini görmüştük. Bu tespitimizi kurt izi ile ilgili aynı mahiyetteki inançlar izlemişti. Bu kere Tahsin Parlak’ın bir tespitine şahit olduk. T. Parlak kitabına pişmiş tuğla parçalarında kurt izlerini almıştı. Korkut Ata Devlet Üniversitesi Uluslararası Korkut Ata Mimarisi İlmi Araştırma Merkezi neşrettiği kitaba bu tespiti almıştır. (Tuğfan’dan Tuğran Denizi’ne Tuğran Denizi’nden Günümüze Aral’ın Sırları) Parlak’ın verdiği bilgiler arasında bu tür kurt izleri İslami inançlı halkın türbe duvarlarına taşındığı hususu da vardır. Topkapı Müzesi’nde Hz. Muhammed’in ayak izlerine ait taşın bulunduğunu biliyoruz. Keza İran’da İmam Rıza’nın ayak izleri olduğuna inanılan “Kadengah”ın ziyaret olduğu da bilinmektedir. Kurt izinin kutsal kabul edilmiş oluşu kurda atfedilen kutsiyetin önemini göstermektedir. Halk inançlarımızda “uğurlu ayak”,”kademli olmak” inançları bu inanç sisteminin bir parçasıdır. Kaşkayi Türeleri’nde kurt ile inançları biz evvelce muhtelif vesilelerle yazmıştık. Kaşkayi halk inançlarına dair Esatullah Merdani’den yeni bilgiler derledik. Bu konulara ilerde değineceğiz. Söz inançlarımızda kurt bahsine açılmış iken Kaşkayiler’deki kurt ile ilgili yeni tespitlerimizi aktarmak istiyoruz. Kurt tüyü (kurt kılı)’ne Azrail tüyü(tüyü) denilmektedir. Bu kıl kurdun alnında bulunmaktadır. Kurdu öldürüp o tüyü kılı koparıp evine getiren kimsenin evine ölüm meleğinin girmeyeceği inancı vardır. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Kaşkayi (Kaş+kai) Türeleri’nde kurdun pençesi uşakların (çocukların) ninnisine (beşiklerine) asılır. Kurt pençesinin beşikte yatmakta olan çocuğu koruduğuna inanılır. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Kurdu diğer hayvanların avlanılmasında olduğu gibi silahla pusu kurarak veya izleyerek avlamak mümkün değildir. Kurdu avlamak için ondanmış gibi görünmek gerekir. Bunun için avcı “kurt kurt kurt” diye seslenir. Bu beni tanıyan birisi yabancı değil dermiş ve güvenini kazandıktan sonra kurt vurulabilirmiş şeklinde bir inanç vardır. Esatullah Merdani’ye göre Kaşkayiler Asena taifesindendirler. Kaşkayi Türkleri arasında ismi kurt olan bir Kaşkayi zümresi vardır. İran Türkmenlerinde ve Kaşkayi Türklerinde kurt ağzı bağlama inanç ve uygulaması yaşamaktadır. Kaşkayi Türklerinde ihlâs, kulabbinrasi, kulabbinfelak sureleri okunur ve her okunuşta çakı bıçağına üflenir. Çakının ağzı bağlanır (çakı bıçağı kapatılır.) “Bu bıçak ile birlikte kurun da ağzı bağlandı.” denilir. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Kurban S. Badahşan’dan alınan bilgi de İran Türkmenleri kurdun ağzını bağlamak için bildiği duaları okur, bıçağa üfler ve bu bıçağı toprağa saplarlar. Böylece kırda kalmış koyun,eşek ve diğer evcil hayvanlar korunmuş olur. Kurt onlara zarar verememiş olur. Ayrıca İran Türkmenlerinden “kurdu anarsan kurtla karşılaşırsın” inancı vardır. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Kurt izinin kutsallığı Ergenekon Destanındaki izi takip edilerek kurtuluşu sağlayan bozkurtu düşündürüyor. Kurdun mertçe savaşılarak alt edilemeyeceği inancı da bize ilginç gelmiştir. Kurt taifesi veya boyuna biz diğer Türk kesimlerinin iç yapılanmalarında da rastlamıştık. Kurt ağzı bağlanırken toprak kültü ile bağlantı kurulması da bizim için yeni sayılır. Kurdu anarsan kurtla karşılaşırsın inancının izahı bize göre, çekinilen veya yarımı umulan güçlerin anılması ile onların gelebilecekleri inancıyla yapılabilir.”Yetiş ya pir!” “İyi sıhhatte olsunlar” gibi… &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Doğan Kaya, kurt konusu konuşulurken Köroğlu’ndan bazı parçalar okudu; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;“Osmanlı koşumu gelir kurt gibi&lt;br /&gt;Kaç get Acemoğlu kalma bu yolda&lt;br /&gt;Başır geder yurdun kalar pul”&lt;br /&gt;X&lt;br /&gt;“Olan Acemoğlu kaçmaz bu yerden&lt;br /&gt;Başı gider yurdu kalar kanlı kurt gibi” &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Bu arada edindiğimiz bilgiye göre Celal Aydınlı Köroğlu’nun Bektaşi kolu varyantını bulmuştur. Bu konuda Eli Şamil temmuz ayındaki Erzurum Sempozyumu’nda verdiği bilgide açıklama yapmıştı. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Bu seyahat münasebetiyle Emel Esin hocamızın “Türk Kozmolojisine Giriş” ve “Orta Asya’dan Osmanlı’ya Türk Sanatında İkonografik Motifler” isimli yeni kitaplarını edindik. Bu iki eserde de kurt içerikli bilgiler vardı. Temininde yardımcı olan Mustafa Aksoy dostuma teşekkür ediyorum.&lt;br /&gt;Diğer taraftan İran’ın Türkmen şehirlerinden Gummbetikavus’deki devlet müzesinde bölgede yapılmış arkeoloji araştırmalarından çıkarılmış madenden kurt heykelciği vardır. Ahmet Bögbel hocanın “İnanç Tarihi Açısından Sivas” isimli kitabı ise Anadolu inanç tarihi çalışmaları itibariyle nefis bir metodoloji formatı niteliğindeydi. Bu kitap da ilgililere teslim edildi. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Sivas ve Kayseri yöresinde söylenilen bir darbı meseli de Doğan Kaya hocamızdan öğrendik. Buna göre “Kurt, ulusundan gördüğünü işler.” Kurt, kurtvari yaşam tarzını büyüklerinden öğrendiğini yaparak meydana getirir. “İlk ile alamete kurt ile kıyamete” sözü Doğu Anadolu Türk halk kültüründe de yaşamaktadır. Kıyamet ile kurdu bir arada inceleyen bizim başka tespitlerimiz de olmuştur. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;İran ve Türkiye’de kurtla ilgili söylenene bir söze göre “Burada öyle kış olur ki kurt dünyayı götürür.” Bununla ortamın amansızlığı anlatılır. Azerbaycan’daki kurtla ilgili bir sözde de “Adam var ki diyerler kurt kimidir(gibidir) doymur.” &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Bize hediye edilen kitaplar arasında “Beşikten Mezara Kırgız Türklerinde Gelenek ve İnanışlar” isimli kitap da vardı. Kemal Polat bu çalışmasına Kırgız Türk halk inançlarını ayrıntılı olarak incelerken Türk halk inançları çalışmalarına yeni katkılarda da bulunmuştur. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;İran Türkmenistan’ında; Türkmenistan Tarihi 2,3. ciltleri, Taganderdi-Tagu-Purmant’ın Şordantapuldu-Goşgular, Gumbetikavus 2004 isimli eseri, Atalar Sözü isimli eserler Kurban Suhhat Şifai Türkmen edebiyatı, Farsça-Türkmence yazı kuralları, Hadi Harmani’nin Bazı Mandegan isimli eseri Maşat Gulu Guzel, Atalar Nakalı isimli çalışması Gülistan-Deryekinigah isimli doküman armağan edildi. İran Türkmenistan’ında Türkmenlerin kitap bastırma imkanı var. Ayrıca Aşkabat’ta eski harflerle Türkmence basım da yapılabilmektedir. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Başkanlığını Araz Muhammen Sarlı’nın yaptığı Mahdumgulu Enstitüsü’nün bugüne kadar 300 civarında yayını olmuş ve 5 yıldan beri faaliyet göstermektedir. Dini literatür de iletmek istemektedirler. Hazırlanmakta olan Türkmen ansiklopedisi tarih, dil, din, edebiyat, folklor, coğrafya bölümlerinden oluşacak veya bu konularda bilgiler içerecektir. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Araz Mehmet diğer adıyla Sirus Babeyani şuurlu bir kültür milliyetçisidir. Daimi adresi Gumbet-Gülistan fakat Gürkan’da çalışmaktadır. Azerbaycan Türkiye ve Türkmenistan gibi İran dışı Türklerle ve İran’daki yerel Türkmen şuurlanmasının dışında kalan Halaç, Kaşkayi, Kaçar, Avşar gibi Türk kesimlerle milli, teknik teması kuran genç bir akademisyendir. Türkmen ansiklopedisinin faal elemanlarından aynı zamanda Mahtumgulu Araştırma ve Yayınevinin idarecilerinden Türkmenlerin çıkarmakta oldukları yaprak dergisinin yöneticilerindendir. Sempozyumun düzenlenme fikri büyük ölçüde kendisine aittir. Türkiye’den beklentileri arasında yayın gönderilmesi İran Türkmenlerinin de Türkiye’deki sempozyum türü faaliyetlere davet edilmeleri, İran Türkmen bölgesinden gençlere de Türkiye’nin üniversite eğitimi kontenjanından pay ayrılması gibi hususlar vardır. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;İran Türklerinin üzerindeki kimliğini yaşama baskısı 4-5 yıldır kısmen kaldırılmış bir takım kültürel etkinlikler gösterebiliyorlar. Fars alfabesinin dışında yeni bir alfabe oluşturmuşlar. Bu alfabe daha ziyade Türkiye ve Türkmenistan alfabeleri ile paralellik arz ediyor. Fars alfabesi doğal olarak kullanılırken 34 harfli bu alfabe ile de 2 yıldır yayın yapmaya çalışıyorlar. Yüksek tahsil yapma imkanları var. Her türlü vatandaşlık haklarını kullanabiliyorlar. Ancak Türkmen kimliği ile değil parlamentoya girmiş bulunan Türkmen Sahra partisi’nden 3 Türkmen milletvekili Türkmen kimliklerini resmen kullanamıyorlar. Kültürel etkinlik gösterirlerken prensip olarak siyaset yapmayı aralarında yasaklamışlar. Gülistan’ın Gürkan , Kumbetikavus bölgesinde 1 milyon ve Horasan’ın Meşet bölgelerinde 1.5 milyon olmak üzere İran’da toplam 2.5 milyon Türkmen bulunduğu ifade edilmektedir. Türkmenlere sağlanan bu demokratik serbestliğin İran’da muhtemel bir Sünni direncini kırmaya muatıf olduğu ifade edilmektedir. İran halkının %20sinin Sünni olduğu bu kesimi bir kısım Araplar Beluçlar, büyük çoğunluğu ile Kürtler ve Türkmenler oluşturmaktadır. Bir diğer iddia ise Türkmenlere gösterilen bu serbestliğin sebebi İran Türkçü potansiyeli Türkmen-Azeri olarak bölmektir. İran’da Sünni inançlılık ortak paydasında muhalefet oluşturmak oldukça zordur. Zira Sünni kesimin etnik farklılıkları, dil ayrılıkları ve coğrafi yerleşim bölgeleri tamamen farklıdır. Türkmenlere sağlanan bu avantajın İran Türkmenistan dostluğunun devamlılığını sağlamaya muhatıf olduğunu söyleyenler de bulunmaktadır. Zira Türkmenler Türkmenistan sınırından Hazar Denizi’ne kadar olan bölgede yaşamaktadırlar. Gülistan ve Horasan gibi eyaletlerin halkı tamamen Türkmen olan şehirleri de vardır. Türkmenler bu bölgeyi Selçuklular dönemi evveli itibariyle yurt tutmuşlar sonradan yerleşme değillerdir. Ekonomik durumları ise İran ekonomik hayat ortalamasının altında değildir. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Türkmen Ansiklopedisi araştırma merkezi ve Mahdumgulu Araştırmaları Kurumu Türkmen işadamlarından da destek görmektedir. Daimi yayın organları olan yaprak 19-20 sayı çıkmış olup yayın hayatına devam etmektedir. Katıldığımız sempozyuma Türkmenistan’dan da Maşat Gulu Güzel ve kızı olmak üzere iki Türkolog katılmıştı. Diğer katılımcılardan bir tarihçi vardı. Azerbaycan’dan katılması beklenen 10 Türkolog’a son anda vize verilmediği için İran’a giremedikleri açıklandı. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Yaprak Dergisi İran Türkmen kültürünü araştıracak kimseler için bir hazinedir. Sayılarından birisini Türkmen musikisi ve musikişinaslarına ayırmıştır. Aktüel kültürel konular, tarihi, edebi, felsefi ve sair konularda yapılmış araştırmalara yer vermektedir. Mahdum gulu ve diğer Türkmen fikir ve sanat adamlarına dair her sayısında bilgi bulmak mümkündür. Kitap tanıtımları yapılmakta ve Türkmenistan Türkmenlerinden hiç farklılık göstermeyen halk kültürü içerikli konulara da yer vermektedir. Ayrıca Puragu isimli bir yayınları vardır. Bunun alanı hemen hemen aynıdır. Sahibi ve müdürü Araz Muhammed Sarlı baş detektörlüğünü ise İdi Hammuda Niyazi yapmaktadır. A.M. Sarlı yükün ağırlığını omuzlayanların başında geliyor.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Mahdumgulu derneği her Çarşamba günü toplantı yapıp meselelerini tartışmaktadır. Bir dönem yönetimden baskı gördüklerini fakat şimdi bunları aştıklarını ifade ediyorlar. Ancak sorunları bitmemiş. İran Türkmenliği konusunda lisansüstü çalışmaların yapılamadığını böylece birçok gerçeğin siyasi amaçlı tutumlarla oldu bittiye getirilip yok sayıldığını ifade ediyorlar. Mesela Kaşkayi tarihinin Safavi döneminden evvelki safhasının yok sayılması Kaşkayi adının geçmişinin araştırılmaması Kaşkayileri üzüyor. Bu tür uygulamaları Türk zümrelerin Farslaşmalarının kolaylaştırdığını kanaatini taşıyorlar. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Araştırmalarda ortak akademik kariyer doktora seviyesindedir. Doktoralıların yaş ortalaması ise 60 civarındadır. Milli kimlik konusunda adeta kendilerini yeni keşfediyorlar. “Kültürümüzün öğrencisiyiz yeni yeni öğreniyoruz.” Diyorlar. Kültürel kimliğin önemini savunan yeni sevdalılar yeni dava adamı adayları çıkmaya başlamış. Bu sempozyumda Azeri-Türkmen kültürel kimlik farklılığı iddiasını giderecek gelişmeler oldu. Sempozyumun sonunda otelde yapılan yakından tanışma toplantısını arkadaşlardan birisi düşündü ve yönetti. İyi de oldu. Katılımcılar kısaca kendilerini tanıtırlarken yaptıkları çalışmalar ve ileriye yönelik tasarılarını anlattılar. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Biz yaptığımız konuşmada İran-Türk halk kültürü çalışmalarının İran Türklüğü’nün ortak kimliğinin belirlenip korunması açısından ne denli önemli olduğunu halk kültürü köprüsünün İran Türklüğü ile dünya Türklüğü’nün kültürel zeminde birleştiğini belirttik. Batı Türklüğü içerisinde açılmış tarihi mezhep farklılığı gediğinin günümüzde büyük ölçüde kapatılmış olduğunun gelinen bu noktanın kültürel kimlik bütünlüğü itibariyle çok önemli olduğunun bu şuurla Akkoyunlu, Karakoyunlu ve Safevi gibi Türk devletleri tarihlerinin yeniden yazılmaları gerektiğinin F. Sümer, O. Turan, Köymen , A. Taneri, İ. Kafesoğlu, A. Sevim benzeri Selçuklu tarihçilerinin eserlerinin Mahdumgulu Araştırma Merkezi’ne kazandırılması gerektiği gibi hususları üzerinde durduk. Aynı gün oturum başkanlığı yaparken katılımcılardan birisinden Türkmen Türk ihtilafı konulu bir soru almıştık. Yaptığımız açıklamada Türkmenliğin Oğuzlukla eş anlamda olduğunu Batı Türklüğü’nün %80’i ile Türkmen Türklüğü’nden meydana geldiğini Türklüğün sadece Türkmenlerden ibaret olmadığını Kırgızlar, Kazaklar, Tatarlar’ın da Türk olduklarını ve fakat Türkmen olmadıklarını Türkmenliğin zamanla Azeri Türklüğü gibi isimler de türettiğini Türkmenliğin genel anlamdaki karşılığının yanı sıra özel anlamda yerel isimler de aldığını Anadolu’da Tahtacılar’ın, Sınaşlar’ın, Manavlar’ın buna misal teşkil ettiğini söyledik. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Konuşmacı İran Türklüğü’nün kuzeyi ve güneyinde İran yönetimince farklı stratejiler uygulayarak İran Türklüğü’ndeki bütünlüğü sarsmayı amaçlıyor. Azerbaycan Türkleri’nin Fars oldukları iddiasından yola çıkarak Azeri kimliğini Fars halka Moğolların Türkçe’yi öğretmesi ile meydana geldiğini ileri sürdükleri, Prototürk dönemden başlanılarak İran Türklüğü’nün ortak tarihi geçmişi anlatılmalıdır dedi. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Ermenistan-İran ilişkileri münasebetiyle ilgili dinlediğimiz bir değerlendirmede İran’ın Ermenistan ile ilgili ilişkilerine özel önem verme sebebinin, ABD-Ermenistan ilişkilerinden kaynaklandığının, ABD’nin İran’a kuzeyden girme ihtimaline karşı İran’ın bu kapıyı Ermenistan dostluğunu güçlü tutarak kapalı tutmayı amaçladı belirtiliyordu. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Gürkan’a indiğimiz 10 Eylül 2005 tarihinde gece Türkmen ansiklopedisi hazırlama merkezine gittik. Burası içerisinde kütüphanesi, matbaası ve idari bölümü olan bir bina idi. Mensupları mütevazı imkanlar içerisinde heyecanla çalışıyorlardı. Üst kattaki evde yönetim kurulu üyelerinden birisi oturuyordu. Buradaki toplantıda yönetim kurulu üyeleri ile tanıştık. İlgili metinlerimiz o gece incelendi ve böylece sempozyum programı belirlendi. Yönetim kurulu üyeleri ve yazarlar sahalarında güçlü insanlardı. İmkan sağlanılması halinde bu kadro İran kültürüne Türkmen alanında büyük hizmetler verebilir. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Sempozyum konuşmaları besmele ile başlatılıyordu. Ben de bu kurala içtenlikle uydum. İran İstiklal Marşı’ndan evvel kürsüden Kuran’ı Kerim okundu. Salonun üst orta tavanın Türkmen kilim motifi ışıklandırılmıştı. Türkmence bildiriler de verilebiliyordu. Türkmenistan’dan katılan uzmanlar konuşmalarında Türkmenbaşına övgüler yağdırdılar. Esedullah Merdani Kaşkayiler konulu bildirisinde bir Türk kültür milliyetçisi kimliği sergiliyordu. Bir Türkmen halk ozanı sahnede saz çalıp Türkmence bir parça okudu. Sempozyum binasının önünde Fahrettin Gurgani’nin heykeli vardı. Türkmen tarihi şahsiyetlerinin heykellerine müsaade edilmediği söylenilmesine rağmen biz Mahdumgulu’nun ve Şehriyar’ın heykellerine de rastladık. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;İran’da gayrimüslimler azınlık kabul edilmiş ve bunlara inanç güvencesi verilmiştir. Hıristiyanlar, Museviler ve Zerdüştler bu kapsamdadır. İran bunların dışında azınlık kabul etmemektedir. İran’da Türk etnik kesimleri arasında Türklüğe mensubiyet duygusu ve şuuru itibariyle bir birlik olmadığı gibi fert bazında da etnik kimliğine sahip çıkma bakımından bir bilinçlilik yeteri kadar yoktur. Aralarında tartışırlarken Türkçe konuşan Azeri hanımlar toplum içerisine konuşurlarken veya resmi görevlilerinin bulunabileceği ortamlarda Farsça konuşmayı yeğeliyorlar. Mensubiyet şuuru itibariyle İran etnisitisindeki en gelişmiş kesim İran Kürtleridir. 15 yıl kadar evvel Irak Kürtçü hareketinin feodal yapı arz eden kısmını Barzani ve ideolojik muhtevalı kısmını ise Talabani temsil ederken İran’daki Kürtçü hareket daha feodal karakterli ve Kasımlu Kürtçü çizgisi teorisyensiz olarak bilinirdi. Bizim gözlediğimiz İran Kürtçüleri Irak’taki Kürt yapılanmayı alkışlayarak takip etmektedirler. Türkiye’deki PKK’nın faaliyetleri örnek harekat olarak alınıyor. İran Kürtlerine göre dünyanın hiçbir yerinde Kürtlere hakları verilmemiştir. Ulusal baskı artması haline İran Kürtlerinin de dağa çıkma hakları vardır. Bu arada yoğun dezenformasyon, beyin yıkama ve tek yönlü propaganda yapılmaktadır. Türkiye’de ilk defa Turgut Özal’ın Kürtlerden yana tavır koyduğu ve onun da bu tutumundan sonra 3.5 ay içerisine işinin bitirildiği propagandası hayret edilecek şekilde taraftar bulmuştur. Eylül ayının başında PKK’nın İran’da partileşme girişimleri İran devleti tarafından sert tepkilerle karşılanmış birkaç köy birkaç gün devamlı topa tutulmuştur. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;İran Türk kimliğinin bütünlüğünün sağlanılması ve korunması adına yapılacak bir çalışma alanı da musikidir. Bize yapılan açıklama da Azerbaycan halk ezgileri derlenilip batı enstrümanları da katılarak Amerika’da Farsça pop müziği yapılıp İran müziği adına klipler hazırlanmaktadır. Etnomüzikologlarımıza bu alanda büyük görevler düşmektedir.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;İran’da çeşitli çevrelerle görüştük Erdebil’de üniversite çevresindeki Türkçü birkaç teorisyenle istememize rağmen tanışamadık. Erdebil’e sinmiş bir Safevi Şiası folklorik İslam’ını gözlemek mümkün. Safevi Şiası’nın İmamet Şia’sı veya İran İslam devrimi İslam algılayışına yenik düştüğünü bir kenara turistik bir olgu olarak itildiğini görmek zor değil. Bu gelişmeye Safeveliğin Türklüğün bir boyutu olarak görülmesinin de etkisi var. Bütün bunlara rağmen İran Türklüğünün kırsal kesiminde ciddi bir sözlü kültür, halk kültürü birikimi var. Bu birikim İranlılık çerçevesi içerisinde İran Türklüğünün Farslığa karşı inisiyatif sahibi olmasını sağlayabilir. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Biz Erdebil’de güzel bir etnografya müzesi gezdik. Burası geçmişte tarihi bir hamammış. Fon müziği olarak yanık bir ney çalıyordu. Akustik de müsait olunca dinlenmesine doyulmuyor.&lt;br /&gt;İran’da İranlılıktan hareketle Türklüğü mağdur eden ve Farslık lehine gelişen iç politikayı, İran ve yakın çevresi halk kültüründen hareketle ters çevirmek İranlılığı Türklüğün lehine döndürmek mümkündür. Böylece İran’da Türk analar Farslık için oğul doğurmuş olmayacaktır.&lt;br /&gt;İran Türkmenistan’daki kültürel şuurlanmayı Türkmenlerin Sünni inançlı oluşu ve yapılanmanın bir sonucu olarak Şii idare yapılanmasından ciddi baskı gördüğü baskının ise azınlık psikolojisinin bir sonucu olarak şuurlu örgütlenmenin doğurduğu şeklinde izah eden arkadaşlar da dinledik.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;İran’da görülmeye yüz tutan bu halklara demokratik davranışı İran yönetimin bir stratejisi olarak değerlendirenler de var. İran bu serbestliği sık sık tanımakta ancak devamlılık arz etmesine fırsat vermemekte etnisite ve azınlıklardaki serbesti kriz noktasına gelince tavır koymakta tedbir almaktadır. İran Türkmen bölgesinden ve İran Azerbaycan’ında sert uygulamalar yaşanmıştır. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;İran’ın Türk veya diğer etnisiteye karşı hoşgörü gösterir gibi davranmasının sebeplerinin birisi de dolaylı ortaklık stratejisi ile izah edilmketedir. İran’da rejim muhalifi olarak ; Şah yanlılar, solcular, Halkın Mücahitleri ve benzerlerinin olduğu düşünülünce Tahran’ın sürekli olarak gayrı Fars unsurları karşısına alması beklenemezdi. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Etnisite ile olan ilişkisi itibariyle İran-Fars yönetimini irdeleyen teorisyenler Kürt konusunda Tahran’ın strateji değiştirdiğini söylemektedirler. İran Bölge ülkeleri ile ilişkileri itibariyle Kürt kozunun olmasını istiyor ve Kürt örgütlenmeye destek sağlıyordu. Süper güç bölgeye gelince ve Kürt konusunda inisiyatifi eline geçirince İran örgütleyip silahlandırdığı PEJAK’ı imha etmek zorunda kaldı görüşündedirler. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Biz bağımsız devletini oluşturmamış Türklerin birlikte yaşadıkları halkalara muğber olmalarına karşıyız. Bu prensibimiz Türklerin hakim oldukları yani devletin kurucu unsuru oldukları haller için de geçerlidir. Bize göre halklar kültürel kimliklerini yaşayabilmelidirler. İçinde yaşadıkları devletin hakim güçleri ile ihtilafa düşmek istemeleri ayrı bir şeydir ve o husus o halkın bizzat kendisini ilgilendirir. Biz demokratik zeminde halkların kültürel kimliklerine karşılıklı saygıdan yanayız. Bu hal onları birlikte anti-emperyalist güçlerini arttıracaktır. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Kumbetikavus şehri Türkmen kültürü itibariyle daha ağırlıklı bir şehirdir. Burada Azad Üniversitesi var. UNESCO’nun koruma altına aldığı Gümbet 55 metre olup dünyanın en yüksek Gümbetidir. Ayrıca 15 metresi de yer altında devam etmektedir. Çapı içten 9.60 metre dıştan ise 18 metredir. 5 metre açığındaki bir noktada durularak sesin yankısı takip edilebiliyor. Bize yapılan izaha göre ölen kimsenin ruhunun bir müddet havada kalması onun cennete gitmesini sağlar. Bu itibarla ruhun burada definden evvel bir müddet havada kalması amaçlanmaktadır. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Gümbetin iklimi daha mutedil burası Gürkan’a 100 Hazar Denizi’ne 125 ve Türkmenistan sınırına ise 80 km mesafededir. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;İran’da Türkler arasında kimlik yitirimi Türk boylarının ezeli topraklarından ayrılmalarıyla başlamış. Kaçarlar İran Türkmenistan’ından Horasan-Gülistan eyaletlerinden Gürkan-Gümbetikavus’tan göçünce İran geneline dağılmış ve Farslaşmışlardır. İran’daki Türk zümrelerin arasında yaşanmış kavgalardan Fars asimilasyon politikası şuurlu bir biçimde yararlanmış. Milli birliklerini koruyabilmiş Türk kesimleri kırsal kesimde olanlar olmuştur. Büyük şehirlerde Farslılaşmanın önüne geçilememektedir. 12-13 milyonluk Tahran’da 6-7 milyon Türk’ün Farslaştığı ifade edilmektedir. Türk aydınlar Tebriz’de Farslaşmanın önüne geçilemezken Tahran’da Türk kültürel kimliğinin muhafazasını ummak hayaldir demektedirler. Yakın geçmişte Azerbaycan eyaletine uygulanan ekonomik baskı oradan halkı göçe zorlamış ve bu hal Farslılaştırılarak asimile etmeyi kolaylaştırmıştır. Kaşkayilerin asimilasyonları ise yarı göçebe yaşamlarına son verilerek onların yerleşik hayata geçmelerinin sağlanması ile olmuştur. İran’da her 5-10 yılda bir Türk kesimi Farslılık içerisinde eriyip gitmektedir. 10 yıla kalmaz Halaçlar da tarihe karışırlar. İran’da Fars yönetimi derin devletin felsefesini çok sağlam oluştururken Şii Caferi İslam algılayışından ciddi güç almış buna İran İslam devletinin inşası anlayışı da katkıda bulunmuştur. En önemlisi bu devlet felsefesinin oluşmasına İran Türklüğü doğal olarak destek sağlamış ancak uygulamada Fars kesim pramitin tepesinde inisiyatif sahibi olmuştur. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Gürkan’dan Tebriz’e gelirken Erdebil’e geçtik. Buraya yol Bostanova’dan ayrılıyordu. Yaklaşık 600 km yol kat ederek gidip geldik. Serap şehrinde güvercinlerin iki ayrı parkta heykellerini gördük. Bu havalinin insan dokusu tamamen Türk-Türkmen’dir. Güvercin şehitliğin ak-pak ruhların temsilcisi olarak kabul ediliyor. Yolda Şah Abbas’ın yaptırmış olduğu bir kervansarayı gezdik. İfadeye göre 999 kervansaray yaptıran Şah Abbas’a “Neden 1000 değil?” diye sormuşlar. O da “1000 basit bir ifade olur. 999 hürmetli.” demiş. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Türkmen halk kıyafetleri bilhassa bayanlarda Farslarınkinden çok farklı. Türkmenlerin bayan giysileri şal ağırlıklı Farslar çadır (çarşaf) örtünüyorlar. Bu durum Kemalkasin’de daha bariz. Okullarda ve resmi mahalli giysiye karşı bir baskı var. Biz camiye kadınların şal ile değil de çarşafla girmelerini öğütleyen afişler resimledik. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Erdebil’de Şeyh Safuuddin Türbesi ve müzesini gezdik. Restore ediliyordu. İran’da Şii-Caferi şuur Şah İsmail-Şeyh Safuuddin’e mensubiyet şuurundan 10 kat daha güçlü. Burada Şah İsmail’in ve babası Şeyh Safuuddin’in türbesi de var. İki rekat namaz kılmak istedik. Mescit kısmı restore edilen kısımda olmadı. Camiini bulamadık. Adeta Şah İsmail’in itibari Azerbaycan’da daha fazla. Türbede Hz. Ali’nin aile halkını temsil eden açık elin taşa yansımasını resimledik. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Seyahatimizde Halaç Türkleri müzesinde de durmaya çalıştık. XVI. Türk Tarih Kurumu’na götüreceğimiz bildirimde Halaç halk kültürünün tarihi seyrini ele alacağımızdan bazı tespitler yapmaya çalıştık. Gürbulak’a girildikten sonra 70-80 kilometre sonra Halaç bölgesinden geçiliyor. Buradaki iki Halaç köyünden içerisinden yol geçen köyün halkı Azeri Türkü ve 70-80 hanelik bir köy. Bu köyün halkı Şii-Caferi inançlı Müslümanlardan oluşuyor. Hemen bitişiğinde yolun iç tarafındaki Halaç köyünde halk Kürtçe konuşuyor ve bunlar Sünni Hanefi İslam mezheplerine mensuplar. Aralarında kız alıp verme türünden ilişkiler vardır. İran’ın sair yerlerinde Türk Halaçlardan bir hayli varken Kürtçe konuşan ve Sünni-Hanefi inançlı yegane Halaç köyü bu köydür. Biz İran Türklüğü Jeokültürel Boyut isimli kitabımızda Halaç köylerinin halk inançlarını literatürden takip ederek aktarmıştık. Bu defa inceleme imkanı bulamamış olsak da görme imkanı bulduk. Düz arazide hayvancılık ve ziraat yapılan köylerdi bunlar. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Save Türkleri Tahran’ın batısında ve kuzey batı bölümünden miktarları 500 bin civarında. Bu bölgedeki Save ve kimi Türkler Şii inançlı Müslüman Türklerdir. Hemen hemen %100 Farslaşmışlardır. Hamedan Türkleri 1.5 milyon kadarken şehir merkezinde yaşayanlar tamamen Farslaşmıştır. Kırsal kesimlerde halk anadili Türkçe’yi kullanır. Şii İslam’a mensupturlar. İran’ın Sünni inançlı Türkleri sadece Türkmenlerdir. Hazer Türkleri köylerde Şii inançlı Müslümanlardan oluşmuştur. Kimlik şuuru olmayan İran Türk kesimleri arasında Halaç Türkleri de önemli yer tutmaktadır. Halaç Türklerinin de diğer Türk kesimlerle mensubiyet dayanışması yok. Daha ziyade Kum ve Save bölgesinde yaşamaktadırlar. Save bölgesinde Farslaşan 50 bin Türk nokta hedef olara tespit edilebiliyor. En önemlisi Farslaşmaya karşı etno-sosyal yapıdan fikir üretecek ideolog, teknisyen ve stratejik yok. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;İran’da Şii inançlı Müslüman Kürtler devletle beraber hareket etmektedirler. İstanbul’dan sonra dünyanın en büyük Türk şehri olan 12-13 milyonluk şehirde 7 milyon Türk kültürel hayat itibariyle soluk alamamakta erimektedir. Gürkan’da yapılan kurultayın isminde Türkmen değil de Türk olsa idi faaliyet izni alamazdı. Resmi ideolojiyi Türklere Türkçe’yi sonradan öğrenmiş Farslar veya Moğollar gözü ile bakmaktadırlar. Okullarda Türkçe eğitim yok. Kürtler de Farslaşma karşısında kimliklerinde direnme şuuru daha fazladır. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Türkmenlerin Horasan bölgesindekiler Şii inançlı oldukları için resmi ideolojiyi ile ihtilafları bu noktada yok. Gülistan bölgesindeki Türkmenler Sünni inançlı olduklarından Tahran yönetimi ile ilişkilerde limonilik yaşayabiliyor. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Türkmenlerin kesimde şuurluluk daha ziyade üniversite gençliğinde Tebriz’de, Urmiye’de, Zencan’da, Erdebil’de gözlenebiliyor. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Haydarbaba’dan yakından tanıdığımız Karaçimen caddesi gibi birçok yerin içinden veya yakınından geçtik. Bu bölgede de Halaçlar yaşıyor ve yöre El Halaç olarak biliniyor. Burada 10.000 kadar Halaç Türkü köylerde 2.000 kadar da şehir merkezinde yaşamaktadır. Halaçlar konusunda Ali Kevreli’nin “İran Türkleri Mecmuası”nda Dr. Cevat Heyet’in kitabında, Dr. Zehtabi’nin Şair Selimhanlı/Tebriz 2003) eserinde bilgi olduğu ifade edildi. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Gürkan kuzey batısında Gürkan’a yakın bir Kayı köyü var. 100 haneli bu köyün halkı kendisini Kayı Türkü olarak biliyor. Yekekaz isimli bu köye 1 saatte gidilebiliyor. Yakın olsa idi biz gitmeyi düşünmüştük. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Gürkan pazar yerinde dolaşırken kutsal kabul edilen bir mekana rastladık. Burada Şii-Caferi inanç içerikli İslami posterler satılıyordu. Muslukların bir kısmından erkekler bir kısmından da kadınlar su içiyordu. Musluklara zincirle bağlanmış toplu halde kilitler vardı. Burası Hz. Ebulbez’in makamı idi. Çok güzel biri suyu vardı. Biz de su içip fatiha okuduk ve bu mekanı resimledik. Burayı görünce Makedonya’daki türbeye kilitleri, Mezar-ı Şerif’teki türbeye açılan kilitleri Türkiye’deki akarsuya atılan kilitleri hatırladım. Hepsi bağlanmış bahtların kısmetlerin açılması inancı ile yapılıyordu. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;İran’da Şii-Caferi bölgede bu inanç doğal olarak folklorik İslam’a da yansımıştır. Biz bu gerçeği “Vatan İran Turan ve Caferi İnançları” isimli çalışmamızda da belirtmiştik. Bostanova’da seyir halindeki bir şoför kaza yapmış bir meslektaşını görünce biraz ağırlar. Sadaka niyetine cebinden birkaç kuruş çıkarır başının etrafında 3 defa dolandırdı ve ilk fırsatta bir fakire verilecektir. Başına dolandırırken “Başıma dolanım ya İmam Rıza’yı Garip“ der. Neden İmam Rıza ve neden garip diye sorulunca verilen cevap da; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;“Seher seher at oynatan meydandı Muhammed şehrinde dökülen kandı Evvel ki imamın şehidi Merdan elidir.” denilir. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Azeri Türk halk inançlarında “godi-godi” uygulaması ise “çömçe gelin” uygulaması arasında farklı mesajlar olduğuna dair tespitlerimiz oldu. Adeta “çömçe gelin” yağmurun yağması ve “gobi-gobi” çok yağan yağmurun durması anlamında uygulanıyor. Gobi Gobi’de; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Gobi Gobi&lt;br /&gt;Gün buralara&lt;br /&gt;Gölge dağlara&lt;br /&gt;Günüm gelip su içmeye&lt;br /&gt;Mavi donun değişmeye&lt;br /&gt;Judi geler ha&lt;br /&gt;Judi geler ha &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Godu-Godu Gök Tanrı’nın yeryüzünde görevlendirdiği kimse, ruh, güçi iyedir. Sümerler yer Tanrısal gücüne veya Tanrısınca Goda derlerdi. Çeçenistan’da “Gud ermez.” Diye bilinen dağlar vardır. Bunlar Tanrı dağları olarak da geçer. Bölgenin eski inanç sisteminde en(=gök, göğün ruhu), ki(=yer, yerin ruhu) en-ki=yerin ve göğün ruhu olarak bilinir. Şamanizm’de akşam karanlığının bastırma saatinde şaman da korku yaşar bu saatten çekinir, ürperir.(Kaynak kişi Cemal Ayrimi) &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Anadolu’da akşam ezanının okunma saatinde anneler dışarıda oynamakta olan çocuklarına “girin içeri yer-gök mühürlendi” derler. Bu saatten sonra defin yapılmaz, dışarıya sıcak su dökülmez. Kırkı çıkmamış çocuğun çamaşırı asılmaz. Kars yöresinde bu saate “göğün eşine kavuşma saati” denir. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Makü’den başlayıp Tebriz, Tahran, Gürkan, Gümbetikavus, Bostanovada, Erdebil, Tahran, Tebriz ve Makü güzergahı ile tamamlanan 6-7 günlük karayolculuğu yaptığımız seyahatte halk inançları da derledik. Bu derlemede Azerbaycan Türkleri’ne ait bilgileri Cemal Ayrimi Kaşkayi Türklerine ait bilgileri Esatullah Matufi, İran Türkmenistan’ı Türkmenleri’ne ait bilgileri Gurban Sehhet Bedahşani’den aldık. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Kaşkayi ve Azerbaycan Türklerinde bir çocuk dünyaya gelince yeni bir gelin getirilince “kademi mübarekli=ayağı uğurlu olsun” veya “dırmağı berk olsun” denir. Çocuklar için “analı babalı büyüsün” denilir. Taziyeye gidilmiş ise Kaşkayilerde “inşallah bu ayak ile gelmeyek” denir. Anadolu’da “daha mutlu günlerde görüşmek üzere” veya “bizi acılar bir araya getirmesin” gibi eş anlamlı sözler söylenir. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Biçim üzerine gelen bir kimse biçenlere “Allah bereket versin” veya “bereketli olsun” der. Böyle hallerde “enam” alınır. Tarla sahibi bir bağ ekin alır eline orağı veya tırpanı havaya kaldırır ve “biçim mi kesim mi?” der bir miktar para alır ve biçer. Buna enam denir. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Nikah vakti gelinin başına bir bez gerilir. Bu bezin üzerine kelle şeker kırılır. Kırılan şekerin büyük parçasını bekar gençlerden biri kaçırır. Kızın anası para ödeyerek bu şekeri geri alır. Azeri Türklerinde gelinin sandığına ayna konulur. Damat için “damat hamamı” yapılır. Gerdeğe girmeden evvel yapılan bu hamama damatla birlikte sağdıç ve soldıç da götürülür. Hamamın parasını bizzat küreken veya damat öder. Hamama gelenlerin kamı(tümü) kürekenin konuğudur. Eskiden bu hamamlarda müzik de olurdu. O günün akşamı gelin kürekenin evine götürülür. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Kaşkayi Türklerinde de “başına dönmek” inanç ve uygulaması vardır. Kurban olmak anlamındadır. Nezir olarak da başına dönme nezr edilir. Şifa bulmak amaçlıdır. “kurbanın olam” sözü il kötü bela bana gelsin anlamındadır. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;“Darısı başına” sözü Kaşkayi Türklerinde de vardır. İzahı yapılırken saçtaki darı sana da nasip olsun demektir. Sen de gelin veya damat ol, senin de gelinin veya damadın olsun, gelinin başına saçılan darı sana da kısmet olsun, sen de o mutluluğu yaşa olarak yapılmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Alevi kesimde dede köye gelince onun önüne getirilecek elma sıradan elma olmamalı “kızıl elma” olmalı inancı vardır. Dede kızıl elma bağlantı inançlar Anadolu Alevi-Bektaşi inançlı kesimlerde de vardır. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Kaşkayilerde hamile gelinin bebeğinin cinsiyetini tayin için 13-14 yaşlarında bir kız çocuğuna ölü bir yılan verilir. Çocuk yılanı gelinin başından sırtı istikametinde geriye doğru atar. Yılan sırtı üstüne düşerse oğlunun karnının üzerine düşer ise kızının olacağına inanılır. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Kaşkayi Türklerinde “avı açılmak” inanç ve uygulaması vardır. Bu tatbikat bir türlü avlanamayan avdan eli boş dönen avcılar için yapılır. Bu tür avcılara “tüfeği bağlı” denir. Bu durumda olan avcının tüfeği 13-14 yaşlarındaki bir genç kızın giysisinin üstünden aşağıya doğru sarkıtılır iki memesinin arasından geçirilir ve bacaklarının arasından çıkarılır. Böylece tutuk, kapalı veya bağlı kabul edilen tüfek açılmış, bağı çözülmüş olur. Böylece avcı da avlayabilecektir.&lt;br /&gt;Esatullah Matufi Merdani Kaşkayileri anlatırken Kaşkayilerin bir eli yoktur. Kaşkayi Türkleri 5 vilayette yaşarlar demektedir. Kaşkayilerin arasında Halaçlar da vardır. Onlar da Şii inançlıdırlar. Uzun Hasan’ın torunu han olduğu dönemde bu bölgenin Türkleri Şii oldular demektedir. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Karapapak Türklerinde 40. günde gelinin ve damadın kerki dökülür. Bu gün hamama gidilir. Ayrıca boy abdesti de alınmış olur. Dede Korkut’ta kızın okunun düştüğü yerde “gerdek otağı” kurulduğu geçer. Kerk dökülünce evde yemek içmek olur. Şenlik yapılır. Hediyeleşmek olur. Eş dost davet edilir. Nir, Şahseven bölgesidir. Burası iki çay arasıdır. Ağlayan ve Berekli çayları.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Kına gelin kıza, oğlana(damat adayına) ve arkadaşlarına yakılır. Bu bölgede ağ(ak) güvercin şekilleri ruhu temsil eder. Anadolu’da Şah İsmail taraftarları Kızılbaş olarak bilinir. İran Türklerinde Şah İsmail taraftarları Şahseven onlara karşı olanlar ise Kızılbaş olarak biliniyorlar.&lt;br /&gt;Azeri Türklerinde hayırla başlayıp hayırla bitmesi istenilen her işte besmele ile birlikte ehliyetin de ismi zikredilir. Arabasını çalıştırmadan evvel bir sefer “bismilllahirrahmanirrahim Allah, Muhammed, ali, Fatma, hasan ve Hüseyin Pence-i aba” der sonra arabasını çalıştırır. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Çocuğa adı Kur’an-ı Kerim okunarak konulur. İsimler daha ziyade dini karakterlidirler. Halk sözlü kültürü itibariyle İran Türk kesimleri ile Anadolu veya Azerbaycan Türkleri arasında hiçbir fark yok. Ancak örnek zenginliği var. “Devem yorulup sermanım ölüm.” “unu eledik kattık kepeğe” “eleyim elenip kalburun göğe fırlanıp” gibi… &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;İran Türkmenleri halk inançları denince hatıra Kurban Sehhat Bedahşan geliyor. Birkaç kitabı çıkmış birkaç kitabı da yayına hazır durumda. Bizden hiçbir şeyi esirgemedi. Ben Uluğ Türkistan diğer bölgelerindeki halk bilimcilerden gördüğüm özveriyi Batı Türkistan’da da gördüm. Türkmen halk tefekkürüne göre dünya bir öküzün boynuzunun üzerindedir. Öküz dünyayı bir boynuzundan ötekine aktarırken yer sarsıntısı olmaktadır. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Türkmen inancına göre ruh bakidir. Bu dünyada vücudu terk etmesi onun olduğu anlamına gelmez. Ruh vücudu ölen kimsenin burnundan çıkarak terk eder. Ölüm meleği(Azrail)in can alacağı kimseye geldiğinde çok heybetli göründüğü inancı vardır. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Türkmenlerde ninni karşılığında hudi, mehtaplı gecelerde kızların özel türkülerine lehle deniliyor. Bu Anadolu’daki yaşlı ve neşeli günlerdeki kadın ve kızların ellerini kullanarak yaptıkları zılgıta benziyor. Bunlar parmakla gırtlağa vurularak, elin yan tarafı ile gırtlağa vurularak, ağza vurularak çeşitli şekillerde yapılabiliyorlar. Zılgıtın vatanının Arap coğrafyası mı yoksa Türkistan mı tartışması konusu olabilir. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Badahşan Hoca Türkmen ertekileri (efsanelerini) de derlemiş. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;İran Türkmenlerinin halk inançları konusunda Kurban Sehhat Bedahşan “Türkmen Irımları” isimli bir kitap hazırlamıştır. Bizden esirgemediği kitabı gözden geçirirken bazı sorularımızı cevapladı. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Türkmenlerde yedi ene(ana) ve yedi ana hakkı vardır. Her Türkmen’in yedi anası vardır. Bunlar; hava(heve) ene/ana, bibi ene/ana, süt ene(kemik ene) öz anası, göbek ene, eneke ene(talim terbiye enesi), kaynana, yenge ene, sırdaş ene… &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;İran Türkmenlerinde “seç gece” uygulaması vardır. Bu gece od/ateş yakılır. Her yıl bu gecede herkesin kısmetinin belirlendiğine inanılır. Bu gece ayı/meret ayında berat gecesindedir. Od yakılırken; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Şaman od&lt;br /&gt;Boldum şad&lt;br /&gt;Korlap(parlamak) üstümden döktüm&lt;br /&gt;Zorkap(yalvarmak) günahlarımı döktüm&lt;br /&gt;Hayır kıl sen işimi&lt;br /&gt;Gorap(görüp) sakla başımı&lt;br /&gt;Kem etmegil aşımı&lt;br /&gt;Uzak(çok) yaşat yaşımı&lt;br /&gt;Sığındım sana Zalap&lt;br /&gt;Kaymağın meni Horlap(horlanmak) &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;diyerek birisi ak(uzun) bir gömlek giyip başının üzerine bir cam kap koyar. Camı şakırdatarak od/ateşin etrafında döner. Günahlarının azalacağı inancı ile bu ateşin etrafında dönülür.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;İran Türkmenlerinde “yedi görgü” olarak bilinen bir inanç vardır. Bunlara sahip kimsenin yeterliliğine inanılır. Bunlar; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Bar görgüsü, dünyaya gelmenin görgüsü&lt;br /&gt;Bimar görgüsü, yetiştiği aileden alınan görgü&lt;br /&gt;Ker görgüsü, iş,işyeri görgüsü&lt;br /&gt;Yar görgüsü&lt;br /&gt;Er görgüsü&lt;br /&gt;Ar görgüsü&lt;br /&gt;Gor görgüsüdür. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;İran Türkmen inancına göre Adem’in bedeninden ayrılan 3 şey vardır ki bunlar saç, tırnak ve diştir. Bunları bastırmak(yereğimmek) gerekir. İnanca göre aynı günde hem el hem de ayak tırnağı kesilmez. İnsanın burnu kaşınmışsa toy olur. Burnunun ucu kaşınırsa misafir gelir. Burnunun kenarları kaşınan kimse kef çeker. Bir kızın dirseği ağrırsa o anda onu bir erkek yatlıyor(anıyor) inancı vardır. Dilini dişleyen kimsenin gıybetinin yapıldığına inanılır. Pazartesi hapşıran kimse hürmet alır. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Anadolu’daki bir inanca göre Allah iki sandalye yaratmış en iyi gelinin ve diğerine de en iyi kaynananın oturmaları için halen ikisi de boşmuş diyen Doğan Kaya sözü Dede Korkut’a getirir. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;“Geline ayran&lt;br /&gt;Ayrana doyuran&lt;br /&gt;İğneye diken&lt;br /&gt;Dikene söken” derler diyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* Halkbilimci&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[1] Ali Murat Aktemur, Doğu Beyazıt 9.9.2005.&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/696399585927283294-3431590709933895528?l=azer-baycan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/696399585927283294/posts/default/3431590709933895528'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/696399585927283294/posts/default/3431590709933895528'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://azer-baycan.blogspot.com/2010/02/turkmen-gezisinden-notlar.html' title='Türkmen Gezisinden Notlar'/><author><name>GUNAZTAC</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04961719280793546963</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='29' src='http://2.bp.blogspot.com/_XX9mh1N0pDo/S2aBYa9kJSI/AAAAAAAAAAM/4MzZxxnAmIk/S220/21Azer14.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_XX9mh1N0pDo/S2eyYwCjHoI/AAAAAAAAAEQ/kdYQnlkaAEo/s72-c/yasarhoca3.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-696399585927283294.post-7097783792285395668</id><published>2010-02-01T18:54:00.001-08:00</published><updated>2010-02-01T21:57:07.784-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='TANITIM 5:FARS MİLLİYETÇİLİĞİ'/><title type='text'>İran İslam Cumhuriyetinin Etnik Politikalarına Genel Bir Bakış</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;Talas AFŞARLI *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_XX9mh1N0pDo/S2e-e7LG9jI/AAAAAAAAAGA/nrkWVzxEdmg/s1600-h/talasbey.jpg"&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 237px; FLOAT: left; HEIGHT: 163px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5433520913935431218" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_XX9mh1N0pDo/S2e-e7LG9jI/AAAAAAAAAGA/nrkWVzxEdmg/s320/talasbey.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;İran çok uluslu bir ülkedir ve nüfusunun en az yüzde altmışını hakim olmayan etnik gruplar oluşturmaktadır. Kaçar Türklerinin hakimiyeti döneminde (1780-1924) ülkenin adına Memalik-e Mahruse (Korunmuş Memleketler) denirdi ve küçük devletler konfederasyonu şeklinde idare edilirdi. Memalik-e Mahruse; Azerbaycan Eyaleti, Fars Eyaleti, Horasan Eyaleti ve İsfahan Eyaleti olmak üzere dört memleketten (eyalet) oluşuyordu. Meşrutiyet devriminden (1906-11) sonra Meşrutiyet Anayasasında etnik farklılıklar göz önünde bulundurularak ülkenin eyalet ve vilayet encümenleri şeklinde yönetilmesi öngörülmüştü. Meclis, bütün bölgelere gönderdiği telgrafta ”İran memleketlerinden yalnız Azerbaycan, Horasan, Fars, Kirman bir de Belucistan eyalet statüsüne sahiptir, başka memleketler vilayet olarak tanımlanmaktadır. Valisi bulunan şehirlerde vilayet encümeni kurulacaktır”.[1] &lt;span class="fullpost"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayrıca Anayasada ülkenin etnik ve dil farklılıkları dikkate alınarak resmi dil veya devlet dilinden söz edilmiyor, dil özgürlüğü korunuyordu.[2]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rıza Han’ın iktidara gelmesiyle “ulus-devlet” projesi adı altında merkeziyetçi bir yapı oluşturuldu ve ulusal birliği sağlamak amacıyla diğer etniklerin bastırılması politikası şiddetle uygulanmaya başlandı, eyalet yapısı değiştirildi. Fars kimliği üstün kimlik haline geldi. Fars dili dışında bütün diller yasaklandı ve bu dil devlet dili ilan edilip Fars medeniyeti egemen hale getirildi ve İran sadece bir Fars ülkesiymiş gibi gösterilmeye çalışıldı. Böylelikle modern İran, Fars dili ve kimliği üzerinde kuruldu. Bu siyaset İran İslam devrimine kadar devam etti.&lt;br /&gt;1979’da gerçekleşen İran İslam devrimi etnik gruplar için yeni bir umut doğurmuştu. Bu devrimin doğması, gelişmesi ve başarısında etnik gruplar özellikle Azerbaycan Türkleri önemli rol oynamışlardır. Büyük umutla devrime katılan etnik gruplar İran İslam Cumhuriyeti’nden istediğini alamamışlardı. Yazımızın amacı ortaya çıkan bu umutsuzluğu 1979’dan günümüze kadar tarihi bir çizgide analiz etmek ve bu doğrultuda İran İslam Cumhuriyeti’nin etnik meseleye yönelik tutum ve davranışlarını değerlendirmektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İslam Cumhuriyetinin Kuruluşu ve Etnikler Meselesi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1979 devrimi, daha çok despotizm ve emperyalizme karşı meydana çıkmış olsa da içinde milli sorunları barındırmaktaydı. Devrimle birlikte Azerbaycanlılar, Araplar, Beluçlar ve diğer etniklerin milli hareketleri canlanmaya başladı. Azerbaycan’da Ayetullah Şeriyetmedari önderliğinde Halk-i Müslüman Partisi kuruldu ve Meşrutiyet Anayasasında var olan eyalet ve vilayet encümenlerinin yeniden uygulanması talep edildi. Şeriyetmedari, Liberasyon gazetesine verdiği demeçte özerkliğin Azerbaycanlıların hakkı olduğunu söyledi ve eyaleti encümenlerin kurulmasını istediğini belirtti[3]. Azerbaycan’la birlikte Türkmen Sahra, Huzistan ve Beluçistan da milli haklarını talep etmeye başladı. Bu taleplerin karşılanmaması bazı bölgelerde uzun zaman süren silahlı çatışmalarla sonuçlandı; fakat bütün bu hareketler bastırıldı. Devrimden hemen sonra Ayetullah Humeyni İran Özgürlük Hareketi başkanı Mehdi Bazergan’ı geçici olarak başbakanlığa atadı.[4] Milliyetçi ve liberal görüşe sahip Bazergan İslam dinini ülke çıkarları için bir araç olarak görüyordu. Bazergan yazdığı bir makalede “milliyetçilik ve milli duyguları taşımak, devrime ve İslam’a karşı olmakla eşit tutulur... aslında milliyetçiliğimizi inkar etmek ve İran severliğin kötü bir düşünce olduğunu göstermek, İran’a karşı olmanın bir göstergesi, içten yıkım ve devrime karşı olmaktır.” Buna karşın devrim lideri Ayetullah Humeyni İslam dininde milliyetçiliğe yer olmadığını, bunun Allah ve Kuran’ın emirlerine ters olduğunu söylüyordu. Bununla beraber İran’da bulunan etniklerin mevcudiyetini de kabul ediyordu: “Ben defalarca söyledim İslam’da soy, dil, kavim ve bölgenin önemi yoktur. Türk, Türkmen, Fars, Beluç, Lor v.s. söz konusu değil, İslam herkesin ve İslam cumhuriyeti bütün gurupların haklarını, İslami adalete dayanarak verecektir”.[5] Fakat bir yandan bu etniklerin iki dilli olduğunu da söylüyordu: ”İran’da var olan kavimler Lor, Türk, Beluç ve başkaları iki dilde konuşan Müslümanlardır”.[6] Bu düşünceler anayasaya da yansımıştır: “İranlılar hangi kavim ve kabileden olarsa olsun eşit haklara sahiptirler, renk, soy ve dil ayrımcılığına yol açmayacaktır ”(19. Madde).[7] “İranlıların resmi dili Farsça’dır. Ders kitapları ve resmi yazışmalar bu dilde yazılmalıdır. Ancak medya ve okullarda Fars dilinin yanı sıra diğer dillerin de kullanılması serbesttir” (15.Madde).[8]Ruhaniler tarafından yönetilen ve ülkenin en güçlü dini-siyasi partisi olan Cumhuriy-e İslami Partisi de verdiği beyanatta ”Her kavmin dili, edebiyatı, kültürü ve gelenekleri serbest ve saygıya layıktır ve insanlar kendi milli dil, edebiyat ve kültürlerini kullanmakta serbesttirler. Etnik ve milli ayrımcılık haramdır ve Kuran’da bu ayrımcılığa İslami birliği zedelediği için şiddetle karşıdır. Bütün kavimler ve milletler ümmet-i İslam çatısı altında birleşmelidirler ve milli duygular onları bölmemelidir”[9]; hatta bazı guruplar Fars Körfezi adının İslam Körfezi olarak değiştirilmesinden yanaydılar. Ayrıcalığın kınanması, kültür ve etnik farklılıkların anayasada vurgulanmasına rağmen etniklerin milli kimlik, kültür ve dillerini geliştirmeye olanak tanınmamıştır; ayrıca yine Fars dili, kültürü eğitim sisteminde ve başka alanlarda egemenliğini korumuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;22 Eylül 1980’de başlayan İran- Irak savaşı etnik tartışmalara son vermiştir. Bu savaşta Şii ve İslam ümmeti kimliği ön plana çıkmıştır. İran devletine göre savaş İran’la Irak arasında değil İslam –küfr ve hak- batıl arasında cereyan etmekteydi. Savaşta kullanılan simgeler genelde Şia mezhebinden alınmıştır: İmam Hüseyin, Kerbela, İmam Zaman v.s. buna örnektir. Bu ise İranlılık ve Fars kimliğini arka plana itmiştir. Bu dönemde her türlü milli faaliyet devrim ilkelerine karşı yapılmış bir hareket olarak kabul ediliyordu. Savaş toplumsal gelişmeyi olumsuz yönde etkiledi ve milli hakların talep edilmesi süreci durdu. Savaşın son aylarında sloganların içeriğinde büyük değişiklikler gözlendi. İranlılık ve eski İran sembollerine medya ve devletin diğer resmi propaganda araçlarında geniş yer verildi. İran’ın Pehlevi dönemindeki milli marşı radyo ve televizyonlarda çalmaya başladı. Böylelikle yeniden milli devlete dönüş surecine girildi.[10]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rafsancani Döneminde (1989-97) Etnikler Meselesi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Savaştan sonra Haşimiy-e Rafsancani Hükümeti (1989-97) ile başlayan yapılandırma süreci göreli özgürlükleri de beraberinde getirdi. Özellikle siyasi faaliyetler üniversitelerde İslami encümenler adı altında aktifleşti. Bu da etnik sorunların yeniden gündeme gelmesine zemin yarattı. Rafsancani’nin beş yılık yapılandırma programında ağırlık, ekonomik kalkınmaya verilmiştir. Bunun için de siyasi istikrar şarttı. Bu yüzden bu programda siyasi gelişime yer verilmemiştir. Pehlevi dönemi, İslam’la mücadele için ortaya koydukları “İran’ın İslam’dan önceki şanlı tarihi” tezi İslami devrimden sonra cahillik devri olarak adlandırılmış ve bu devrin bütün simgelerinin silinmesine çalışılmıştı ve Ayetullah Humeyni’nin deyişiyle “2500 yıllık Şahlık tarihi, tarihin çöplüğüne gömülmüştür”; fakat Rafsancani döneminden itibaren eski İran tarihi yeniden gündeme gelmiştir. Rafsancani’nin Nevruz kutlamaları sırasında Sasani medeniyetinin kalıntıları Taht-i Cemşit’te bulunarak, “burada olmaktan gurur duyurum” demesi İran İslam Cumhuriyeti’nin yeni bir döneme girdiğinin belirtileriydi. Bu dönemde Sovyetler Birliği’nin dağılması ve Kuzey Azerbaycan’ın bağımsızlığı, Karabağ savaşı sırasında Ermenilerin Azerbaycan topraklarını işgal etmesi ve İran’ın Ermenilere yardımı iddiaları Güney Azerbaycan’da milli duyguları özellikle de öğrenciler arasında körüklemiştir. Bu olaylarla ilgili Tebriz ve Tahran Üniversitelerinde gösteriler düzenlenmiş ve milli sloganlarla itiraz sesleri yükselmişti. Ayrıca Elçibey’in Güney Azerbaycan sorununu gündeme getirmesi ve Bütöv (birleşik) Azerbaycan ülküsünü savunması İran tarafından bir güvenlik sorunu olarak algılanmış ve Kuzey Azerbaycan’dan kaynaklanan etnik ve güvenlik tehditleri aşabilmek için emniyeti önlemleri artırmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Azerbaycanlıların milli haklarından bahseden herkes, bölücü ve Pantürkist damgası vurularak susturulmaya çalışılmıştır. Doğu Azerbaycan Eyaleti’nin Kuzey Azerbaycan’la sınır bölgesinde Erdebil ismi ile 1993’te yeni bir ostan (eyalet) oluşturulmuş, sınır bölgesinden Azerbaycan adı kaldırılmıştır. Pehlevi dönemindeki Fars milliyetçilerince Azerbaycan hakkında ileri sürülen tezler yeniden gündeme gelmiş ve bazı devlet müesseselerinde bu konuda yazılmış olan kitaplar yeniden basılmıştır. 1996'ta meclis seçimlerinde gözüktüğü gibi milli halkları kendine seçim progpagandasi yapan bir öğretim üyesi bele meclise girme hakkına sahip olamamaktadır&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Muhammet Hatemi Döneminde (1997-2005) Etnikler Meselesi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1997’de Hatemi’yle başlayan reform hareketi etnikler açısından yeni bir devrin başlangıcıydı. Hatemi’ye göre İran etnik, dilsel ve dinsel farklılıklardan oluşan bir ülkedir ve İranlılık bütün bu farklılıkların üstünde bir olgudur. İranlılık kimliği Sünnî, Şia, Fars, Türk unsurlarını kendi içinde barındırmaktadır, başka deyişle “İran bütün İranlılarındır”[11]. Hatemi siyasi reformlarını “sivil toplum” çerçevesinde ele alıyordu. Hatemi, sivil toplum projesi vatandaşlık ilkesi (asle şehrvendi) hukukuna dayandırılırdı. Vatandaşlık olgusu, toplum bireylerinin bireysel ve toplumsal haklarını resmiyete tanır ve etnik kimliklerine vurgu yapmadan, bütün alanlarda (iktisadi, siyasi, kültürel v.s.) faaliyetlere katılmalarına olanak sağlamaktadır. Milli kimlik, milli devlete vefakarlıkla ölçülür ve böylelikle de etnikler arasında ayrımcılık sorunu yaşanmaz. Bu proje pratikte hayata geçmedi ve sekiz yıl başkanlık döneminde etnik sorunlar konusunda bir ilerleme sağlanmadı. Hatemi çelişkili tutum sergileyerek Fars dilini İran milletinin tarihi kimliği ve ulusal birliğin sembolü olarak tanımladı. Hükümetini anayasa ve toplumsal adalet hükümeti olarak tanımlayan Hatemi, anayasanın 15. ve 19. maddelerinin yürürlüğe girmesi için Azerbaycanlılar ve diğer etnik gurupların aydın, öğrenci ve diğer kesimleri tarafından gönderilen yüzlerce mektubu yanıtsız bıraktı. Sivil toplum projesinin başarısızlığının somut kanıtı ise Hatemi’nin cumhurbaşkanlığının son iki ayında Huzistan’da Arapların milli zulüm ve ayrımcılığa karşı ayaklanmasıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cumhurbaşkanı Hatemi’nin eski özel kalem müdürü Abtehi’nin yazdığı sanılan mektubun ortaya çıkması Huzistan’da 11 Nisan 2005’te başlayan ve birkaç gün süren ayaklanmaya neden olmuştur. Bu mektupta Huzistan’ın nüfus yapısının Arapların aleyhine değiştirilmesi ve Arapça coğrafi adların Farsça’ya çevrilmesinden söz edildiği iddia edildi. İran devleti bu mektubun varlığını yalanlasa da bankaların ve karakolların ateşe verilmesinin önüne geçememiştir. Olaylar birkaç kişinin ölümü ve yaralanması, en az 300 kişinin tutuklanmasıyla bastırılmıştır. Olayları araştırmak için bölgeye giden Savunma Bakanı Şamhani bu eyaletin sorunlarını ayrımcılık, yoksulluk, aşağılanma ve dış güçler tarafından kışkırtılma olarak nitelendiriyor. Arap aydınları ise ayaklanma nedeninin derin sorunlar olduğunu belirtiyor ve merkezi hükümeti, Araplara karşı kültürel, siyasi ve ekonomik ayrımcılık yapmakla suçluyorlar.[12]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonuç ve Genel Değerlendirme&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mozaik bir etnik yapıya sahip olan İran çağdaş tarihte sürekli etnik sorunlar ile karşı karşıya kalmıştır. Etnik istekler ve hareketlilikler merkezi devletin zayıfladığı her zaman kendini göstermiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İran İslam Cumhuriyeti’nin kurucuları milliyetçilik karşıtı bir düşünceye sahip olduklarını söylemişlerdir. Milliyetçiliğin dine aykırı olduğunu ilan eden yönetim, aşırı merkeziyetçi bir politika izlemeye başlamıştır. İran’daki etnik istekler 20. yüzyılın başından itibaren başlamış ve 1979 Devrimi’nde de çok etkin olmuştur. İran devleti etnik grupların milli isteklerini bastırma eğilimini göstermiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Siyasal İslam’ın iflası, komünizmin çöküşü, yönetimin yürüttüğü aşırı merkeziyetçi politikalar ve uluslararası alandaki güç dengelerinin değişimi İran’daki etnik grupların milli isteklerinin yeniden siyasal düzeye gelmesini sağlamıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1997’den sonra Hatemi’nin iktidara gelmesi ile “İran milliyetçiliği” siyasal düzeye gelmiştir. Bazılarına göre İran 21. yüzyıla “İranlılık” sorunsalı ile girmektedir. İran’da etnik grupların milli isteklerinin yükselişi ve diğer taraftan “İranlılığın” ortaya çıkması, çelişkili bir siyasi ortamın oluşmasına neden olmuştur. Bütün bu çelişen istekleri kendisiyle birleştiren siyasal sistemin ortaya çıkması beklentisi doğmaktadır. İran etnik talepleri siyasal sistem içinde erimezse, gelecekte çok farklı bir İran ile karşılaşabiliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;--------------------------------------------------------------------------------&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* GÜNAZTAC Başkanı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[1] Muhamet Riza Hubrouyepak, ,Negdi ber fedaralizm,Tahran, 1998, Neşri Şiraze, s.194.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[2] Hubrouyepak ,s.196.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[3] Ali Mürşidizade, Roşan Fikrani Azeri ve Hoviyete Milli ve Kavmi, Tahran, 2001, Neşri merkez, s.251.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[4] Bazırganın kurduğu geçici devlet 9 ay sürdü. Bazırgan’ın istifası liberallerin mağlubiyeti sayılırdı.Bazırgan’ın döneminde İnkılap Şurası bütün görevleri eline geçirmişti ve devletin bağımsızlığı bulunmamaktaydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[5] Hamid Ahmedi, Govmiyet ve Govmgerayi Der İran Ez Efsane Ta Vagiyet, Tahran, 1999, Neşri ney, s.101.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[6] Mütalati Milli, ,Huviyeti Milli özel (1379) s.71.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[7] Cahangir Mensur, Ganuni Esasiye Cumhuri İslami İran ,Tahran, 1999, Neşri Dovran , s. 35.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[8] Cahangir Mensur,s.32&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[9] Ali Murşidizade s.269,270.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[10] a.g.e, s.273.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[11] Arif,Keskin, İran’da Fars Milliyetçiliğinin Üç Dalgası,http://www.turkdirlik.com/Bilgimece/Siyaset/TurkDunyasi/AKeskin0001.htm.10.07.2005&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[12] BBC Farsça web sitesi, http://www.bbc.co.uk/persian/&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/696399585927283294-7097783792285395668?l=azer-baycan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/696399585927283294/posts/default/7097783792285395668'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/696399585927283294/posts/default/7097783792285395668'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://azer-baycan.blogspot.com/2010/02/iran-islam-cumhuriyetinin-etnik_01.html' title='İran İslam Cumhuriyetinin Etnik Politikalarına Genel Bir Bakış'/><author><name>GUNAZTAC</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04961719280793546963</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='29' src='http://2.bp.blogspot.com/_XX9mh1N0pDo/S2aBYa9kJSI/AAAAAAAAAAM/4MzZxxnAmIk/S220/21Azer14.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_XX9mh1N0pDo/S2e-e7LG9jI/AAAAAAAAAGA/nrkWVzxEdmg/s72-c/talasbey.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-696399585927283294.post-138970028392241099</id><published>2010-02-01T17:30:00.000-08:00</published><updated>2010-02-01T21:21:00.054-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='TANITIM 6:MEKALELER TOPLUSU'/><title type='text'>XVI. Yüzyılda Anadolu Kitapçılık Sanatının Gelişmesinde Güney Azerbaycanlıların Katkısı</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;Oğuz AFŞARLİ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_XX9mh1N0pDo/S2e2Bwh8mAI/AAAAAAAAAEw/1wZdO51cAfY/s1600-h/books.jpg"&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 160px; FLOAT: left; HEIGHT: 216px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5433511616769202178" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_XX9mh1N0pDo/S2e2Bwh8mAI/AAAAAAAAAEw/1wZdO51cAfY/s320/books.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;Giriş&lt;/strong&gt;XV. yüzyılın sonlarından itibaren Osmanlı imparatorluğu siyasi, dini ve iktisadi alanlarda doğu ile daha fazla ilgilenmiştir. Doğu ile ilişkiler ve seferlerin siyasi sonuçları yanında kültürel sonuçları da olmuştur. Dolaylısıyla Osmanlının bazı gelenek ve görenekleri bu ülkelere geçtiği gibi bu ülkelerden de bazı kültürel unsurlar Osmanlıya geçmiştir. Osmanlı padişahlarından Fatih, Güney Azerbaycan’da hüküm süren Akkoyunlu sülalesinin bazı sanatçı ve ulemasını İstanbul’a getirtmiştir. Daha sonra Osmanlı ile Safevi çatışmaları ve I. Selim’in İran ve Azerbaycan seferi sonunda bu bölgeden bazı sanatçı ve bilim adamları İstanbul’a gelmişlerdir[1].&lt;span class="fullpost"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fatih Sultan Mehmet’in Akkoyunlu Uzun Hasan’la olan siyasal ilişkileri, Tebriz ve Şiraz’dan kimi bilim adamlarının ve sanatçıların Osmanlı İmparatorluğuna göçünü sağlamıştır. Bu dönemdeki gelişmeler doğu-batı sentezi kültür ortamının ürünleridir. Fatih döneminden sonra Osmanlı sarayında resimli el yazma üretimi kurumsallaşmıştır. Osmanlı arşivlerindeki belgeler ve öncelikle resimli ve süslenmiş el yazmaların nasıl hazırlandığı hakkında önemli bilgiler sağlar. El yazması hazırlayan hattat, ciltçi, ve nakkaşlar Osmanlı saray örgütünde ehl-i hiref denilen sanatçı ve zanaatçı grubuna mensuptular.[2]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Osmanlı sanat üsluplarının belirlenmesinde etkili olan “ehl-i hiref” örgütünün Topkapı Saray’ında örgütlenmesi XV. yüzyılın sonlarında II. Bayezit döneminde tamamlanmıştır. XVI. yüzyılda ehl-i hiref teşkilatı 45 bölük halinde örgütlenmiştir. 1526 tarihli ve en eskisi olması muhtemel olan bir defterde sanat sahibinin nerden geldiği ve hangi diyardan getirildiği hakkında bilgiler olduğu, Azerbaycan’dan geldiğine veya getirildiğine dair bilgiler bulunmaktadır. Ehl-i hiref defterlerinden öğrendiğimize göre XV. yüzyıl ortalarında Otlukbeli savaşından sonra İran ve Azerbaycan’dan bazı bilim ve sanatçıların Osmanlı Devlet Merkezi’ne getirilmeye başlanmıştır. Bunların bir kısmı da kendi istekleri ile gelmişlerdir.[3]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birinci Selim, Şah İsmail’i Çaldıran’da yenilgiye uğrattıktan sonra Tebriz’e giderek Şah’ın özel hizmetinde çalışan sanat mensuplarının bir çoğunu toplayarak sefer dönüşünde kışı geçirmekte olduğu Amasya’ya getirmiştir ve sanatkarları bulundukları sınıfa göre Sarayda mevcut hizmetlere almıştır.[4] İsmail Hami Danişment getirilen sanatkarların sayısının bin civarında olduğunu belirtmektedir.[5] Getirilen sanatçıların, Osmanlı kitapçılık sanatının belirli bir düzeye ulaşmasında önemli rolleri olmuştur. Tebriz alındığı zaman geniş bir sanatçı kadrosuyla çalışan nakkaşhanesi, sanat alanında bütün İslam dünyasına üstünlük kazanmış durumdaydı, Şah İsmail (ölm. 1524) XIV. ve XV. yüzyıl boyunca İslam kitap süsleme sanatında üstün yapıtların hazırlandığı Şiraz ve yöresini Akkoyunlolar’dan, Harat’ı Timuriler’den almış ve nakkaşhanenin ünlü sanatçılarını toplamıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ehl-i hiref defterlerinde I. Selim’in getirdiği bu sanatkarların küneyeleri yazılırken bunların ne şekilde geldiklerine de işaret edilmiştir. Örneğin; Tebriz’den gelen ressam Şahkulu’nun künyesinde “Tebriz’den sürgün gelip Amasya’da cihat buruldu” başlığı ile ressamın Tebriz’den getirilip İstanbul özel haracından, 22 akçe gündeliği olduğu belirtilmektedir.[6] Güney Azerbaycan’dan gelen her sanatçı, deftere kayıtlı idi ve kendi yeteneklerine göre Osmanlı Sarayında o sanata ayrılmış bölümlerde çalışmaktaydılar. Azerbaycan’dan gelen hekimlerden Molla Hekim Osman[7] ve Sururi, Şemsi, Şahi-i Şarki, Mevlana Kemal Tebrizi, Ahi Çelebi gibi şairlerin adını verebiliriz.[8]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türk kaynaklarında Tebriz’deki Safevi sarayının kütüphanesinden getirilen sanatçılar hakkında geniş bilgiler bulunmaktadır. Bu kaynaklarda özellikle 1526 tarihli ehl-i hiref defterde sanatçıların adları, aldıkları ücretler ve kimin zamanında nerden geldikleri veya getirildikleri hakkında geniş bilgiler verilmektedir. Konuyla ilgisi olan kişilerin bazısının adları şöledir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Camâat-i Nakkaşan; Hüseyin Rumi, Ahmet Gulam Firuz Bey, Semi Han, Alâûddin Mehmmed, Mansur Bay, Şeyh Kemal, Ali Bey, Abdulhalik, Abdulfettah, Mir Akâ, Şeref, Ali Kulu, Hacı Bey Tebrizi, Sultan Ali Basmacı, Hoca Bey Tabrizi, Hasan Bin Hızır, Kasım İsfahani. Söz konusu nakkaşların öğrencileri: Yusuf (Kasım’ın öğrencisi), Ali (Hüseyin Rumi’nin öğrencisi)[9];&lt;br /&gt;- Camâat-i Mücellidan (Ciltçiler); Ciltçiler arasında Kazvinli Mir Hüseyin ve onun öğrencisi sahaf, Tebrizli Kasım Bey ve Mirza Bey[10];&lt;br /&gt;- Camâat-i Dimeşkigeran (Kâğıtçı); Musa Biradereş ve Ferhad.[11]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayrıca Güney Azerbaycan’ın Safieddin Urmevi, Cafer Tebrizi Baysungurı, Mir Ali Tebrizi, Ezher Tebrizi, Sadiki Bey Afşar, Riza Abbasi, Fethullah Arif Çelebi, Urumiyeli Seyyid Lokman, Seyyid Ali Tebrizi ve Sultaniyeli Mir Musavver gibi sanatkarları büyük şöhret kazanmış ve onların bazıları değişik hükümdarların saray kütüphanelerinde müdür olarak çalışmışlardır. Bunlar gibi ünlü sanatkarların hazırladıkları eserler ve yetiştirdikleri öğrenciler sözün gerçek anlamında İslam ve dünya kitap süsleme sanatının başçıları olmaya layık olmuşlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Safevi Şehzadesi, Şirvan valisi Elkas Mirza İstanbul’a geldiğinde (1547) beraberinde Şirvanlı iki şairi, Eflatun’u ve aynı zamanda nişancısı olan Fethullah Arif Çelebi’yi de getirmişti şair olarak Sultan Süleyman tarafından beğenilen Arifi (ölm. 1561) saray şehnameciliğine başlayarak manzum şehnamesini yazması istenir.[12] Arifi eserini her biri resimli beş cilt olarak hazırlar. Birinci cildi Adem peygamberden Nûh peygambere kadar, peygamberler tarihini konu alan “Enbiyaname”‘dir (İtalya, özel koleksiyon). Arifi’nin şehnamesinin ikinci ve üçüncü ciltlerinin nerede olduğu bilinmemektedir. “Osmanname” adını alan eserde olaylar anlatılır.[13] Kanuni Sultan Süleyman saltanatının 1558 yılına kadar olan olaylarını anlatan ve Arifi’nin hemşehrisi katip Şirvanlı Ali’nin hattıyla yazılan “Süleymanname” ise Arifi’nin manzum şehnamesinin beşinci ve son cildidir.[14] 1558 yılında tamamlanan bu ciltteki 69 minyatür beş ressamın eseridir[15]. Şehnameci Arifi 1561 yılında ölünce yerine Şirvanlı şair Eflatun atanmış, ancak onun yazdığı bir şehname bugüne kadar bulunmamıştır.[16] 1569’da Urumiyeli Seyyid Lokman şehnamecilik görevine atanır.&lt;br /&gt;Urumiyeli Seyyid Lokman ve Nakkaş Osman 1569-79 yılları arasını yeni tasarıların hazırlığı ile geçirir ve bu hazırlığın ilk iki ürünü 1579 yılında çıkar. Bunlardan biri ilk 12 Osmanlı padişahının yüz ve vücut şekillerinin, yer aldığı “Şemailname” veya “Kıyafet el-insaniye fi Şemail el-Osmanye”dir.[17] İlk ürün “Tarih-i Sultan Süleyman”‘dır.[18] Sultan Süleyman’ın saltanatının 1558-66 yılları olaylarını anlatan eser Arifi’nin bıraktığı yerden devam eden bir şehnamedir.[19] Lokman’ın yazdığı 1579 tarihli “Süleymanname”(Dublin’in Chester Beatty Kütüphanesin)’deki 25 minyatür, Kanuni Sultan Süleyman’ın son yıllarını, Zigetvar’ın fethi gibi sahneleri canlandırır.[20]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tebriz'den İstanbul'a gelen sanatçılarla Osmanlı süsleme sanatı yeni bir çehre kazanır. Kanuni Sultan Süleyman'ın saltanatının ilk yıllarından itibaren bütün süsleme üsluplarındaki yenilikler özellikle “Saz” üsluplarındaki yenilikler dikkati çeker. Bu dönemde Saz üslubunun yaratıcısı Şahkulu saray baş nakkaşıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Minyatür&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Erken dönem Osmanlı minyatür sanatı konusunda belirli ilk veriler ve bilgiler II. Mehmet (1451-1481) dönemindedir. Osmanlı İmparatorluğunda İslam resim geleneklerine göre yetişmiş sanatkarlar tarafından resimlendirilmiş sadece iki el yazmasını tanıyoruz. Bunlardan birisi Sabunçuoğlu Şerafettin tarafından derlenerek 1465 yılında yazılan Kitab-ı Cerrahiye-i el-Hakaniyye adlı bir tıp kitabıdır.[21] İkinci eser I. Stchoukine tarafından tanıtılan, “Badi al-Din Minuçehr el-Tebrizi”nin Dilsuzname (Gül ve Bülbül) adlı eserinin 860/1455-56 yılında Edirne’de kopya edilen nüshasıdır.[22] Bu eserde yer alan beş minyatürün Edirne Sarayı nakışhanesinde yapıldığı anlaşılmaktadır. Bu minyatürler Timur dönemindeki Şiraz üslubunun etkisini taşımaktadır. Fatih zamanından kalma bu iki resimden sonra Kanuni Sultan Süleyman zamanına kadar yeniden bir boşluk vardır[23]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;XV. yüzyıl ortalarından XVI. yüzyılın sonlarına kadar Osmanlılarda kattâ[24], nakkaş[25], musavver[26], tarrah[27] ve ressam[28]gibi güzel sanat erbabı da yetişmiştir. Ancak Osmanlı devletinede bu sanatların nasıl başladığını bilmiyoruz.[29] Tebriz ve Orta-Asya’da önemli şekilde gelişen musavverlik ve nakkaşlık XV. Yüzyıldan itibaren Türkiye’ye girmiş ve XVI. Yüzyılın sonlarında çok ilgi görmüştür.[30] 1514’de I. Sultan Selim Tebriz’den Şah Mehmed, Abdulğanı, Derviş Bey isimli üç musavvir ve Semihan, Alâüd-din Mehmed, Mansur Bey, Şeyh Kamil, Ali Bey Abdülhalık ile daha altı nakkaşı beraberinde İstanbul’a getirmiştir.[31]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte Sultan I. Selim’de Tebriz’i aldığında Safavilerin nakkaşhanesini en gözde sanatçılar ve sanat eserleriyle donanınmış durumda buldu.[32] Topkapı Saray Kütüphanesi’nin sahip olduğu kitap hazinesinin bir kısmının, özellikle de ünlü minyatür albümlerinin bu yolla saraya getirildiği sanılmaktadır. Saray nakkaşhanesinin bu ortamında resimlendirildiği bilinen bir eser İranlı tasavvuf şairi Feridettin Attar’ın “Mantık üt-Tayr”‘ın 1515 tarihli el yazısının minyatürlerinde süslemeye ağırlık veren bir üslubun görülmesi Tebriz Sarayı’ndaki sanatçıların İstanbul Sarayı’na getirilmesinin sonucudur.[33] Bu eserini Türk tasviri için özel değeri, iri sarık giyimli, cılız yapılı figürler ağaçlarıyla, ileriki yıllarda Osmanlı minyatürünün önemli bir grubunu oluşturacak örneklerden biri olmasından ileri gelmektedir. Böylece Tebrizli nakkaşların, Osmanlı sarayında eğitilmiş olanların ve İstanbul esnafı arasından seçilen sanatçıların da katkılarıyla Türk’e özgü biçime sokulmuş öğelerle bir imparatorluk sanatının 1520’li yıllardan sonra ortaya çıktığı görülüyor.[34]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;XVI. yüzyılın ilk yarısı içinde (932 H. 1525 M.) devlet hazinesinden para alan nakkaşlar yirmi dokuz ve öğrencileri de on iki kişi idi.[35] Bunlardan bir kısmı Azerbaycan’dan gelen hocalar ve bir kısmı bu hocalar tarafından İstanbul’da yetişmiş sanatkarlardır. Bu sanatkarların içinde en önemlisi Tebriz’de Şah Tahmasb’ın nigarhanesinin başkanı olan Şahkulu’dur. Bu kişi üstat Behzd’in öğrencisidir ve Sultan Süleyman tarafından yüz akçe yevmiye ile Osmanlıya davet edildi. İlk önce Bursa’da Şehzade Ahmet’in yanında bulunduğu ve daha sonra baş nakkaş olduğunu biliyoroz. Bir diğer kişi ise yirmi dört akçeli Tebrizli Melek Ahmed ve yirmi akçe yevmiyeli Hasan b. Mehmet ve yirmi akçe yevmiyeli ressam Hassan b. Abdülcelil vardır.[36] Şahkulu İstanbul’da birçok öğrenci yetiştirmiştir. Şahkulu’nun geliştirdiği mektep Cemâat-i Acem nakkaşları adıyla doğu sanatının temsil etmekteydi.[37] Aşık Çelebi Şahkulu’nun “Penahi” mahalsiyle şiirleri olduğunu, musavverlik ve nakkaşlıkta fevkalade mahareti bulunduğunu yazmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;XVI. yüzyılın ikinci yarısında “Murakka” hazırlama geleneğinin de iyice yaygınlaştığı görülür. Bunlardan biri Sultan III. Murat için hazırlanmıştır[38] Mürekkep ve fırçayla saz üslubunda yapılmış resimler, minyatür örnekleri, levha tezhipler, ünlü katiplerin hatları, sayfa kenarlarını süsleyen göz alcı halkar bezemeler murakkalar içinde yer almıştır. Murakka resimleri arasında imzalı resimler de vardır. Bu imzalı resimler arasında Veli Can imzası yayığın olarak kullanılmıştır.[39] Veli Can, Safevi Sarayının portre sanatçısı Siyavuş’un öğrencisi olmuş ve 1580’li yıllarda Tebriz’den İstanbul’a gelmiştir. 1582-1588 yılları arasında saray nakkaşhanesinin baş yapıtlarını resimleyen sanatçı grup halinde insan figürleri, saz yaprakları ve hatayı demetleri, peri resimleri, hayvan çizimleri yapmada ustalaşmış olduğu anlaşılmaktadır. Türk minyatür sanatının baş yapıtları arasında yer alan “Hünername”‘nin resimlerinin kimi figürlerinin, metnin yazıldığı kağıdın halkar süslerinin (TSM. H.1524) “Zübdet el- Tevarih” resimleri arasında yer alan melek resimlerinin,[40]“Secaatname”‘nin kimi tasvirlerinin[41] Veli Can’ın işleri olduğu sanılmaktadır.[42]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Tezhip&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Kitap bezeme sanatında önemli bir yer tutan tezhibin geçmişi oldukça eskidir. Büyük Selçuklu, Anadolu Selçukluları, Beylikler ve Fatih döneminde tezhip sanatında kullanılan motifler ve renkler açısından XVI. yüzyılda gelişmiştir. Fatih döneminde İstanbul’a Tebriz ve Şiraz gibi tezhip sanatının önemli merkezlerinden sanatçılar getirilmiştir. II. Beyazıt döneminde yetenekleriyle dikkat çeken başka bölgelerden getirilerek saray nakkaşhanesinde çalışan sanatçıların arasında Hasan b. Mehmet, Melek Ahmet Tebrizi, Hasan b. Abdülcelil, Turmuş b. Ahmet, Mehmet b. Bayram, Ali, Fazlullah, Mehmet b. Melek ve Ahmet vardır. Tartışmasız büyük çoğunluğu Azerbaycan’dan gelmiş olan bu sanatçıların II. Beyazıt döneminde bezeme sanatına etki ve katkıları çok büyüktür.[43]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yavuz Sultan Selim (1512-1520) döneminde tezhip sanatında yenilik olarak, Tebriz’den İstanbul'a gelen sanat çıların (Şah Mehmet, Abdülganı Derviş adlı musavviler ve Mirza Bey, Abdülfattah, Miraka, Şerif Ali Kulu, Ali Bey gibi nakkaşların) tezhip sanatına yansıttıkları etkilerdir. Özellikle pars beneği (Çin temani, kaplan postu) kullanılmıştır.[44]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tezhip sanatında da hoca olan Şahkulu’nun en değerli öğrencisi Müzehhep Kara Mehmed olup bunun Yıldız Kütüphanesinde bulunan Sultan Süleyman divanındaki tezhibi en nefis eserlerdendir.[45] Şahkulu, Türk tezhip sanatına yenilikler getirmiş, geliştirdiği “Saz üslubu” ile Osmanlı kitap süsleme sanatına yeni bir pencere açmıştır. Saz üslubu serbest fırça hareketine ve az renge dayanan üsluptur.[46]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Ciltçilik&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Yazılı ve basılı eserlerin dağılmadan saklanması, yapraklarının yıpranmasını önlemek için yapılan koruyucu sert kapaklara “Cilt” denilmektedir. Arapça kökenli bir sözcük olan cildin dilimizdeki karışlığı kap, deri, kitap, meşin gibi hemen hemen eş anlamlı deyimlerdir. Kur’an-ı Kerim’in en yetkin biçimde yazılıp süslenmesi, özellikle Türk sanatçılarınca ibadet gibi kabul edilmiştir. Bu nedenle zaman içinde kitap sanatlarıyla birlikte ciltçilik de gelişmiştir. Bu işi yapan sanatçılara “Mücellid” adı verilmektedir. Osmanlı sarayının maaşlı “kapıkulu sanatçıları” arasında mücellid sınıfı da bulunmaktaydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;XVI. yüzyıl Türk ciltçiliğinin klasik çağıdır. Ciltlerin şemseleri artık XV. yüzyıldaki gibi yuvarlak dilimli olmayıp, beyzi ve salbeklidir. Genellikle sarı ve yeşil olmak üzere iki değişik tonda altın kullanılmıştır. Bitkisel süslemenin ağırlıkta olduğu ciltlerde nar çiçeği, altılı çiçek, rumi, gonca gül, tığ, tepelik oldukça sık kullanılan motiflerdir. Gelibolulu Mustafa Ali’nin “Menakıb-ı Hünerveran”’da belirttiği üzere Kanuni Sultan Süleyman dönemin Tebrizi Kasım Beg, Mirza Beg, Mehmed Zaman, Molla Kasım Ali gibi bir takım Azerbaycanlı ciltçilerden bahsedilmektedir.[47]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Hat&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;XV. yüzyılda hattatlık Güney Azerbaycan’da daha çok gelişmiş Şemsettin Muhammed Tebrizi, Mir Ali Tebrizi, Mir Abdullah Tebrizi gibi ünlü hocalar Tebriz’de yaşamaktaydı. Bu hocaların öğrencileri Tebriz’den bazı şehirler özellikle Semerkant, Harat gibi uygarlık yerlerine göçmüşler ve saray kütüphanelerinde çalışmışlardır. Şahruh’un oğlu Sultan Baysungur’un sarayında bu sanatkarların sayısı daha çokmuş. Bunların arasında en önemlileri; Mevlana Cafer b. Ali Tebrizi, İbrahim Tebrizi, Ayeti Tebrizi’den söz edebiliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunun karşısında XVI. yüzyıl başlarına kadar Osmanlıda henüz müstakil ve Türk zevkini tamamen gösteren bir mektep yok gibiydi, yazı Arap ve İlhanlılar dönemindeki Tebriz üslubunun etkisi altında yürüyordu.[48] Şeyh Hamdullah mektebinden başka, İstanbul’a Güney Azerbaycan’dan bazı talik yazı yazan hattatlar gelerek ayrı bir mektep tesis etmişlerdir. Bu arada Sultan Ali öğrencilerinden Meşhedli Abdul-vahid vardı ki Kanuni Sultan Süleyman’ın himayesinde olup Tebriz’den İstanbul’a gelmişti [49]. Yine bunun gibi bilvasıta sultan Ali mektebine mensup Hoylu Mir Seyyid Hüseyin[50] ve Tebrizli Hacı Mehmet ve Nas’talikte[51] hususi bir tarz sahibi olan Harezmli Abdurrahim Enisi talebelerinden Molla Ali Sultan dahi aynı himayeyi görerek Nas’talik yazısını Anadolu’da yaymıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;XVİ. yüzyılda Osmanlı topraklarında hattatlık sanatının geliştirilmesinde etkili olan Güney Azerbaycanlıları içinde bu sanatkarlardan söz edebiliriz:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- İbn Rafi’ad- Din Fazl Allah at-Tebrizi: Bu sanatçı Osmanlı sarayında çalışan önemli hattatlardan birisidir. Bu kişinin eliyle İstanbul’da bir çok eser istinsah ve tertip edilmiştir. Bu hattat daha sonra Bursa’ya geçmiş ve burada bir çok eser yaratmıştır;&lt;br /&gt;- Şah Kasem b. Şeyh Mehdumı Tebrizi (ölm. 949/1542) hattat, edip, alim;&lt;br /&gt;- Malak Muhamad at-Tebrizi: XVI. Yüzyılın sonlarında yaşayan ünlü sanatçıdır ve bir çok güzel kitap yazmış:&lt;br /&gt;- Abd Allah Tebrizi, XVI. Yüzyılın ortalarında Osmanlı’ya gelmiş ve Kahire’de Davut Paşa yanında çalışmış;&lt;br /&gt;- Abdul-Allah Şebisteri (Niyazı);&lt;br /&gt;- Şemsettin Ali b. Haci Murat Bahs Ardabili;&lt;br /&gt;- İbn Abdullah Yar Ali Tebrizi;&lt;br /&gt;- Seyyid İbrahim küçek Emir (Mir Efendi) (ölm. 935/XVI) ünlü Hattat;&lt;br /&gt;- Lutf-Allah b. Yahya b. Muhammad at-Tebrizi;&lt;br /&gt;- Muhammad b. Ahmad al-Hilili at-Tebrizi;&lt;br /&gt;- A1a’ad-Din Tebrizi;&lt;br /&gt;- Ali Rıza at-Tebrizi.&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;Ebru&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Ebru sanatının ne zaman ve hangi ülkede ortaya çıktığı bilinmemekle birlikte bu sanatın doğu ülkelerine özgü bir süsleme sanatı olduğu kesindir. Bazı İran kaynaklarında ilk kez Hindistan'da ortaya çıktığı yazılıdır. Hindistan'dan İran'a, oradan da Osmanlılara geçmiştir. Gene bazı kaynaklara göre de ebru Türkistan'daki Buhara kentinde doğmuş ve İran yoluyla Osmanlı’ya geçmiştir. Batıda ebru “Türk Kâğıdı” diye adlandırılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tarihi kesin olarak bilinen en eski ebru örneği 1554 yılına aittir. Üzerinde Safevi kütüphanesinin ünlü hattatı Malik Deylemi’nin talik yazısı bulunmaktadır.[52] XVI. Yüzyılın sonlarında bu sanat gelen Azerbaycanlılar aracığıyla Osmanlı’ya geçmiş ve diğer süsleme sanatlarında olduğu gibi ebru sanatı da büyük ilgi görmüştür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Sonuç&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Fatih, II. Beyazıt , Sultan I. Selim ve diğer Osmanlı hükümdarları fethettiği ülkelerin değerli sanatçı ve bilim adamların İstanbul’a getirmiş veya davet etmişlerdir. Güney Azerbaycan’dan getirilen veya gelen sanatçıların sayısının yüzlerce olduğu belirlenmektedir. Daha önce yapılan çalışmalar ve araştırmalarda bunların tümünü tespit etmek mümkün olmamıştır. Bu tür araştırmalarda zor olan, o dönemdeki kaynaklarda sanatçıların doğum yerleri ve ölüm tarihlerinin belirtilmemiş olmasıdır. Bu sanatçıların hepsi savaşlar sonunda getirilmemişler. Bunların bir kısmı kendi istekleri ile geldiği gibi bazıları da yüksek maaş almak ümidiyle İstanbul’a gelmişlerdir. Osmanlı Sarayı’nda çalışan bu sanatçılar her şeyden önce sarayın ihtiyacını karşılamakla yükümlü idiler. Gelen hocaların bir kısmı öğrencilerle birlikte gelmekte idi ve öğrencisini sarayda yetiştirirdi. Ayrıca bu kişileri içinde yetenekli olanlar yanlarına yeni öğrenciler almaktaydılar. Bu kişilerin içinde en yüksek maaş 840 akçe ve en düşük maaş da 90 akçe ile öğrencilerindir.[53] XVI. yüzyıla hem doğu merkezlerinden hem de Balkan ülkelerinden sanatçıların bir arada çalıştığı, hatta doğudan gelenleri Acem cemaati, batıdan gelenlerin ise Rum cemaati olarak ayrı ayrı tanımlandığı belgelerde görülür.[54]&lt;br /&gt;XV.-XVI yüzyıllarda Azerbaycan’ın siyası ve sosyoloji şartları nedeniyle dış ülkelere göçmen olarak giden birçok şair ve sanatçıya rastlanmaktayız. Bunlardan Türkiye’ye gelen edip ve sanatkarlar, yeni ülkede de başarı ile görevlerine devam etmişlerdir. XV. yüzyılda Türkiye’ye gelen şairler arasında Hamidi ile Haşimi’ni sayabiliriz. XVI. yüzyılda bu şairlerin sayısı oldukça artmıştır. Örnek olarak Sururı, Şahı, Tufeylı, Habibı, Halılı, Matemî, Ârifi, Kasîmî, Bıdarî, Sehabî, Penahî, Hafız, Halife, Mesihî, Hezanî, Hasırı, Meşebı Anka, Basırî. Mir Kadır, Muhiddin Mehmet ve en önemlisi Urumiyeli Seyyid Lokman dır[55]. Ayrıca Yavuz Sultan Selim, 1514’de İran seferinden dönerken Tebriz’deki Safevi sarayının kütüphanesinden birçok sanatçını beraberinde İstanbul’a getirmiştir. Gelen bu sanatçılar geldikleri yörenin sanat anlayışını da Osmanlıy’a taşırmışlardır. Saray kütüphanesine ait İslam kitap süsleme okullarının (Tebriz, Herat ve Şiraz) etkilerini gösteren bir çok örnek vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;XVI. yüzyılda hazırlanan el yazmalarının süslemelerinde, özellikle minyatürlerinde bir yandan Güney Azerbaycan sanatçılarının etkileri, öte yandan ise yerli sanatçıların kattıkları dikkat çeker.[56] Yazılması ve süslenmesi böylesine şartlara bağlanmış görünen Osmanlı İmparatorluğun kitap süsleme sanatında yer verilen alan bu eserler[57] salt resimleriyle değil, cildi, tezhibi, hattı ve kitabın bütününün tasarımıyla bu sanatın Osmanlıya geliştiğini yansıtmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güney Azerbaycan sanatının etkisi bugün bile Türkiye’nin sanat abidelerinde kendini göstermektedir. Tahran’daki Gülistan Sarayını “Kraliyet Kütüphanesi”’nde çalışan Hüseyin Taherzade Behzat adlı ünlü sanatkar ömrünün sonuna(1950)dek İstanbul Güzel Sanatlar Akademisinde minyatür ve nakış sanatı dersleri vermiş, halı ve minyatür ressamları yetiştirmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[1] Şinası Altundağ, I. Selim, İslam Ansiklopedisi, İstanbul, 1967. s. 432.; İsmail Hami Danişment. İzahli Osmanlı Tarihi Kronolojisi. İstanbul: (1948), Cilt I, s. 37.&lt;br /&gt;[2] Günsel Renda. Osmanlı minyatür sanatı. İstanbul: Promete, 2001, s. 8-9.&lt;br /&gt;[3] İsmail Hakkı Uzunçarşılı. “Osmanlı Sarayı’nda Ehl-i Hiref Defterleri” Belgeler Cilt XI, sayı 15 (1986) aktaran Ertan Gökmen. “Yavuz Sultan Selim’in İran’dan ve Mısır’dan getirdiği sanatkarlar” Türk Kültürü. Yıl XXXV, sayı 40 (1997): s. 144-145.&lt;br /&gt;[4] Ertan Gökmen. “Yavuz Sultan Selim’in İran’dan ve Mısır’dan getirdiği sanatkarlar” Türk Kültürü. Yıl XXXV, sayı 40 (1997), s. 145.&lt;br /&gt;[5] Danişment, Cilt II, s. 15.&lt;br /&gt;[6] Uzunçarşılı. s. 24&lt;br /&gt;[7] İbrahim Piçevi. Peçevi Tarihi. Yayına hazırlayan; B. Sutkı Baykal. Ankara: 1981, s. 324.&lt;br /&gt;[8] Gökmen. s. 147-148.&lt;br /&gt;[9] Gökmen. s. 148.; M. Cevat, Zeyl alâfasl-il ahiyyet-il fityan-il Turkiye. İstanbul, 1932. s. 382; Yetkin 1954: 310.&lt;br /&gt;[10] Gelibolulu Mustafa Ali, Menakib-ül Hünerveran, yayına hazırlayan Müjgan Cumhur. Ankara: 1982, s. 126.&lt;br /&gt;[11] Gökmen. s. 150.&lt;br /&gt;[12] Tanındı, 1996: 25.&lt;br /&gt;[13] New York özel koleksiyon.&lt;br /&gt;[14] Topkapı Saray Müzesi: Hazine. 1517.&lt;br /&gt;[15] Tanındı, 1996: 26.&lt;br /&gt;[16] Aynı eser: 33.&lt;br /&gt;[17] İstanbul Üniversite Kütüphanesi. T. 6087 İkinci nüsha, Topkapı Sarayı Müzesi Hazine. 1563.&lt;br /&gt;[18] Dublin Chester Beatty T. 413.&lt;br /&gt;[19] Tanındı, 1996: 35.&lt;br /&gt;[20] Aslanapa,1986: 860.; Fehmi Edhem Karatay, Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi Türkçe Yazmaları Katalogu. İstanbul: Topkapı Sarayı Müzesi, 1961.&lt;br /&gt;[21] Paris, Bibliotheque Nationale, S. 693.&lt;br /&gt;[22] Oxford, Bodleian Library, Quseley 133.&lt;br /&gt;[23] Aslanapa, Oktay “Türk Minyatür Sanatının Gelişmesi” Erdem c.2 say.6 Eylül 1986: s. 856; Aslanapa 1992: 437.&lt;br /&gt;[24] Kattâ çakı ile yazı veya resim oyarak onları başka bir satha yapıştıran sanatkardır.&lt;br /&gt;[25] Nakkaş boya ile resim yapanlar.&lt;br /&gt;[26] Musavver insan resmi ve tablo resim yapandır.&lt;br /&gt;[27] Tarrah tezyinat ve manzara resim yapanlar.&lt;br /&gt;[28] Ressam çizgi ile boyasız resim yapanlardır.&lt;br /&gt;[29] Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi. C. 2, s. 616.&lt;br /&gt;[30] Aynı eser. C. 2, s. 617.&lt;br /&gt;[31] Cevat s. 382. aktaran Osmanlı Tarihi. C. 2, s. 618.&lt;br /&gt;[32] Tanındı, 1996:18&lt;br /&gt;[33] Thema Ansiklopedisi. İstanbul: 1993. C. 6, s. 318.&lt;br /&gt;[34] Tanındı, 1996: 19.&lt;br /&gt;[35] Cevat, s. 359. aktaran Büyük Osmanlı Tarihi. C. 2, s. 618.&lt;br /&gt;[36] Gelibolulu Mustafa Ali, Menakib-ül Hünerveran, yayına hazırlayan Müjgan Cumhur. Ankara: 1982 aktaran Büyük Osmanlı Tarihi. C. 2, s. 618. [Topkapı Saray vesikalar arasında 933 H. / 1526 M. tarihindeki maaşlı nakkaşların sayısı Şahkulu ve Tebrizli Melek Ahmet başta olarak otuz ve öğrencileri de on iki olduğu kayıt edilmiştir.]&lt;br /&gt;[37] Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi. C. 2, s. 619.&lt;br /&gt;[38] VÖN B: co. mixt. 313.&lt;br /&gt;[39] Topkapı Saray Müzesi Hazine 2162 ve 2135.&lt;br /&gt;[40] Türk ve İslam Eserleri Müzesi T. 1973.&lt;br /&gt;[41] İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi Türkçe el yazmaları numara 6043.&lt;br /&gt;[42] Tanındı, 1996: 47; Fehmi Edhem Karatay, Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi Farsça Yazmalar Katalogu. İstanbul: Topkapı Sarayı Müzesi, 1961.&lt;br /&gt;[43] Thema Ansiklopedisi. C. 6, s. 314.&lt;br /&gt;[44] Hatice Aksu “Türk Tezhip Sanatında Süsleme Unsurları” http://www.osmanli.org.tr/turksuslemesanatlari.php?rk=9&lt;br /&gt;[45] M. Cevat, s. 398. aktaran Büyük Osmanlı Tarihi. C. 2, s. 620.&lt;br /&gt;[46] Thema Ansiklopedisi. C. 6, s. 315.&lt;br /&gt;[47] Müjgan Cunbur, “Türkler`de Cild sanatı” Türk Dünyası El Kitabi.Ankara:Türk Kültür Araştırma Enstitüsü, 1992. c.2: 455.&lt;br /&gt;[48] Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi. C. 2, s. 612.&lt;br /&gt;[49] Aynı eser. C. 2, s. 615.&lt;br /&gt;[50] Aynı eser. C. 2, s. 616.&lt;br /&gt;[51] Nas’talık yazıyı meydana koymuş olan Tebrizli Sultan Ali’dir, 919 H. (1513 M. )’de vefat etmiş. (Ali, Menakio-ı Hünerveran, S. 39).&lt;br /&gt;[52] Thema Ansiklopedisi. C. 6, s. 310.&lt;br /&gt;[53] Uzunçarşılı, Ehl-i Hiref Defterleri aktaran Gökmen. 1997: s. 144.&lt;br /&gt;[54] Renda. 2001, s. 10.&lt;br /&gt;[55] Ahmet Caferoglu, ve Yavuz Akpınar, “Azerbaycan Türkleri Edebiyatı” Türk Dünyası El Kitabi.- Ankara: Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü, 1992. 3. cilt. : s. 605.&lt;br /&gt;[56] Renda. 2001, s. 11.&lt;br /&gt;[57] Özellikle 1579-1597 yıllar arasında Urumiyeli Seyyid Lokman tarafından yazılan padişahlarının şehnamelerini “Şehname- Selim Han” (Topkapı Saray Müzesi. A.3595) “Şehname Sultan Murat III.” (İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi. Farsça el yazmaları numara 1404 ; Topkapı Saray Müzesi B.200) “Hünername” (Topkapı Saray Müzesi Hazinesi numara 1523 ve 1524).&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/696399585927283294-138970028392241099?l=azer-baycan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/696399585927283294/posts/default/138970028392241099'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/696399585927283294/posts/default/138970028392241099'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://azer-baycan.blogspot.com/2010/02/xvi-yuzylda-anadolu-kitapclk-sanatnn.html' title='XVI. Yüzyılda Anadolu Kitapçılık Sanatının Gelişmesinde Güney Azerbaycanlıların Katkısı'/><author><name>GUNAZTAC</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04961719280793546963</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='29' src='http://2.bp.blogspot.com/_XX9mh1N0pDo/S2aBYa9kJSI/AAAAAAAAAAM/4MzZxxnAmIk/S220/21Azer14.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_XX9mh1N0pDo/S2e2Bwh8mAI/AAAAAAAAAEw/1wZdO51cAfY/s72-c/books.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-696399585927283294.post-8250158090923688971</id><published>2010-02-01T17:19:00.000-08:00</published><updated>2010-02-01T21:25:19.055-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='TANITIM 6:MEKALELER TOPLUSU'/><title type='text'>Güney Azerbaycan ve Kürt sorunu*</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;Yazar: RızaTÜRK&lt;br /&gt;Çev: M.O. Tural&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_XX9mh1N0pDo/S2e3HBEfugI/AAAAAAAAAE4/nQW6_hT20FI/s1600-h/bati-azerbaycan.jpg"&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 220px; FLOAT: left; HEIGHT: 140px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5433512806620051970" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_XX9mh1N0pDo/S2e3HBEfugI/AAAAAAAAAE4/nQW6_hT20FI/s320/bati-azerbaycan.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;Giriş ve Konuya Genel Bir Bakış&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Kuşkusuz (Güney) Azerbaycan’ın batısı özel jeopolitik durum, türdeş olmayan nüfus yapısı, dinsel çeşitlilik, yabancı ülkelerin çekişmesi ve yabancı çıkarlarının çakışması, eski bir tarihe sahip olması, zengin yeraltı ve yer üstü kaynakların varlığı, uluslararası kurumlar, yerel devletler ve etnik gruplar tarafından uygulanan yanlış politikalar vb. nedenlerden dolayı çağdaş dünya tarihinde etnik çatışmaların odak noktalarından birisi olmuştur.&lt;span class="fullpost"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bölge halkının tarihi belleği hala Şeyh Abidullah Şemzinani, İsmail Simitko, Ermeni Cilo’ları ve İslam devrimi esnasında ve sonrasında yaşanmış olan kan dolu acı ve karanlık günlerin hatıralarıyla doludur. Azerbaycan’ın batısı binlerce suçsuz çocuk, kadın ve yaşlı Türk insanının, nasıl insan görünüşlü canavarların hırs ve açgözlülüğüne kurban gittiğini daha unutmamıştır. Savunmasız halk katliamlara uğrayıp, korku ve dehşete sokularak mecburi göçe tabi tutulmuştur. Böylece yerli Türk halkına sağalmaz maddi ve manevi darbeler vurulmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Batı Azerbaycan çağdaş siyasi tarihi şöyle bir gözden geçirildiğinde bölgedeki etnik çatışmaların bir tarafında her zaman Kürt’lerin bulunduğu görülmektedir. Kürt liderleri yanlış politikalarıyla ve genelde silaha sarılarak hâkim devletlerle olan problemlerini bölge halkına yansıtmış, birçok defa Azerbaycan’da krizlere ve kanlı çatışmalara neden olmuşlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bölge ve dünya gidişatı, özellikle Irak’ta yaşanmakta olan olaylar, bu gelişmelerin İran Kürtleri üzerindeki etkisi ve aşırı Kürt örgütlerinin Batı Azerbaycan’daki endişelendirici gizemli çalışmaları bizi bölgemizdeki geçmişte vuku bulan Kürt ayaklanmaları ve isyanlarını yeniden gözden geçirmeye ve lazım geldiğinde gereğinin yapılmasına sevk etmektedir. Bu makalede Kürtlerin kendisi tarafından yazılan kaynaklar ve diğer güvenilir kaynaklara dayanarak konuya bilimsel bir açıdan yaklaşıp konuyu belgesel olarak ele almaya çalışacağız.&lt;br /&gt;Şeyh Abidullah Şemzinani&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şeyh Abidullah Şemzinani veya Şemzini adı ile bilinen Şeyh Abidullah Nehri, Nakşibendî tarikatının en büyük ruhani liderlerinden ve aynı zamanda bölgenin büyük feodallerinden olan Şey Taha’nın oğlu ve halefi olmuştur. 19. yy başlarında Şeyh Taha öldükten sonra babasının yerine geçerek tarikatın dini lideri konumuna gelmiş ve etrafına çok sayıda mürit toplayabilmiştir. Şey Abidullah’ın ataları Türkiye’nin Hakkâri yöresinden Nehri bölgesine ve oradan da Şemzinan’a göçerek bu bölgeni kendi yaşam ve faaliyetlerinin merkezi haline gelmiştir. Onlar daha sonraki dönemlerde güç kazanma ve devlet kurma hayalleri ile Avrupa devletlerinin de desteğini alarak (Güney)Azerbaycan’ın batı bölgesine kanlı saldırılar düzenlemeye başladılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Resmen Osmanlı tebaası olan fakat İran sınırının içinde de birkaç köyü kendi nüfuzu altında tutan Şeyh, Osmanlı topraklarının doğusunda yaşayan Kürtlerin manevi lideri sayılmakta idi. Şey elde ettiği güçten dolayı İran sınırı içinde bulunan köylerin malikiyeti iddiasında bulunmaya başladı. Burada bu noktayı hatırlatmakta fayda vardır ki, o dönemde Sünni Osmanlı ile Şii Kaçar devletleri arasında bir inançsal çekişme devam etmekte idi. O sıralarda Ruslar ve Kaçar devleti ile anlaşamamasından dolayı Osmanlı’dan yana tavır alan İngiltere de aşırı Sünni olan Şeyh’e destek vermekte ve daha doğrusu onu kendi amaçları doğrultusunda maşa olarak kullanmakta idi. 1911 yılında Urumiye’nin dönem valisi Yusuf Han Şucauddevle diğer köylerden olduğu gibi o köylerden de vergi ödemelerini ister. Fakat Şeyh’in müritleri vergi vermekten kaçınır ve böylece devlet güçleri ile Şeyh’in müritleri arasında ilk çatışma meydana gelir. Yalnız bu çatışmada Şeyh’in müritleri yenilir. Bunun üzerine İngiltere ve Osmanlı devleti fırsatı uygun bularak Şeyh’i İran sınırlarına saldırmaya tahrik eder ve bu yönde ona her türlü kolaylık sağlarlar. Bununla beraber Osmanlı devleti diplomatik olarak İran’a baskısını arttırır. Sonuç olarak “Osmanlı’nın Kürt aşiretleri İran toprağına -Azerbaycan’ın batısına- saldırarak Üşnü kenti ve çevre köylerine büyük zarar verdiler.”[1] Burada ilginç bir noktaya değinmemizde fayda olacaktır. Neden aşırı Sünni fanatiği olan Kürt’ler bu gün Sünni Kürt’lerin şehri sayılan Üşnü’ye saldırdılar? Yanıt o dönemde Üşnü’nün Şii Türk’lerin şehri olduğudur. Bu husustan Kürtlerin Azerbaycan topraklarına yapmakta olduğu göç sonucu Azerbaycan’ın batısındaki Kürtleşme sürecinin de boyutlarını görebiliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Devlet güçleri ve yerli Türk halkı Kürt saldırılarının karşısında direnmişler ve o esnada Osmanlı-Rus savaşlarının başlaması sonucu Kürtlerin saldırısı geçici olarak dinmiştir. Daha sonra Şeyh bu kere İngilizlerin para ve desteğini alarak Rusların aleyhinde savaşa girmiştir. Bu çatışmalarda Şeyh kayda değer bir başarı elde edememiş fakat Kürtler halkı yağmalayarak bol miktarda para ve silah ele geçirmişlerdir. Ermeni tarihçi Goryans şöyle yazar: “Rus-Osmanlı savaşları bittikten sonra Şeyh çok miktarda talan malı ile geri döndü. O bol servet ve büyük ün kazandıktan sonra iyice azdı ve büyük hayallere düştü.”[2]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu sefer Şeyh biriktirmiş olduğu yeni güçle hükümdarlık ve bağımsız Sünni Kürt devleti iddialarını ciddi şekilde ileri sürdü ve bu doğrultuda düzenleme yapmaya başladı. Bu dönemde Osmanlı devletinin desteğinin azalması da Şeyh’in azmasına başka bir etken oluşturmuştur. Bu gelişmelerin akabinde “Rusya’nın başkonsolosu Mösyö Kerbil 1879 yılında Şeyh’in temsilcilerinin sürekli İran‘a -Batı Azerbaycan arazisine- gelerek oradaki Kürtleri tahrik ettiklerini ifade etmiştir”[3] bu sırada kendi hülyalarını gerçekleştirmek için büyük devletlerin yardımına ihtiyaç duyan Şeyh, Rusya’ya yaklaşmaya çalışmıştır. Fakat Helefin’in yazdığına göre: “Rusya’nın Van konsolosu Kamsamarkan Şeyh’in isteğine olumlu cevap vermemiştir çünkü Rusya Dış İşleri Bakanlığı Kürt’lerin dini liderinin Osmanlı Kürt’leri ile yetinmeyip er geç İran’ın Kürt bölgesine saldıracağından emindi ve bu da Rusya’nın çıkarlarına uymamakta idi.”[4] Rusya’nın yardımından umut kesen Şeyh “1879 yılında Kürt aşiret reislerini Nehri bölgesinde toplayarak özerk Kürt emirliğinin kurulması gerektiğinden bahsetti.”[5] Kurulacak bu emirliğin topraklarını esas olarak Doğu Anadolu ve Batı Azerbaycan toprakları oluşturacaktı. Rus yazar Halefin Kürtlerin operasyon planı hakkında şöyle yazmıştır: “Böylece İran’ın içinde Mamış ve Mengur Kürtleri Şeyh’in Büyük oğlu Şeyh Sadık’ın komutasında Ravandaz bölgesini işgal edip oradan Bağdat’a yöneleceklerdi. Musul ve İmdadiye’nin işgalini Şeyh’in ikinci oğlu Abdulkadir ve Van’ın işgalini de Şeyhin kendisi üstlendi.”[6]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şu taslağa şöyle bir baktığımızda Şeyh’in ne derece hayalci ve aynı zamanda saldırgan bir kişiliğe sahip olduğunu açık bir şekilde görebiliriz. Görüldüğü üzere amaç bir emirliğin kurulması değil, büyük kısmı Kürtlere ait olmayan topraklarda bir Kürt imparatorluğu, bu günkü ifadeyle “Büyük Kürdistan”ın (bu isimle olmasa bile) kurulması idi. Bu taslak hiç bir zaman hayata geçirilemedi. Siyasetten anlamayan Şeyh, İngiltere ve Osmanlı’nın siyasi oyunlarına kapılarak Osmanlı topraklarından vazgeçip İran –Güney Azerbaycan- topraklarına yöneldi. Sonuç olarak 1880 yılının ut ayında İran’a -Güney Azerbaycan’a- saldırı planı hazırladı. Bu sefer de Abdulkadir’in Tebriz’i, Şeyh’in kendisinin ise Urumiye, Hoy ve Salmas’ı fethetmesi! gerekiyordu. Bu saldırıda Osmanlı ve İngiltere her biri kendi çıkarlarını gözeterek Şeyh’e destek vermekte idi. İngilizler rakip Rusların Anadolu’ya yönelmelerini önlemek ve Doğu Anadolu’daki nüfuzunu pekiştirmek amacıyla, Osmanlı devleti ise İran’la mezhebi rekabetinin dışında, kendi iç güvenliğini sağlaması ve aynı zamanda doğuya yayılma politikası çerçevesinde Şeyh’i kolluyorlardı. Osmanlı devleti aynı zamanda kökten dinci Kürtleri Ermenilerin aleyhinde kullanmak niyetinde idi. Bunların hepsinin ötesinde ise iyice güçlenerek hem Osmanlı hem de İngiltere’ye kafa tutan Şeyh’i yapmacık savaşlara iterek yıpratma politikası yatıyordu. Bu savaşlarda Kürtlerin İngiltere yapımı “Henri Martin” marka silahlar kullandıklarını kaydetmekte yarar görüyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Herhalde İngilizlerin planladığı bu saldırıda Güney Azerbaycan’ın Soğuk Bulak -bu günkü Farslaştırılmış adı ile Mahabat- kenti Kürt saldırısının odak noktası oldu. Şehrin Türk sakinlerinin büyük bir kıyıma uğradığı bu saldırıya o yörenin Kürt aşiretleri de aktif olarak katılmışlardı. “Onlar mezhep faktörünün etkisiyle ve yağmalardan pay almak umuduyla Şeyh’in peşine takılarak Azerilere –Azerbaycan Türklerine- saldırmışlardı.”[7] Bir Türk kenti olan Soğukbulak da Üşnü’nün kaderine müptela olmuştu. Yerli Türk halkı katledilerek veya mecburi göçe zorlanarak şehrin nüfus yapısı değişime uğratıldı ve sonuç olarak bu gün bölgede ağırlıklı olarak Kürtlerin sakin olduğuna şahidiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Soğukbulak’tan sonra sıra Koşaçay’a -bu günkü Farslaştırılmış adı ile Miyandoab- geldi. Kürtlerin Koşaçay’da işledikleri cinayetler diğerlerinden kat kat daha korkunç ve üzücüydü. 11 Eylül 1879 tarihinde Mengur aşiretinin reisi Hamze Ağa ve Abdulkadir Koşaçay’a saldırarak cami ve evleri yakıp, çarşıyı talan ettiler. Soğukbulak –Mahabat- kaymakamlığının hicri 1880 yılında Dış İşleri Bakanlığı’na verdiği rapora göre bu olaylarda 3500 kişi hayatını kaybetmiştir. “Molla Halil ayaklanması ve Rıza Şah’ın fermanının reddi” kitabında kayda alınan bir şiir parçasında Şeyh Abidullah’ın, Kürtlere, Koşaçay’ın ‘Acem’ ahalisinin katli ve şehrin yağmalanmasına dair verdiği emirden söz edilmektedir.”[8] Hacı Seyyah kendi ünlü hatıra kitabında (Haterate Haci Seyyah -Hacı Seyyah’ın Hatıraları-) Koşaçaylı Türklerin Kürtlerce katledilmesini şöyle anlatmaktadır: “Kürtler bir hayli mal çalıp köyler yaktılar. Onlar körpe çocukları havaya fırlatarak aşağıdan kılıçla ikiye parçalayıp “Selli Ala Muhammet” diyorlardı!! Onlar hamile kadınların karnını yırtıp bakire kızları namussuz ettikten sonra öldürüyorlardı. Genç, yaşlı, erkek, kadın demeden herkesi öldürüyor, tarlaları, harmanları ve evleri yakıyorlardı.”[9]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kürtler Koşaçay’daki –Miyandoab- vahşice katliamdan sonra 18 Aralık 1879 tarihinde Binab kentine saldırmışlar fakat Binab halkının kahramanca direnişi ve devlet güçlerinin yardımı sonucu Kürtler başarısız olup Koşaçay ve Soğukbulak’a geri çekilmişler ve Urumiye’ye saldırmaya hazırlanmaya başlamışlardır. Kürtlerin Azerbaycan’ın batısına saldırmasıyla aynı zamanda İngiltere’nin İran büyük elçisi Tamson’un talimatı ile İngiltere Tebriz konsolosu Mr. Aboat kendi görev bölgesini terk ederek Kürtlere daha iyi yardım edebilmesi için 3 Aralık 1879 tarihinden itibaren Mohammet Sadık’ın komutasındaki Kürtlerin kuşatmasında olan Urumiye’ye gitmiştir. Urumiye kuşatmasında kendisinin bizzat savunma hattında huzuru olan “Ali Han AVŞAR” Mr.Aboat’un Urumiye valisi İkbalüddevle’ye şehrin teslim edilmesi yönünde baskı yaptığını anımsatarak Abot’un söylediklerini şöyle anlatıyor: “Siz deneyimsiz ve hiç askeri eğitim görmeyen 3000 sivil halk ve yıkık kale ile Şeyh’in 30000 kişilik acımasız ordusu karşısında dayanamazsınız.”[10]Elbette İngiltere konsolosu şehir halkını umutsuzluğa sokarak direnişi kırmaya çalışmakta ve Azerbaycan’ın tarihi arazi bütünlüğünü tehlikeye sokmakta yalnız değildi ve bu konuda Amerikalı ve Avrupalı dini misyonerler ona aktif destek sağlamaktalardı. Bunların en aktif ve çalışkanı ise Korkan isimli bir Amerikan doktordu. Şeyh Abidullah’in baş danışmanının Simon adlı bir Ermeni olduğu da ilginç bir hususdur. Gerçi şu Hıristiyan dini misyonerlerin kendilerinin daha sonralar bölgede türettikleri dehşet Kürtlerinkinden hiç de az olmamıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kürtler ve İngiltere konsolosunun tüm çabaları şehir halkı ve vali İkbalüddevle’nin takdire değer direnişi ile başarısız kaldı ve sonunda birkaç küçük çatışmadan sonra devlet güçleri yetişerek Kürtler Osmanlı sınırına doğru geri püskürtüldüler. Osmanlı topraklarında da uslu durmayan Şeyh, Osmanlı devletice yakalanıp ve Mekke’ye sürgün edildi. Zayıf konuma düştükten sonra İngilizlerce arkası boşatılan Şeyh girdiği kumarda artık kaybetmiş bulunuyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Genel bir değerlendirme olarak Şeyh Abidullah Şemzinani’nin ayaklanması mezhepsel bir ayaklanma olarak nitelendirilebilir, yalnız onun bağımsız Kürt devleti kurma yönündeki çabaları bu ayaklanmaya mezhebsel-etnik bir karakter de kazandırmaktadır. Dikkate değer nokta, Ortadoğu’da, Batı Azerbaycan ve Doğu Anadolu topraklarını kapsayan bir Kürt devletinin kurulmasına Batılı güçlerin özellikle İngiltere’nin verdiği ciddi destek ve hatta kışkırtmasıdır. Şeyh Abidullah’ın neden olduğu katliam ve mecburi göçler Batı Azerbaycan’da özellikle Üşnü, Soğuk Bulak -Mahabat- ve Sakız kentlerinde nüfus dengesini ciddi şekilde Türklerin aleyhinde bozmuştur. Aynı zamanda bu çatışmalar Türklerle Kürtlerin mezhepsel ve etnik ayrılığını daha da derinleştirmiş ve sönmüş olan kineyi yeniden körükleyerek daha sonraki üzücü olaylara zemin ve tarihi bellek hazırlamıştır.&lt;br /&gt;İsmail Ağa SİMİTKO (Simko)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şeyh Abidullah fitnesi bastırıldıktan sonra Güney Azerbaycan da az buçuk huzura kavuşmuş bulunuyordu ama Şeyh’in geride bıraktığı kötü hatıralar bölgede yeni çatışmalara müsait ortam hazırlamıştı. Sonuç olarak da birkaç küçük çatışmadan sonra yeni bir isyan çıktı. Bu Şıkak aşiretinin reisi İsmail Simitko’nun başlattığı isyandır. Yazımızı çok fazla uzatarak okuyucularımızı yormamak için Simitko isyanına kısaca deyineceğiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tarihi kaynaklarda asi ve eşkıya gibi sıfatlarla vasıflandırılan İsmail Ağa Simitko bir güç düşkünü ve son derece acımasız bir insandı. Onun ayaklanmasının odak noktası Azerbaycan’ın batı bölgesinde yerleşen Kotur ve Çehrik yöreleri olmuştur. İsmail Ağa Simitko isyanında Şeyh Abidullah zamanında temeli atılan Kürdistan devleti kurma yönündeki hülyacılığı devam ettirilmiş, İngiltere, Rusya ve Osmanlı’nın para ve silah yardımı ve son olarak merkezi Tahran yönetiminin zayıflığı sonucu 1918–1922 yılları arasında Batı Azerbaycan yeniden Kürtlerin dehşetine boğulmuş ve yeniden Türk katliamı başlatılmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Simitko Şeyh’in aksine Ruslarla iyi ilişkiler kurabilmiş bu yüzden de Azerbaycan halkı milli önder Settarhan’ın komutanlığı ile özgürlük ve meşrutiyet devleti uğrunda savaştığında İsmail Ağa ve Kürt atlıları meşrutiyrt düşmanı olan istibdatçılara katılarak Tebriz’in ünlü 11 aylık kuşatmasında katılmıştı. Aynı dönemde Urumiye, Hoy ve Salmas şehirleri ve çevre köyleri Kürtçülerin Kürt milliyetçiliğinin babası olarak gösterdikleri İsmail Ağa’nın zülüm ateşinde yanıyordu. .Dünya Savaşı’nın başlaması simitko’ya silah ve adam toplayarak güç ve nüfuzunu artırmaya fırsat verdi. Diğer yandan o dönemde “Cilo denen bir gurup Ermeni Marşimon adlı keşişin liderliğinde Güney Azerbaycan’da bir Ermeni devleti kurmak peşinde idiler!! Ortak hedef güden Kürtler ve Ermeniler ilk önce birleşerek aralarında ittifak antlaşması imzaladılar. Ama İsmail Ağa kendi müttefikine bile acımayıp onu arkadan kurşunlayarak öldürttü. Bu olay üzerine Kürt Simitko’ya ulaşamayan Ermeniler 1917 yılının Mart ayında halk Nevruz kutlamalarına hazırlanırken Marşimon’un intikamı olarak Urmiye kentini basıp korkunç bir katliam başlattılar. Bu olayda binlerce sivil insanımız katledildi ve böylece Azerbaycan Türkleri Kürtlerin ihanetinin bedelini çok ağır şekilde ödemiş oldu. Binlerce ölü ve sürgün, yanmış evler ve yıkık şehir Azerbaycan topraklarını paylaşmak isteyen iki sersemin ihanetinin bedeli idi. Gerçekten Azerbaycan Türklerinin uğradığı bu korkunç maddi ve manevi zararın sorumluluğu kime aittir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her hal-ü karda şu Kürt lideri de selefleri gibi Şekeryazı savaşında yenildikten sonra Türkiye’ye kaçtı ve böylece bıraktığı kötü hatıraları ile birlikte tarihe gömüldü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Gazi Muhammet Devleti&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Simitko’nun kaçışı Rıza Han ve Pehlevilerin iktidara gelmesiyle bir zamanda idi. Bundan sonraki Kürt ayaklanmalarında mezhep faktörü her ne kadar etkin rol oynamışsa da artık ayaklanmalar milli içerik kazanmışlardır. Farslık eksenine dayanan ve katı Fars milliyetçisi olan Pehlevi devletinin, Kürtler de dâhil, Fars olmayan İran etnik ve milliyetlerine uyguladığı aşırı baskı ve milli zulmüm ortaya çıkışı etnik ayaklanmaların daha da milliyetçi tavırlar sergilediğine sebep oldu. Kürtlerin bu baskılara ilk tepkisi 1918 yılında tek model elbise ve Pehlevi şapka yasasına, Mengur aşiretinin reisi “Molla Halil” tarafından gelmiştir. Aynı dönemde “Barzani” Kürtlerinden bir grubu Kuzey Irak’tan İran’a -Güney Azerbaycan’a- girmişler ki halen de bölgede varlıklarını devam ettirmekteler. Barzaniler bölgeye girdiklerinde yaptıkları talanlarla bölgeyi huzursuzlaştırıp, geçici de olsa bir güvensizlik ortamı yaratmışlardı. Barzanilerin Azerbaycan’ın batısına göç etmeleri Batı Azerbaycan’da etnik yapının Kürtler lehinde değişmesi yönünde önemli bir etken olmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu tarihten sonra İran’ın kuzey ve kuzeybatısında Ruslar nüfuzlarını daha da fazla arttırmış ve böylece Kürtler daha da fazla Rus politikalarının etkisi altında kalmışlardır. Pehlevi devleti ile iyi ilişkileri olmayan Sovyetler İran içindeki çıkarlarını yitirmemek için Pehlevilerin tüm zayıf noktalarını kullanmakta idiler. 1930’lu yıllarda Batı’ya kaçarak “K.G.B”nin gizli sırlarını ifşa eden, çok önemli ve yüksek mevkili Rus casusu Jori AĞA BEKOF iki dünya savaşının arasındaki dönemde Rusların Kürt politikaları hakkında şöyle yazar: “1927 yılında Sovyetler devleti Irak, İran ve Türkiye gibi komşu devletlerinde yaşayan Kürtlerin milliyetçilik duygularını kullanarak onları kendisine doğru çekmek ve böylece bu ülkelerdeki Kürt bölgelerini kendi topraklarına katmak amacıyla, toprakları içinde bulunan küçük Kürt bölgesinde bir bağımsız Kürt devleti kurmak kararı aldı.”[11] Daha sonra Ağa Bekof Kürtlerin içinde geniş bir casusluk ağının yaratılmasından ve Kürt aşiret reisleri ile anlaşmaya varıldığından söz ederek şöyle yazar: “ Soğukbulak –Mahabat- bu operasyonun merkezi seçildi”[12] Sovyetlerin açık desteği ile birlikte İngilizlerin kışkırtmaları Kürt ağa ve hanlarının iyice azmasına yol açtı ve daha sonra da Simitko zamanında Irak’a kaçan han ve ağaların geri dönmesi ile Batı Azerbaycan Türklerinin güvenliği yeniden tehlikeye girmiş oldu. Tümüyle silahlı olan Kürtler yeniden yol kesmeye ve talan etmeye başladılar. “Kürt bölgelerinde bir Berno tüfeğinin bir şalvar veya bir çift ayakkabı ile değiş tokuş edildiği”[13] söyleniyordu. İşte bu durumda Kuzey Azerbaycan Komünist Parti başkanı Mir Cafer BAKIROV, bir süredir arkadaşları ile birlikte bağımsız Kürdistan kurmak için örgütlenmeye çalışan Gazi Muhammet’e yönelmiştir. Bakırov Gazi Muhammet’i Bakü’ye davet ediyor, anlaşma yapılmış, Sovyetler Gazi Muhammet’e himayesini bildirmiş ve Gazi Muhammet’e Kürdistan Halk Partisi’ne (J-K Komele) üye olması tavsiye edilerek Kürdistan Demokrat Partisi’nin temeli atılmıştır. O Soğukbulak’a dönükten sonra söylenenlerin aynısını yaptı. Komele partisine girdikten bir süre sonra partinin genel sekreteri veya parti üyelerine göre parti başkanı seçildi. O bir süre sonra Kürdistan Demokrat Partisini kurdu ve Pişeveri’nin Tebriz’de Azerbaycan devletini kurmasından birkaç ay sonra 22 Ocak 1945 tarihinde Mahabat’ta Kürdistan devletini kurdu. O halkın karşına çıkarken üzerinde Sovyetler tarzı üniforma ve başında beyaz sarma Kürt başlığı vardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Totaliter kişilikli ve Kürdistan’ın bağımsızlığına tamamı ile inanan Gazi Muhammet, kendisinden önceki Kürt liderlerinin yanlışını tekrar ederek Azerbaycan’ın batısında toprak iddiasında bulundu. Fanatik Kürtlerin eskiden beri peşinde koştuğu “Büyük Kürdistan” iddiası Gazi Muhammet zamanında ciddi şekilde dile getirildi. “Onu Mahabat’ta bürosunda görenler başının üstüne Londra !!! basımı büyük bir Kürdistan haritası asıldığını söylüyorlar. Bu harita tüm İran, Türkiye, Irak ve Suriye’nin Kürt bölgeleri üstelik Sovyet Ermenistanı’nın da bir parçasını kapsamaktadır. Harita bir taraftan İskenderun limanından Akdeniz’e diğer yandan da İran’ın Lorestan ve Huzestan illerinde yerleşen Deştistan, Hendican ve Buşehr kentleri üzerinden Basra Körfezine açılır. Haritaya Erzurum, Erzincan, Kars, Maku, Salmas, Musul ve Uruımiye gibi Kürtlerle hiçbir alakası olmayan şehirlerde dâhil edilmiştir.”[14]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dönemin en ciddi siyasi ve demokrat Kürt liderinin bile, uygunsuz bir mizaha benzeyen, tarihte hiçbir zaman Kürtlere ait olmayan topraklarda “Büyük Kürdistan” kurmak lafından dem vurmasını görüyoruz. Bu Kürt siyasilerinin fanatik fakat hamlığından dolayı olsun gerek. Söz konusu topraklarda (Batı Azerbaycan, Doğu Anadolu, Kuzey Irak, Batı ve Güneybatı İran ve Kuzeybatı Suriye) Kürtler kendi iddialarına tarihi senetlerde hiçbir kanıt ve iz bulamazken, Türkler, Araplar ve Perslerin (İranlıların) medeniyetlerine yüzlerce tarihi yapıt tanıklık yapmaktadır. Genelde Kürtler “Geztfon’un” üzerinde durduğu “Kerdük”lerin soyundan olduklarını iddia ederler fakat “Th. Nodelke, Hartman ve Visbah gibi büyük doğu uzmanları dilcilik kurallarına esasen Kürtlerin iddialarını doğrulamazlar.”[15] Son zamanlarda ise çok ünlü Ortadoğu tarihçisi S.F.Leman Kerdükler konusuna yeni bir giriş yaparak onların Kürtlerin değil, Gürcü Kerteveli’lerin ataları olduğunu ileri sürmüştür.”[16] Rus bilim adamı N.J.Sar’da (Yafsi okulundan) bu görüşleri onaylayarak Kürtçe’ni Farsça’nın bir şivesi olarak görür ve “Tarih-e Mesudi”yi kaynak göstererek “Kürtlerin ilk başta Arapça konuştuğunu”[17] söyler. Minoreski Arapça’da Kürt sözcüğünün “çadırda oturan” anlamına geldiğini anımsatarak Kürtlerin “dağda oturanlar” olduğunu söyler. “Soy ve fiziksel özellikler açısından yapılan araştırmalara göre ise ilginç sonuçlar elde edilmiştir. Şöyle ki farklı bölgelerin Kürtleri arasında hiçbir uyuşum ve ilişki bulunamamıştır.”[18]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında “Kürdistan sözcüğü ve Kürt adından 12. y.y.’a kadar hiçbir iz görülmemektedir ve sadece büyük Türk hakanı Sultan Sançar zamanında böyle bir eyalet kurulmuştur. “Kürt adını ilk kez Türk kökenli İranlı yazar Kazvinli Hamdullah Mostofi (14. yy.) kendi kitabi “Nezhatul Kulup”ta kullanmıştır.”[19] Ayrıca “Mekri aşiretleri 14. y.y.’da Azerbaycan’da Safevi harekâtının genişlemesi ile İran içinde göç etmeye başladılar”[20] Kürtlerin “kapsamlı Kürdistan tarihi” olarak gördükleri “Şerefname”ye göre “Belbasi, Mudeki, zeydani ve Babeki aşiretleri Osmanlı Sultan Selim döneminde Türkiye’nin Hakkâri yöresinden İran’a geçtiler”[21] ve ondan birkaç yıl sonra da “Dehburki aşiretleri 12.yy. Diyarbakır’dan İran’a girdiler.”[22]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Herhalde Kürtler bu denli karmaşık ve meçhul bir tarihe sahip olmalarına rağmen yakın tarihte her zaman Batı Azerbaycan’daki toprak iddialarını dile getirmişler. Gazi Muhammet zamanında da Kürtlerin bu boş ve yersiz talepleri sadece Türk-Kürt çatışmasını yeniden tırmandırmakla kalmayıp yabancı ellerin bölgede daha da etkin olmasına neden olmuştur. Bu arada bir soru aklımıza takılabilir. Bu gerçeklere karşın Azerbaycan ve Kürdistan devletleri arasındaki diplomatik ilişki nasıl devam edebiliyordu? Bu sorunun cevabını Sovyetlerin o dönemki siyasetlerini incelediğimizde bulabiliyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dr. İraj Zogi’ye göre Ruslar 1941 ve 1942 yıllarında, Azerbaycan’da yerleşmiş olan Kürtler, İran ve Türkiye’nin milli birliği aleyhinde tahrik ediyordu yalnız kısa bir süre sonra bu tutumlarını değiştirdiler “çünkü Kürtlerin 1942 yılının baharında Urumiye kentinde türettikleri cinayetlerden sonra, onların saldırganlık ve yıkıcı güçlerinin doğru, ilerde Tahran’a karşı direnişin esas gücünü oluşturacak olan Azerbaycan Türklerine yönelmiş olduğunu fark ettiler. Bundan sonra Sovyet yetkilileri Kürt isyancılara tam destek vermekte bir az çekimser davranıp onları Azerbaycanlı iş birliği yapmaya zorlamaya karar verdiler.”[23]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gazi Muhammet’in devleti Sovyetlerin İran politikası değişince yıkıldı ve kendisi de 31 Mart 1947’de idam edildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Batı Azerbaycan Ve İslam Devrimi’nden Sonraki Olaylar &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Gazi Muhammet’in idam edilmesinden sonra Kürtlerde çok az hareket görüldü. Onlar yaklaşık 30 yıllık bir siyasi durgunluk ve çekimserlik kabuğuna girdiler. Bu dönemde yalnızca Tudeh’in (İran Komünist Partisi) güçlenmesi ile onun sosyalist düşüncelerinin etkisi altında kalarak ve Irak Baas Partisinin de desteği ile bir takım örgütsel etkinliklerde bulunuldu ama bu etkinlikler de örgüt oturum ve mitingleri ve birkaç dağınık silahlı çatışmanın ötesine gitmedi. Aslında bu zaman kesitini Kürt parti ve örgütlerinin yeniden yapılanma ve güç toplama dönemi olarak değerlendirmemiz lazımdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bahsettiğimiz bu parti ve örgütler İran İslam Devrimi’nin hemen yarınki günü, uzun zamandan beri küçük bir kıvılcım bekleyen barut deposu gibi patlak verdiler. Ülkenin o günkü olağan üstü durumu ve özellikle, geçen yüz yılda Kürtlerin sürekli akın ve saldırıları sonucu birkaç şehri hemen hemen tamamen Kürtleşen, Batı Azerbaycan’ın hassas vaziyeti, tüm Kürtlerin silahlı olması ve batı Azerbaycan’daki toprak taleplerini yeniden gündeme taşımaları, bölgede durumu gerginleştirip, güvenliksizlik ve silahlı boğuşmalar yeniden bölgeyi sardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burada şunu vurgulamamız gerekiyor ki, Kürt halkının tüm İran halkları ve milletleri ile birlikte krallık rejimine karşı verdiği mücadeleye karşın fanatik Kürt örgütleri etnik milliyetçilik duygularını kullanarak şiddet ve zor yolu ile eski hayallerini gerçekleştirmeye çalışıyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Temelde Marksist-Leninist bir örgüt olan Kürdistan Demokrat Partisi devrimden sonra Dr. Abdurrahman Kasımlu’nun liderliğinde sosyal demokrat düşüncesini esas alarak ve aşırı bir Kürt milliyetçi partisi olarak sahneye çıktı. Aynı zamanda sol Maoist düşünceli yalnız ideolojik zaafları belirgin ve kendisini Kürdistan proltariyasının temsilcisi bilen Kürdistan Emekçiler Partisi (Komele) adlanan başka bir örgütte silahlı mücadeleye girdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Devrimden yalnız 8 gün seçtiğinde Kürtler Mahabat -Soğukbulak kenti artık resmen Mahabat adlanıyor- kışlasını zaptettiler. 1980’de düşünce ayrılığından dolayı 7 arkadaşı ile birlikte Demokrat Partisi’nden ayrılan Gani Buluriyan hatıra kitabında şöyle yazıyor: “Kasımlı her an farklı kişilerle temasa geçerek kışlayı zaptetmeyi planlıyordu. O bu konuda bana hiçbir şey söylemiyordu. Ben onun işleri hakkında başka bir kanaldan bilgi alıyordum. Ben ona, daha hiçbir olay çıkmadan biz Kürtlerin Dr. Bazergan’ın geçici hükümetine karşı çıkacağımızın doğru olmayacağını söyledim. Sen Kürt sorununun barış yolu ile çözüleceğine inanıyorsan bu yolu izlememelisin. Kasımlı oranın (kışlanın) şer ocağı olduğu ve dağılması gerektiği cevabını bana verdi. Ben dedim ki; sizin sözleriniz partinin düşüncelerine uymamaktadır. Biz barışa inanıyoruz ve barış yolu ile Kürt sorununu çözmek istemekteyiz. Kendimize sorun çıkaracak eylemlerde bulunmamalıyız. Aynı gün saat 11.30’da kışla silahsızlandırıldı.”[24]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buluriyan’ın yazılarının asıl önemi Kasımlı ve Demokrat Parti’nin gerçek yüzünü açığa çıkmasındadır. Kasımlı ülkenin o denli hassas durumunda yabancılar gibi davranıp, ordu kışlasını şer ocağı adlandırmıştı. Asıl amacı Kürdistan ve Batı Azerbaycan’a hâkim olmak olan Kasımlı Mahabat kışlasını kendisine bir engel olarak görüyor ve ayrıca kışlanın silahsızlandırılmasını partinin silah ihtiyacının karşılanması için gerekli buluyordu. Mahabat kışlasının silahsızlandırılması daha sonraki Pave, Senendeç, Sakız, Celdiyan kışlası, Sulduz savaşı ve diğerlerine bir ön çalışma sayılmakta idi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mahabat olaylarından sonra ve devrimin tam bir ayı tamamlandığında Kasımlı partinin amaç ve istekleri hakkında “Kürt halkı sadece özerklik istiyor”[25] şeklinde açıklama yapmıştı. Onun bu sözü tüm Kürt halkının sözü olmasa da önemli olan husus budur ki halktan ve halkın haklarından bahseden Kasımlı ve partisi devletten istemesi gereken özerkliği Azerbaycan Türklerinin kanını akıtarak elde etmeye çalışmıştır. O Hana -bugünkü Farslaştırılmış adı ile Piranşehr- ve Sulduz’da –Negedeh- Türklere tam bir kıyım yaşatarak Batı Azerbaycan topraklarını Kürdistan’a katmaya çalışmış ve böylece bölgeyi büyük bir dehşet ve gerginliğe itmiştir. İşin ilginç tarafı Kürtlerin milli lideri Kasımlı’nın bu çılgınca davranışlara dini liderleri Şeyh İzzettin Hüseyni de aktif destek vermiş ve hatta bölgedeki etnik-dini boğuşma ateşinin fitilini onlar ikisi birlikte yaktılar dersek hiç de yanılmış olmayız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Sulduz -Negedeh- çatışması&lt;/strong&gt;Kürtler Mahabat -Soğukbulak- kışlasını silahsızlandırdıktan sonra, her türlü savaş teçhizatı ile donatılmış, 20 bin kişilik bir kalabalıkla parti mitingi yapmak için Sulduz’a doğru yola çıktılar. O da nüfusunun sadece beşte biri Kürt olan Sulduz’a!!! Neden Sulduz’un miting yeri seçildiği hayati önem arz eden bir sorudur. Onlar Kürdistan’ın bağımsızlığı doğrultusunda hareket ediyorlardı, yalnız onların kafasındaki Kürdistan ütopik ve hayal ürünü olan bir Kürdistan’dı. Onlar Şeyh Abidullah ve İsmail Simitko’nun stratejik yanlışlarını tekrarlayarak yine de kendilerinden her konuda daha büyük ve daha güçlü olan Azerbaycan topraklarında zor ve şiddet kullanarak Kürdistan devleti kurmaya kalkıştılar. Şehit Çemran’ın söylediği gibi “Negedeh Azerbaycan’ın kapısıdır. Üşnu, Celdiyan ve Piranşehr’e ulaşıp Azerbaycan’ın iç kesimlerine açılmak için Negedeh’e hâkim olmak hayati önem taşır.”[26] Neden Sulduz’a saldırdıkları net olarak karşımızdadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sulduz’lu Türkler Kürtlerin kötü niyetini bildikleri için ve hassasiyet ve gerginliği önlemek için parti yetkililerini mitingi başka yerde yapmaya ikna etmeye çalıştılar. Ebrişemi “Orta Doğu’da Kürt meselesi” kitabında şöyle yazıyor: “Türklerden bazı ulema ve saygın kişiler gelip arabuluculuk yaptılar. Bu silahlı törenin şehir içinde gerçekleştirilmemesi için merkez büro ile temasa geçtiler (daha sonralar Buluriyan da bu olanları onaylamıştır). Buluriyan’ın da tasdik ettiği üzere Sulduz’lu Türkler merkez büroya bir mektup yazarak Sulduzluların gidişattan endişe duyduklarını ve silahlı törenin kentin içinde değil, dışında yapılmasını istediklerini partiye ilettiler”[27] Sulduz –Negedeh- Türklerinin bu çabalarının hiçbir yararı olmamıştır. Kasımlı ve hatta Molla Saleh (Sulduz Kürt camisinin imamı) kentin boşaltılması ve teslim edilmesi gerektiğini not etmişler. Kürtlerin bu isteği kesin bir hayır cevabı ile karşılaşmıştır. Herhalde Kürtler kente girmiş ve şehir stadında toplanmışlar. Gelişmelerin devamında, bir merminin patlaması üzere Kürtler stattan dışarı dökülmüş ve halkın üzerine ateş açmaya başlamışlar. Savunmaya hazırlıklı olan Türkler ise kendilerini savunmuşlar. Türkler şehir merkezindeki “Kale Başı” tepesini ele geçirerek duruma hâkim olmuşlar fakat Kürtlerin sayıca üstün oldukları Türklerde ağır kayba yol açmıştır. Bu savaşta çok sayıda suçsuz çocuk, kadın ve yaşlı Türk Kürt’lerce katledilmiştir. Üç günlük sürekli çatışmadan sonra Azerbaycan’ın korkmaz ve cesur savaşçı ve din adamı Hücetülisalm Hasani Urumiye radyosundan bir bildiri yayınlayarak halkı savaşa ve Kürt fitnesini defetmeye çağırmıştır. Bildirinin yarınki günü Hasani Azerbaycan’ın diğer bölgelerinden de gelen gönüllülerle birlikte Sulduz’a girmiştir. Dört günlük kızgın bir savaş ve her iki taraftan da yüzlerce insanın ölmesinden sonra ordu güçleri bölgeye girmiş ve böylece Kürtler kesin bir yenilgiye uğrayarak kaçmak zorunda kalmışlar. Hasani Kürtlerle bir haftalık savaş hatıralarından şöyle anlatmıştır: “Yarınki günü öğlen vakti iki evden görüş yaptım. 11 kişinin bir evde kesilmiş başını gördüğümde çok etkilenmiştim. Üç yaşındaki kız çocuğunun da başını kesmiş ve çivi ile annesinin göğsüne çakmışlardı. Öldürülenlerin arasında yaşlılarda vardı. Başka bir yerde 22 kişiyi asmışlardı. Bir gencin baltayla doğranmış cesedi de beni çok sarsmıştı. Bu cinayetleri yapanlar demokrat oluklarını iddia eden adamlardı.”[28]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kürtler bu sefer de çok büyük bir yanlışlık yapmışlardı. Onlar suçsuz halkı katletmekle iç yüzlerini bir kez daha göstermişlerdi. Sulduz savaşı şehir halkı ve gönüllülerin yardımıyla, İran arazi bütünlüğü bozmak ve Azerbaycan topraklarını sahiplenmek isteyen Kürtlere bir bataklığa dönüşse de bu savunma Azerbaycan Türklerine çok pahalıya mal olmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkinci Sulduz olayı devrim muhafızlarından olan bir grup gönüllü gencin Kürtlerin saldırısına uğraması ile meydana geldi. Bu olayda dönemin Negedeh devrim muhafızları komutanı şehit Ali Elmi komutasındaki bir grup gönüllü genç Celdiyan kışlasından şehre dönerken Kürt köyü olan “Garna” köyünde Kürtlerin pususuna düşmüş ve hepsinin başı kesilerek öldürülmüşler. Olaydan yaralı kurtulan bir gönüllü kendisini şehre yetiştirmiş ve olanları anlatmıştır. Haber üzerine şehir halkından bir grubu olay yerine gitmiş ve olay yerinde yeniden çatışma olmuştur. Bu sefer de köyün peşmergeleri teslim etmemesi nedeni ile halk köyü basmıştır. Ne yazık ki Garna olayı Kürtler tarafından çarpıtılarak anlatılmaktadır. Onlar olanların sadece ikinci kısmını anlatıyor ve olayın zaten neden çıktına göz yummaktalar. Garna olayında sürecin geçmişini de dikkate almak lazım. Gerçekten Azerbaycan topraklarını bölerek oralarda kendilerine devlet kurmak isteyen Kürtler değil miydi? Ve hakikaten Azerbaycanlılar her zaman sadece kendilerini savunmadılar mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kürtlerin Sulduz’a saldırdıkları Kürt siyasilerinin çoğunluğu tarafından itiraf edilmiştir. Dönemin parti genel sekreteri olan Abdullah Hasanzade “yarım Asır Mücadele” kitabının ilk cildinde “parti yetkililerinin Negedeh faciasında yanlış yaptığını ve korkunç bir tuzağa düştüklerini”[29] yazmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kürtlerin fitnesi kalktıktan sonra kentten kaçan yerli Kürtler yeniden kente geri döndüler. Sulduz halkı onları kabul edip yaptıklarına göz yumarak barış ve karşılıklı anlayış yolunu seçti. Ama Kürtler Hana-bugünkü Farslaştırılmış adı ile Piranşehr- gibi çoğunluk sağladıkları Azerbaycan şehirlerinde böyle davranmayıp özellikle Hana şehrinde kaçmak zorunda kalan bir hayli yerli Türk’ü kabul etmekten imtina ettiler. Böylece Hana’nın –Piranşehr- nüfus yapısı tamamı ile Kürtleşti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1981 yılında İran-Irak savaşı başladıktan sonra bölgede Hamze Seyülşüheda askeri karargâhı kuruldu ve bu nedenle de “yurt içinde tutunamayan Kürt örgütleri Irak topraklarına çekilmek zorunda kaldılar.”[30] Yalnız bu geri çekilme Kürt fitnesinin aşımlaş olması demek değildi. Demokrat ve Komele partileri savaşın son yıllarına kadar bölgede varlıklarını devam ettirdiler ve birçok terör eylemi ve gerilla saldırıları gerçekleştirdiler. Bu eylemlerin en çok bilineni Azerbaycan bölge kolordu komutanı General Emini’nin de şehit edildiği “Darlek” olayı idi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kürtlerin Azerbaycan’da neden olduğu huzursuzluk birçok yönden Türk halkına ağır zararlar vermiştir. Onların sayesinde Batı Azerbaycan bölgesinin ekonomik gelişimi sekteye uğramış, özel ve devlet yatırımlarında ciddi bir düşüş yaşanmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her halde İran-Irak savaşı bittikten sonra huzur ve güvenlik Batı Azerbaycan’a geri dönmüş yalnız bu huzur 1991 yılında Körfez Savaş’ı ve Saddam’ın Kuzey Irak Kürtlerine saldırmasıyla Batı Azerbaycan’a yeniden akın eden Kürt mültecilerin girişi sebebi ile tekrar sarsılmıştır. Batı Azerbaycan Türk’ünün Kürtler hakkında iyi şeyler anımsamadığından dolayı endişe duyması gayet doğaldı. Ama yene de haddinden fazla merhametli ve konuksever olan!! Azerbaycan Türkleri Kürt mültecileri barındırıp, onları kendi himayelerine aldılar. Urıumiye ve Sulduz gibi her zaman Kürtlerin saldırı ve zulmüne uğrayan kentlerde birçok Türk ailesi barksız kalan Kürtleri kendi evlerinde barındırdılar. Ben şahsen Sulduz’da en az bir Kürt ailesini barındırmayan çok az aileye rastladım. Ama işin ilginç tarafı, Saddam’ın Kuveyt’e yaptığı saldırı yenilgiye uğradıktan sonra bu mültecilerin büyük kısmı kendi yurtlarına geri dönmediler ve birçoğu İran vatandaşlığına geçtiler. Böylece aniden bölgede bir daha Kürt nüfusu önemli ölçülerde arttı ve nüfus dengesi bir az daha Türklerin aleyhinde değişti. (Bazı gayri resmi kaynaklara göre son dönemlerde İran’ın Batı Azerbaycan ilinin genelinde Kürt nüfusu %35 ila %40 oranına çıkmıştır. Fakat bu verilerin Kürtler tarafından abartılarak ortaya atıldığı sanılmaktadır). Batı Azerbaycan’ın Urumiye, Hoy, Salmas, Sayın Kale –Şahin Dej-, ve Koşaçay –Miyandab- gibi nüfusunun kesin çoğunluğunu Türklerin oluşturduğu kentlerine bu dönemde çoğunluğu Barzabi aşiretine mensup olan birçok Kürt ailesi yerleşti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Savaş bittikten sonra Kürt bölgelerinden Batı Azerbaycan kentleri özellikle Urumiye’ye büyük bir göç başladı ve bu göç akımı halen de devam etmektedir. Öyle ki şu anda Türkiye ile İran -Güney Azerbaycan- sınırındaki köylerin birçoğu Kürt köyü haline gelmiştir. Bu göçlerin ekonomik nedenlerden dolayı gerçekleştiğini savunanlar da büyük bir yanılgı içindeler. Bu göç akımının neden ekonomik açıdan Batı Azerbaycan’dan kat-kat daha üstün olan Doğu Azerbaycan ili veya ondan da çok daha zengin olan Fars bölgelerine yönelmediği ciddi biçimde kafa karıştırmaktadır. İran içinde göçlerin genelde ekonomik nedenlerle olduğu bir gerçektir ama Kürtlerin Batı Azerbaycan’a gerçekleştirmekte olduğu büyük göç akımının ekonomik nedenlerden dolayı olduğu yönünde mantık yürütmek kesinlikle gerçekleri çarpıtmaktan sonra hiçbir şey olmayacaktır. Çünkü Batı Azerbaycan ili zaten gelişmişlik düzeyi olarak 28 il arasında 27.ci sırada yer almaktadır ve İran devletinin merkeziyetçi politikaları sayesinde birkaç küçük sanayi birimi dışında bölge halkı tarım ve hayvancılıkla uğraşmaktadır. (Bu gerçek kendisi İran Devletin Fars olmayan halklara karşı ayrımcı davranışının bir kanıtıdır). Bize göre bu göçlerde ekonomik nedenlerden daha fazla siyasi amaçlar gözetilmektedir. Bizce Kürtler bu göçlerle Bat Azerbaycan’ın nüfus yapısını değiştirerek bu topraklardaki iddialarını yasal zemine oturtmak niyetindeler. Nitekim geçen yıllarda bazı Kürt aydınları cumhurbaşkanı Hatemi’ye mektup yazarak Batı Azerbaycan ilinin güney kesiminde ki Kürtleşmiş şehirlerin Azerbaycan’dan ayrılarak “Mekriyan Kürdistanı” adlı, Mahabat merkezli bir il oluşturulmasını istemişlerdi. Bu konu bir ara ciddi şekilde medya ve hatta devletin iç çevrelerinde tartışıldı. Yalnız Kürtlerin sadece il olmakla yetinmeyecekleri daha şimdiden belli. Onların uzun vadede çok daha tehlikeli amaçlar gütmediklerini kim garanti edebilir ki?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bölgede Kürtlerin yarattıkları huzursuzluğun bir yeni safhası da PKK lideri Abdullah Öcalan’ın tutuklanması ile baş gösterdi. Türkiye Cumhuriyeti’nde 30 bin Türk vatandaşının ölümüne sebep olan, Türkiye Cumhuriyeti’nin yasal arazi bütünlüğünü tehlikeye sokan ve uluslar arası platformda terörist örgüt olarak tanınan PKK örgütünün lideri Abdullah Öcalan’ın (APO ismi ile de bilinmektedir) Türk güvenlik güçlerince yakalanmasını takiben “1998’in baharında Urumiye ve Senendeç şehirlerinde kargaşa çıktı”[31] Türkiye’de bir teröristin yakalanmasının İran Kürtlerine ne alakası olduğu da hoş bir husustur. Elbette bu kargaşalarda bazı vatandaşları tahrik ederek bölgenin huzur ve refahını bozmak isteyen bazı eller de vardı. İşte bunlardan birisi Senendeç’in İslami Şura Meclisi’ndeki milletvekili Bahaettin Edeb’di. Edeb mecliste 22 Şubat 1998 tarihli olağan konuşmasında “ülkenin Dış İşler Bakanlığını Türkiye ile olan diplomatik ve ekonomik ilişkilerinin yeniden gözden geçirmeye çağırdı. Ebrar gazetesinin parlaman muhabirinin haberine göre mühendis Bahaettin Edeb dün meclisteki olağan konuşmasında tüm İran ve diğer ülkelerde yaşayan Kürtlerden Öcalan’ın serbest bırakılması için yasal!! protestolarını devam etmelerini isteyip onları Türk mallarını almamaya çağırdı.”[32] Bu sözler ve görüşler altıncı İslimi Şura Meclisi’ndeki Kürt fraksiyonunun başkanına aittir. Bu fraksiyonun yaptığı diğer işlerden dolayı da ağır eleştiriler yönelmiştir. Özellikle meclis seçimleri sırasında bu fraksiyonun bazı üyelerinin Uruımiye, Sulduz, Hoy ve Salmas şehirlerinde yaptığı bazı görüşmelerle ilgili sorular hala cevapsız kalmıştır. Edeb daha sonralar mecliste açıkça Urumiye’nin bir Kürt şehri olduğunu dile getirmiştir. Onun bu ilginç keşfi!! Azerbaycan’da ciddi tepkilere sebep olmuştur. Bunu bağlamda devrim önderinin il temsilcisi Hüccetülislam Hasani Urumiye’nin Cuma namazı konuşmasında Edeb’i sertçe kınayarak Kürtlerin Urumiye’yi sahiplenmek peşinde olduğunu ve burayı gelecekte kurmak istedikleri Büyük Kürdistan devletine başkent yapmak istediklerini fakat Allah’ın yardımı ve Azerbaycan halkının gayreti ile bu başaramayacaklarını ifade etmiştir. Gerçekten de İslami Şura Meclisi’nin Kürt milletvekillerinin Batı Azerbaycan kentlerinde ne işi olabilir ki? Bu sayın milletvekilleri Saddam Hüseyin’in devrilmesinden sonra da Kuzey Irak hakkında buna benzer girişimlerde bulunmuşlardı ki bizim konumuzun kapsamı dışında kaldığı için onlardan söz etmiyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kürtlerin –İran Kürtlerinin- bu sevdadan hala vazgeçmedikleri gayet açıktır. Onların amacı sadece anayasanın 15. ve 19. maddelerinde verilen hakların alınması olsa tabi ki kimsenin itirazı olmayacaktır. Ama Kürtlerin kendi yazdıkları ve söyledikleri bunun tersini göstermektedir. Nitekim Senendeç’te -İran Kürdistan ilinin merkezi- yayınlanan ve sorumlu müdürü de il yetkililerinden olan “Abider” dergisinin başlığı altındaki logo şeklinde basılan haritanın bazı Türk şehirlerini de içine alması ciddi şüpheler uyandırmıştı. Veya Kürtçe yayınlanan “Aşti”(Barış) dergisinde Kürt şarkıcı Mazhar HALİKİ ile yapılan bir repörtajda Haliki’nin “üstat İran’a ne zaman geri döneceksiniz?” sorusuna “Çaldıran’dan İlam’a kadar bütün Kürt’lerin birleştiğini gördüğüm zaman” şeklindeki cevabı aynen yayınlanmıştır. Aynı dergi 14 Aralık 2004 tarihli sayısında Türkiye Cumhuriyet’i ve hatta İran’ın arazı bütünlüğünü tehlikeye sokan PKK terör örgütünün ölülerini “şehit” diye hitap etmiştir. Kürtçe yayınlanan “Anahid” dergisi ilk sayısında “Azerbaycan Kürtlerin eski yurdu” başlıklı bir makalede temelsiz toprak iddialarında bulunmakla yetinmeyip Türklere hakaret etmiştir.[33] Bu örneklerin sayısını arttırabiliriz. Bu yasal ve izinli dergilerde yayınlanan yalan ve kışkırtıcı yazların bağlamında önemli olan nokta ilgili yetkililerin kayıtsızlığı ve yasal işlemlerde bulunabilirken her hangi bir tepki göstermemesidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Sonsöz ve Genel Değerlendirme&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Yukarıda bir kısmını aktardığımız Kürt siyasi tarihinin incelemesiyle Kürtlerin genelde kendi isteklerini diyalog ve barış yoluyla değil silah ve şiddet yolu ile elde etmeye çalıştıklarını görmekteyiz. Bu yanlış eğilim Kürtlerin yalnız kendilerine ağır zararlar vermekle kalmayıp çoğu zaman Azerbaycan Türklerine de büyük can ve mal kayıpları mal etmiştir ama her zaman sonunda yenilen ve kaçmak zorunda kalan Kürtler olmuşlardır. Azerbaycan ve özellikle onun batı kısmına her zaman açgözlülükle bakan Kürtler, İngiltere, Rusya, Amerika ve belli bir dönemde Irak Baas Partisinin yardım ve desteği ile her zaman Azerbaycan’da etnik çatışmaların bir tarafı olmuşlar. Büyük güçler her zaman Kürt’leri maşa gibi kullanarak Orta Doğu bölgesinde onların aracılığıyla kendi çıkarlarını korumaya veya nüfuz havzalarını genişletmeye çalışmışlar. Bir zamanlar Osmanlı İmparatorluğu İslam Dünyası’nda yayılması için Kürtlerin aşırı din duygularını kullanmış daha sonra İngiltere bölgede etkinliğini korumak ve Hindistan’ın yolunu elde tutarak oraya zarar verdirmemek için Kürtleri yanına çekmiştir. Bu bağlamda Arabistan Lauransı’nın Orta Doğu’da ve özellikle Kürtlerin arasında bulunarak yaptığı işler kendi başına bir araştırma konusudur. Deli Petro zamanından beri kâh Anadolu ve kâh Azerbaycan ve İran üzerinden sıcak denizlere inme sevdasında olan Rus’lar da bayağı bir zamanlar Kürtleri kullanmışlardır. En son ise Irak Baas Partisi eski İran Şahı ile olan sınır probleminden dolayı ve bir sonraki dönemde İran-Irak savaşı esnasında Kürtleri İran’ın aleyhine kışkırtmış ve İran’ın başına birçok dert açmıştır ama işin ilginç tarafı bu parti gerekli gördüğünde acımasız bir şekilde ister kendi vatandaşı Kürtlere ister İran Kürtlerine kırıcı darbeler indirmiştir. Şimdi ise Kürtler demokrasi sloganı ile Irak’a sokulan Amerika’nın aleti durumuna gelmişler. Bu arada her zaman göçe hazır olan Kürtler, ellerine geçen fırsatı yene de Türklerin aleyhinde kullanarak bir Türk kenti ve aynı zamanda petrol zengini olan Kerkük’e aynen Batı Azerbaycan’da yaptıkları gibi büyük göçler gerçekleştirerek bu öz be öz Türk vatanını ele geçirmeye çalışmaktalar. Ortada açık bir gerçek vardır ki, Kürtler ister Azerbaycan’da, ister Anadolu’da ve ister Irak’ta her zaman Türkleri ciddi zorluklarla karşı karşıya getirmiş ve Türklere sağalması zor ve hatta imkânsız yaralar açmışlar. Bunların en ağır ve şiddetlilerine ise gereğinden fazla konukseverlik yapan! Batı Azerbaycan Türkleri katlanmak zorunda kalmışlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kürt ayaklanmalarının hepsinin ortak noktası Batı Azerbaycan’da toprak talebi ve Büyük Kürdistan iddiaları olmuştur. Şey Abidullah Şemzinani ve İsmail Simitko siyasi bilgilerinin yetersizliğinden dolayı bu kavramı kullanmasalar da kuşkusuz Batı Azerbaycan’da Türklere yaptıkları toplu kıyımlar bu doğrultuda olmuştur. Bu yanlışı Kürt tarihinin en entelektüel ve becerikli lideri Gazi Muhammet bile yapmıştır. Kürtlerin her zaman yaptıkları iki yanlış vardır. Brizcisi silaha sarılıp şiddet ve terör yoluna gitmeleri ikinci ise Türk Milleti’nin şeref ve namusu olan toprağına göz dikmeleridir. Şüphesiz bunların hiç birisinin Kürtlere tatlı sonuçları olmayacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kürt milliyetçilerinin altın devirlerini yaşadıkları bir gerçektir. Dünya ve bölgedeki politik süreç özellikle Irak’taki karmaşık durum ve Kürtlerin elde edebildiği imtiyazlar, diğer yandan da İran devletinin iç politikası Kürtlere, akıl ve mantık çerçevesinde davrandıkları, tarihi ve güncel gerçekleri göz önünde bulundurdukları durumda çok büyük başarılar elde edebilecekleri değerli bir fırsat yaratmıştır. Yalnız geçmişteki gibi akıl ve mantığı bir kenara bırakıp yene de Batı Azerbaycan ve diğer Türk topraklarında hak iddia ederlerse kendilerini acı bir sonuç bekleyecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu arada Türk ve Kürt aydınları karşılıklı saygı ve anlayış ortamında ve kendi haklarına yetinerek ortaya çıkabilecek problemleri çözebilir hatta İran genelinde ortak çalışmalar yaparak büyük başarılara imza atabilirler. Ne de olsa İran çerçevesinde Türklerle Kürtlerin bir takım ortak problemleri vardır. Bu noktaya geldiğimizde başka birçok önemli noktanın da altını çizmeden geçemeyeceğiz. İran içinde Türklerle Kürtlerin veya her hangi iki millet ya etniğin didişmesinden sadece ve sadece Fars şovenistleri kar edeceklerdir. İster Türkler ister Kürtler ister diğer İran halkları artık, önemli ölçüde iktidarı tekeline geçirmiş Fars şovenistlerinin karşısında, mağdur halklar olduklarını anlamalılar. Bu arada özellikle Güney Azerbaycan Türk aydınları Kuzey Azerbaycan’daki Karabağ faciasından ders almalı ve şimdiden gereken önlem ve tedbirleri almalılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*Bu makale Güney Azerbaycan’ın Sulduz –Negedeh- kentinin Özel İslami Üniversitesinde, Türk Öğrenciler tarafından Azerbaycan Türkçesi ve Fars dillerinde yayınlanan, Çenli Bel Öğrenci Dergisi’nin özel sayısından alınmıştır.&lt;br /&gt;[1]Ozae Siyasiye Kordestan az 1258 ta 1325 (Krdistan’ın siyasi durumu 1879’dan 1946’ya kadar), Mocteba BORZUYİ, Fekre No yayınları, 1. bası, kış 1999, s.57&lt;br /&gt;[2]Resaleye Giyame Şeyh Abidullah (Şeyh Abidullah ayaklanması mecmuası), Ali Han Avşar (Avşar tarihinden), s.24&lt;br /&gt;[3]Ozae Siyasie Kordestan (bkz.1.dipnot), s.24&lt;br /&gt;[4]Aynı kaynak, s. 61&lt;br /&gt;[5] Aynı kaynak, s.61&lt;br /&gt;[6] Aynı kaynak, s.62&lt;br /&gt;[7]Aynı kaynak, s.77&lt;br /&gt;[8] Aynı kaynak, s.77&lt;br /&gt;[9] Tarih ve Coğrafiyaye Miyandoab (Koşa Çay’ın-Miyandoab- tarih ve coğrafyası), Cemşid MEHBUBİ, Pervin yayınları, s.135&lt;br /&gt;[10]Ozae Siyasie Kordestan (bkz.1.dipnot), s.67&lt;br /&gt;[11]Aynı kaynak, s.266&lt;br /&gt;[12]Aynı kaynak, s.267&lt;br /&gt;[13]Aynı kaynak, s.272&lt;br /&gt;[14] Aynı kaynak, s.295&lt;br /&gt;[15] Kord ve Kordestan (Kürt ve Kürdistan), Vasili NİKİTİN, Nilüfer yayınları, 1. bası, s.35&lt;br /&gt;[16] Aynı kaynak, s.35&lt;br /&gt;[17] Aynı kaynak, s.55&lt;br /&gt;[18] Aynı kaynak, s.66’dan 73’e&lt;br /&gt;[19] Aynı kaynak, s.75&lt;br /&gt;[20] Ozae Siyasie Kordestan (bkz.1.dipnot), s.38&lt;br /&gt;[21]Şerefname, Emir Şerefhan Bitlisi, Elmi yayıncılık, s.470&lt;br /&gt;[22] Ozae Siyasie Kordestan (bkz.1.dipnot), s.40&lt;br /&gt;[23]İran ve Godrethaye Bozorg Der Cenge Cehaniye Dovvom (2. Dünya savaşında İran ve büyük güçler), Dr.İraj ZOGİ, Pjenk yayınları, 2.bası, s.140&lt;br /&gt;[24] Çeşmendaz politik-stratejik dergi, Mart 2005, s.21&lt;br /&gt;[25]Haşemi ve Engelab (Haşimi ve devrim), Mesud REZEVİ, Hemşehri yayıncılık, 2.bası, s.285&lt;br /&gt;[26]Kordestan (Kürdistan), şehit Çemran, 7. bası, İslami Kültür yayınları, s.39&lt;br /&gt;[27] Çeşmendaz politik-stratejik dergi, Mart 2005, s.23&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[28]Keyhan gazetesi, Hüccetülislam Hasani ile söyleşi, 8 Mart 2002&lt;br /&gt;[29]Çeşmendaz politik-stratejik dergi, Mart 2005, s.23&lt;br /&gt;[30] Tehevvolate Gomi Der İran (İran’da etnik gelişmeler), Dr. Mocteba MEGSUDİ, 1. bası, s.306&lt;br /&gt;[31] Aynı kaynak, s.313&lt;br /&gt;[32] Ebrar gazetesi, 24 Şubat 1998tarihli sayı&lt;br /&gt;[33] Çenli Bel Öğrenci dergisi, 2.say, s.19&lt;br /&gt;XVI. Yüzyılda Anadolu Kitapçılık Sanatının Gelişmesinde Güney Azerbaycanlıların Katkısı&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/696399585927283294-8250158090923688971?l=azer-baycan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/696399585927283294/posts/default/8250158090923688971'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/696399585927283294/posts/default/8250158090923688971'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://azer-baycan.blogspot.com/2010/02/guney-azerbaycan-ve-kurt-sorunu.html' title='Güney Azerbaycan ve Kürt sorunu*'/><author><name>GUNAZTAC</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04961719280793546963</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='29' src='http://2.bp.blogspot.com/_XX9mh1N0pDo/S2aBYa9kJSI/AAAAAAAAAAM/4MzZxxnAmIk/S220/21Azer14.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_XX9mh1N0pDo/S2e3HBEfugI/AAAAAAAAAE4/nQW6_hT20FI/s72-c/bati-azerbaycan.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-696399585927283294.post-516074744557386523</id><published>2010-02-01T15:56:00.000-08:00</published><updated>2010-02-01T21:27:02.018-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='TANITIM 6:MEKALELER TOPLUSU'/><title type='text'>Güney Azerbaycan Milli Hareketi Ve Siyasi Dengeler</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;Davut TURAN&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_XX9mh1N0pDo/S2e3iTMxkwI/AAAAAAAAAFA/rGnWRzB7k60/s1600-h/davudur.JPG"&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 158px; FLOAT: left; HEIGHT: 202px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5433513275343082242" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_XX9mh1N0pDo/S2e3iTMxkwI/AAAAAAAAAFA/rGnWRzB7k60/s320/davudur.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;Ön söz&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Günümüze kadar Güney Azerbaycan milli hareketi, tarihi temellere dayanarak kendisini ortaya koymaya çalışmıştır. Ancak yeni dünya düzeninin getirdiği bazı koşullar karşısında Güney Azerbaycan milli hareketi, strateji belirlemek zorundadır. Bu zorunluluktan yola çıkarak Güney Azerbaycan Milli Hareketini ve günümüz koşullarını tartışmaya açıyoruz. Bölgedeki değişimler karşısında Güney Azerbaycan Milli Hareketi nasıl bir politika izlemelidir? Dünyada süper güç ülkeler ve bloklarla nasıl bir ilişkiye girmelidir? Yakın komşuları olan Türkiye ve Azerbaycan ile nasıl ilişki ortaya koymalıdır?&lt;span class="fullpost"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elbette yukarıdaki soruları tartışma içerisinde daha geniş bir biçimde ele almaya çalışacağız. Güney Azerbaycan Milli Hareketi hem bölgede hem de yeni dünya düzeninin kurulmasında önem taşımaktadır. Çünkü Güney Azerbaycan bir taraftan jeopolitik konuma sahiptir, diğer taraftan da bölgede dengeleri değiştirebilecek bir konumdadır. Bu açıdan ülkelerin ve devletlerin Güney Azerbaycan’a bakış açılarını incelememiz gerekmektedir. Siyasi bir platform içerisinde kendisini ortaya koymaya çalışan Güney Azerbaycan Milli Hareketi bu hedefini gerçekleştirmek için bölgede ve dünyada gelişen dengeleri iyi bilmelidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeni dünya düzeninde ABD ve AB önem taşımaktadır. Dolayısıyla Güney Azerbaycan Milli Hareketi politikalarını ulusal çıkarlarına dayanarak ABD ve AB ile ilişkiler çerçevesinde ortaya koymalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1-Güney Azerbaycan Milli Hareketi Ve Dünya Düzeni&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;a) ABD&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Tarihsel olarak Güney Azerbaycan ve ABD ilişkileri meşrutiyet devriminden günümüze kadar farklı şekillerde devam etmiştir. ABD, Güney Azerbaycan toplumsal hareketlerini bazı dönemlerde desteklemiş bazı dönemlerde de çıkarlarına ters düştüğü için bu hareketlere karşı çıkmıştır.[1] Günümüz koşulları açısından ve özellikle Irak rejiminin değişim sonrası İran’a yönelik baskıların arttığı bir dönemde Güney Azerbaycan ve ABD ilişkileri farklı boyut kazanmıştır. Güney Azerbaycan’da en geniş toplusal tabana sahip olan G.A.M.H.[2]bu ilişki açısından önem taşımaktadır. “ABD ile ilişkiler hangi çerçevelerde ve ne şekilde ortaya koyulmalıdır sorusu” farklı şekillerde yorumlanmaktadır. Bazı çevreler ve siyasi teşkilatlar ABD ile görüşmelerin doğru olmadığını savunarak bazıları ise bugün bile ABD ile görüşmelere ve müzakerelere oturmuşlardır. Ancak bu ilişkilerin nasıl olması gerektiği hakkında çok az tartışma görmekteyiz. ABD’nin bölgedeki siyaseti bazı araştırmacılara göre bizim irademiz dışında gerçekleşse de bu siyasete ve bölgedeki ABD bakış açısına yön vermek bizim irademiz içerisindedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yukarıda anlattığımız meselenin bir tarafıdır. Diğer taraftan baktığımız da ABD karşıtı bir görüşle karşılaşıyoruz: “Bölgede ABD siyaseti ve çıkarları bizi ilgilendirmez. Biz tuttuğumuz yolda kimseye dayanmadan ve destek almadan gideceğiz. Zaten ABD bizim bağımsız ve mutlu olmamızı istemiyor” görüşlerini görmekteyiz. Ülkeler bir başka ülkenin mutluluğu için değil, kendi çıkarları için siyaset üretir ve yürütürler. Bugün ABD’nin Irak’ı işgal etmesi Irak halkını kurtarmak ve Irak ülkesini demokratikleştirmekten ziyade, kendi çıkarları doğrultusundadır. Yani terörizmi engellemek ve petrol rafinelerini daha güvenli bir ortamda sahiplenmek için değil mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ABD’nin bölgedeki çıkarlarını, hedeflerini ve politikalarını bilerek, yola çıkmamız lazım. ABD uzun müddetli olarak bölgede hangi stratejileri izleyecektir? Kendi çıkarlarını sağlamak ve korumak için hangi güçlerden yararlanacaktır? Bölgedeki hâkimiyet sistemi ne olacaktır? Güney Azerbaycan bu soruları doğru bir şekilde yanıtladığı zaman ABD ile ilişkilerde kalıcı bir politika izleyebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;b) Avrupa Birliği&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Avrupa Birliği yapısı ve tarihselliği itibarıyla bugün uluslararası arenada kendisine siyasal ve ekonomik bir kimlik oluşturmuştur. Bunun yanı sıra bugün Avrupa, Avrupa dışı devletsiz milletlerin sivil ve kültürel çalışma alanına dönüşmüştür. Günümüz koşulları ve çalışma olanaklarının haricinde Güney Azerbaycan’ın kuruluşunda siyasi ve ekonomik ilişkilerde AB önem taşımaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;G.A.M.H teşkilatlarının bugün Avrupa ülkelerinde çalışmalarını analiz edersek var olan imkanlardan gerektiği kadar yararlanmadıklarını görebiliriz.Avrupa Birliği çerçevesinde kendimizi en azından sivil bir hareket olarak ortaya koymamışız. Siyasi çerçevede AB içerisinde çalışmalarımız ise bölgenin hassaslığı nedeniyle arka planda tutulmuştur. G.A.M.H denge yaratmak için Avrupa Birliği ile diplomatik ilişkiler kurabilir. ABD ve AB arasında Güney Azerbaycan Milli Hareketi’nin kuracağı bu denge Güney Azerbaycan’a gelecekte siyasi oyunlarda ve koz paylaşımında imkânlar sağlayabilir. Fransa, Almanya ve İngiltere üçgeni arasında Güney Azerbaycan Milli Hareketi kozlarını dengeli bir şekilde ortaya koyabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Avrupa Birliği’nin bölgedeki etkinliğinin zaman içinde artacağını da göz önünde bulundurursak bu dengelerin önemi ortaya çıkacaktır. Türkiye’nin AB içerisinde yer alması Güney Azerbaycan’ın AB ile sınırının bulunmasını sağlayacaktır. Bu nedenle ilişkilerimizi ve siyasi davranışlarımızı bu açıdan ele almalıyız. Avrupa Birliği’ne Güney Azerbaycan teşkilatları her taraftan baskı yaparak Güney Azerbaycan meselesini Avrupa siyasi ve sivil toplumuna taşımalıdırlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güney Azerbaycan meselesi bugün Avrupa Birliği ve Avrupa kamuoyunda gereken yeri sahiplenememiştir. Bunun nedenleri ise bir taraftan Güney Azerbaycan teşkilatlarının sorumluluklarını yerine getirmemeleri diğer taraftan ise AB’nin bu konuyla ilgilenmemesidir. İkinci neden ikna meselesine bağlıdır. AB’ye bazı şeyleri inandırmak ve kabullendirmek zorundayız. Bu da Avrupa’da faaliyet gösteren Güney Azerbaycan Milli teşkilatlarına bağlıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2-Güney Azerbaycan Milli Hareketi ve Bölgedeki Dengeler&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;a)Ortadoğu&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Ortadoğu bölgesi bir taraftan İslami ülkelerin toplandığı bir yer, diğer taraftan da petrol kaynaklarının bulunduğu topraklar olduğu için hem bölgedeki siyasi dengelerin değişmesinde hem de dünya siyaset alanında önem taşımaktadır. 20. yüz yılda Ortadoğu bölgesi, petrol kaynakları barındırdığı için dünyadaki sömürge güçlerinin ilgi alanı olmuştur. Güney Azerbaycan’ın bu bölgede yer alması ve bölgedeki ülkelerle ilişkilerini günümüz koşulları açısından analiz edersek kuşkusuz Büyük Ortadoğu Projesi içerisinde ele almamız gerekecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak Güney Azerbaycan’ı ve G.A.M.H’ni Büyük Ortadoğu Projesi sürecinde ve doğuracağı sonuçlarla ele almadan önce bugünkü duruma değinmemiz gerekiyor. Güney Azerbaycan ve G.A.M.H. bu bölge içerisinde farklı bir tarihsel sürece ve imaja sahiptir. Güney Azerbaycan Milli Hareketi başlangıçtan günümüze kadar demokratik ve laik bir süreç yaşamıştır. Hükümet sistemi açısından Güney Azerbaycan, 1945 Milli Hükümet döneminde görüldüğü gibi kadınlara oy hakkı tanıyan ilk doğu ülkesi olmuştur. Bu açıdan Güney Azerbaycan’da hükümet sistemlerinin meşruiyet bağlamında tartışıldığı Ortadoğu’da söz konusu olamaz. Bölge içerisinde Arapların büyük çoğunluğu oluşturduğu toplulukta da Güney Azerbaycan demokratik bir ortamda siyasi ve ekonomik ilişkilerde bulunabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi Ortadoğu’da ABD tarafından uygulanmaya çalışılan demokratikleştirme süreci ya da BOP içerisinde, G.A.M.H farklı şekillerde kendisini ortaya koyabilir. Eğer BOP[3]’un amacı bölgeyi demokratikleştirmek ise G.A.M.H. zaten demokratik bir harekettir. Bugün Milli Hareket hedefini gerçekleştirip Güney Azerbaycan’ı bağımsızlığa götürürse İslami ülkeler içerisinde en demokratik ve laik ülkeyi kurma kapasitesine sahip olur. Dolayısıyla BOP sürecinde Güney Azerbaycan demokratikleştirme içerisinde değil belki demokratik ülke ve hareket örneği olarak gösterilmelidir. Ancak projenin amacı bölgedeki dengeleri değiştirip ABD yanlısı iktidarları iş üstüne getirmekse durum Güney Azerbaycan açısından farklı bir biçimde analiz edilmelidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güney Azerbaycan ve ABD ilişkilerini birinci bölümde ele aldık. G.A.M.H ulusal çıkarlarını göz önünde bulundurarak ABD ile ilişki kurma hakkına sahiptir. Bölgede ABD yanlısı hükümetlerin de Güney Azerbaycan ulusal çıkarları açısından ele alınarak nasıl davranacağına karar vermelidir. Şimdi BOP sürecinde G.A.M.H’nin misyonu ne olacak? BOP günümüze kadar detaylı bir şekilde dile getirilmese de Ortadoğu bölgesini demokratik bir sisteme sürüklemek ve böylelikle ABD’ye tehdit oluşturacak hiçbir gücün barınmasına olanak sağlamamak şeklinde yorumlanmıştır. G.A.M.H Büyük Ortadoğu Projesi karşısında bir engel değil tam tersine ona örnek oluşturacak bir yerdedir. Güney Azerbaycan Milli Hareketi ABD istese de istemese de demokratik bir süreçte kendi amaçlarını gerçekleştirmek için demokratikleşiyor ve demokratikleşecektir. Eğer ABD’nin bölgedeki planı demokratikleştirme ise ve kendisine karşı tehditleri önlemek istiyorsa G.A.M.H. ile siyasi bir çatı altında ve ortak çıkarları göz önünde bulundurarak hareket edebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;b) Türkiye&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Güney Azerbaycan Milli Hareketi kendi milli haklarını isteme sürecinde Türkçülük çizgisini izlemiştir. Türk kimliği ve Türk varlığı Güney Azerbaycan Milli Hareketi’nin çekirdeğini oluşturmaktadır. Bu durumda yani Güney Azerbaycan’ın etnik açıdan Türk olması ve hareket itibarıyla Türkçü hareket olması Türkiye ile Güney Azerbaycan meselesi arasında ilgi kuruyor. Türküye faktörü Güney Azerbaycan için her zaman önemli olmuştur. 90’lardan önce tek Türk cumhuriyeti olması ve bölgedeki ağırlığı bu önemi ortaya koyuyor. G.A.M.H hareket sürecinde günümüze kadar Türkiye’den açık destek aldığını söylemek zordur. Bunu siyasi nedenlerden dolayı olduğunu söyleyenler olsa da bölgedeki ortaya çıkacak dengeler bu durumu zorlaştırabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güney Azerbaycan’ın kurtuluşu Türkiye açısından farklı yorumlara tabi tutulmaktadır. İran parçalanırsa Türkiye de parçalanır palavralarını bir taraf bırakırsak, Güney Azerbaycan ve Türkiye ilişkileri somut ve analitik şekilde ele alınmıyor. “Güney Azerbaycan’ın bağımsızlığı Türkiye’ye ne getirir, ne götürür?” sorusunu cevaplamamız lazımdır. Birincisi Güney Azerbaycan bağımsızlaştığı zaman Türkiye 20 milyondan fazla nüfusa sahip olan bir Türk cumhuriyeti ile komşu olacaktır. Bu faktör Türkiye’ye siyasi ve ekonomik açıdan olanaklar sağlamış olacaktır. Siyasi açıdan Türkiye’ye kardeş ve destekçi bir ülke olarak Güney Azerbaycan, Türkiye’nin Bölgede ve dünyada etkinliğini artıracaktır. Ekonomik açıdan Türkiye piyasası, ticari ürünlerine ve yatırımlarına yeni bir pazar bulunacaktır. Bugün İran’da Türk şirketlerine çalışma izni vermeme durumu ortada olmayacaktır. Hazar havzasına ulaşım kolaylığı yaratılacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkincisi bugün Türkiye’nin Güney doğusunda yaşanan Kürt sorunu büyük oranda ortadan kalkacaktır. Çünkü PKK ve ondan doğan başka terörist örgütleri destekleyen ve barındıran topraklar yerine, bu hareketlere karşı çıkan ve bu hareketleri engelleyen Güney Azerbaycan olacaktır. Diğer taraftan da İran’da yaşayan Kürtler ile Türkiye Kürtleri arasında Güney Azerbaycan bulunacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güney Azerbaycan’ın kurtuluşu Türkiye’ye yarardan başka hiçbir şey getirmez. Bu nedenle Türkiye dış politikasında Güney Azerbaycan’a farklı yaklaşım izlemelidir. Türkiye’nin Güney Azerbaycan Milli Hareketi’nin açık bir şekilde desteklemesi siyasi davranış açısından doğru olmayabilir, ancak Türkiye gelecek dengeleri göz önünde bulundurarak Güney Azerbaycan meselesine bakması gerekiyor. Güney Azerbaycan’ı Kuzey Irak ve Urmiye’yi Kerkük gibi görmek istemiyorsa bugünden itibaren yarına siyasi yatırımlar yapabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye kamuoyu bugün Güney Azerbaycan meselesinden habersizdir. Türk insanının Güney Azerbaycan konusunda duyarlılığını yaratacak çok fazla iş ve eylem yoktur. Yarın bölgedeki dengelerin değişimine Türk halkı hazır olmalıdır. Güney Azerbaycan Milli Hareketi’nin Türkiye’den beklentisi; desteklemesinden ziyade olaya gerçekçi bakış açısıyla bakmasıdır.[4]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;c)Azerbaycan&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Azerbaycan Cumhuriyeti 90’lardan sonra milliyetçi bir siyasi yapıyla bağımsızlığa kavuşmuştur. 1945 Milli Hükümet döneminden sonra rahmetli Ebufezl ELÇİBEY ilk politikacı olarak Güney Azerbaycan meselesini siyasi arenada ortaya koymuştur. 90’lardan sonra yani Sovyetler Birliği’nin tesviyesi sonrası Güney Azerbaycan Milli Hareketi yeni bir boyut kazanmıştır. G.A.M.H 1945’ten sonra ilk kez kültürel hareketi siyasi alana taşımıştır. Kısacası Azerbaycan Cumhuriyeti’nin bağımsızlığı ve özellikle Karabağ olayları G.AM.H’nin dönüm noktası olmuştur.Azerbaycan’da yönetim değişimi Güney Azerbaycan’a karşı siyası ilgiyi azaltsa da onun var olması her zaman Güney için kıvanç kaynağı olmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;G.A.M.H hareket sürecinde bir hedefi, bir de idealini gerçekleştirmek istemiştir. Hedefi: Güney Azerbaycan’ın kurtuluşu; ideali ise Birleşmiş Azerbaycan Türk Cumhuriyeti kurmaktır. Bu doğrultuda günümüz koşullarını göz önünde bulundurarak Azerbaycan Cumhuriyeti’nin yönetimi, Bileşmiş Azerbaycan laflarını açık bir şekilde dile getirmese de bu ideal, orada yaşayan Azerbaycanlıların isteğidir diyebiliriz. Bu durumda Güney Azerbaycan Milli Hareketi idealini gerçekleştirmekte toplumsal alanda zorluklarla karşılaşmayacaktır. Azerbaycan Cumhuriyeti ve Güney Azerbaycan ilişkileri siyasi ve toplumsal çerçevede farklı şekiller almaktadırlar.[5]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3-İran’ın İç Meseleleri&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;a) İran İslam Cumhuriyeti&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;1979 İslami devrimden sonra şoven Şah rejimi yerini İran İslam Cumhuriyeti’ne verse de Fars merkezli düşünsel yönetim değişmeden yoluna devam etti. Güney Azerbaycan isteklerine karşı, bastırma harekatı devrimin ilk günlerinden itibaren kendisini gösterdi. Şariatmadari ve Tebriz ayaklanmalarının bastırılması yeni rejimin de Güney Azerbaycan’ı zor günlerin beklediğinin habercisiydi.Devrimden hemen sonra kültürel özgürlük verilip gazete ve dergiler yayılmaya başlandıysa da kısa zaman sonra yayın hayatlarına son verildi. İran İslam Cumhuriyeti Şialık anlayışı içerisinde Fars merkezli ve İranlılık düşüncelerini sürdürdü.[6] Güney Azerbaycan Milli Hareketi devrimden sonra İslami söylemler içerisinde kendi milli haklarına sahiplenme hayali uzun sürmedi. İslami rejim Irak savaşı dönemi ve daha sonralar Rafsancani iktidarında İran’ın bütünlüğünü ve birliğini sarsacak hareketlere sert bir şekilde tepki verdi. Bu dönem içerisinde Milli Hareket, kültürel boyutta hayatına devam etti. G.A.M.H ve İran İslam Cumhuriyetini karşı karşıya getiren mesele Karabağ olayları olmuştur. İran rejimi Kuzey Azerbaycan’ın bağımsızlığından tedirgin olduğu için Azerbaycan- Ermenistan savaşında Ermenistan’dan yana tavır almıştır. Bu tavır Güney Azerbaycan milli falları tarafından tepki ile karşılanarak Tebriz ve Tahran üniversitelerinde gösterilere neden olmuştur.[7] Bu olaylardan sonra Güney Azerbaycan Milli Hareketi siyasi söylemler içerisinde kendi milli haklarını isteme aşamasına girdi. 1996 meclis seçimlerinde Tebriz’de milletvekili adaylarının birisi milli söylemlerden dolayı istifaya zorlanması G.A.M.H ve İran İslam Cumhuriyetini resmen karşı karşıya getirtti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1997 cumhurbaşkanı seçimleri ve İran’a demokrasinin getirileceği G.A.M.H tarafından bir fırsat olarak değerlendirildi. Reformcuların iş başına gelmesiyle ülke içerisinde yüzeysel özgürlükler getirildi. Ülke içerisinde demokrasi yanlısı gazeteler çıkmaya başlayınca üniversitelerde de Türkçe dergiler yayılmaya başladı. Milli hareketin kitle haline gelmesi toplum içerisinde yayılması daha da hız kazandı. Ancak milli hareket özlüğünden çıkarak farklı boyutlar kazandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üniversitelerde İslami dernekleri çalışma alanı seçen Türkçü öğrenciler, Milli Hareketi’ni laik çizgisini İslami eğilimlere doğru kaydırdılar. Diğer bir taraftan da milli hareket o günün koşullarıyla toplum içerisinde yayılmaya hazır değildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;b) İran’da Yaşayan Başka Türkler&lt;/strong&gt;İran 30 milyondan fazla Türklerin yaşadığı bir ülkedir ama bugün Türklerin Ülkesi değildir. 1925 yılından sonra Türklerin imparatorluk hâkimiyeti bu topraklarda sona ermiştir. Bugün ulus-devlet ve uluslararası siyasi dengeleri göz önünde bulundurmadan, İran’ın Türkler tarafından sahiplenmesi doğru sonuçlar doğurmayabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İran’da Türklerin yaşadığı en yoğun bölge Güney Azerbaycan’dır. Bu nedenle burada yaşayan Türkler merkeziyetçi(Azerbaycan merkez olarak ) yapıya sahiptirler. Elbette Hemedan, Zengan ve Kazvin Türkleri yıllardır uygulanan Fars merkezli yönetimlerin politikası sonucunda kendilerini yüzeysel olarak buradan ayrı görmelerini bu kapsam dışında tutmalıyız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;G.A.M.H İran’da yaşayan diğer Türkler ile ilişkisi ve onlara yaklaşım tarzı tartışma konusudur. Milli Hareket bir taraftan onları dışlamamayı diğer taraftan da kendisini onlara kaptırıp “İran Türklüğü” içerisinde erimemeye çalışmaktadır. Türkmen ve Kaşkay Türkleri Güney Azerbaycan’dan farkı tarihsel süreç yaşadıkları için günümüz koşullarında millet ve yapı itibarıyla farklılıklar taşımaktadırlar.[8] G.A..M.H. hedefi olarak Güney Azerbaycan’ın bağımsızlığını açık bir şekilde ortaya koyurken Kaşkay ve Türkmen milli faalleri isteklerini farklı şekillerde ortaya koymaktadırlar. G.A.M.H bağımsızlığı hedef olarak seçmişse bile İran’da yaşayan başka Türkler ile hedefi ayrı olsa da süreç açısından onlarla bir hareket edebilir. Milli hareket onları ne inkâr edip ne de dışlamaktadır. İran’da yaşayan diğer Türkler ile hedefi ayrı olmasına rağmen ortak süreç içerisinde ilişki kurarak onların milli haklarını elde etmeleri doğrultusunda elinden geleni esirgememektedir. Ancak onların özerk, federal ya da bağımsız bir şekilde yaşamaları onların kendi iradelerine bağlıdır. Kaşkay ve Türkmen kardeşlerimizin milli hakları içerisinde mutlu yaşaması her Güney Azerbaycanlı ve milli faallinin en derin duygusudur diyebiliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güney Azerbaycan dışında yaşayan Azerbaycanlı Türkler ekonomik ve başka nedenlerden dolayı Azerbaycan’ı terk etseler de vatanları her zaman Azerbaycan olmuştur. Güney Azerbaycan bölgede gerçek ağırlığını ortaya koyduğu zaman onlar vatanlarına geri dönecektirler diye düşünüyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hemedan, Zengan ve Kazvin Türklerine gelince, onları Güney Azerbaycan dışı olarak ele almak yanlıştır. Yukarıda da anlattığımız gibi onlar belli ve kasıtlı politikalar sonucu Azerbaycanlılıklarını bugün unutmuşlarsa da yarın bağımsız ve demokrat bir Güney Azerbaycan içerisinde yer almaktan onur duyacakları kuşku yaratmamalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;c) Kürtler&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Kürt meselesi Ortadoğu bölgesinde son dönemlerde büyük sorunlara neden olacakmış gibi gözükmektedir. Kuzey Irak’ta dış güçlerin desteğiyle yarı bağımsız devlet kurmaları ve yıllardır Türkiye’nin güneydoğusunda terörist eylemlerde bulunan PKK örgütü bugün bu sorunları pekiştiren etkenlerdendirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendilerini PKK’nın İran kolu olarak adlandıran Pejak da Güney Azerbaycan topraklarında bazı asısız iddialarda bulunuyor. Bugün Güney Azerbaycan topraklarında merkezi yönetimin desteği ve yönlendirmesiyle sessiz işgalci haline gelen Kürtler yarın büyük sorunlara ve anlaşmazlıklara neden olabilirler. G.A.M.H bölgedeki Kürtlerin hareketini sabırla izlemektedir. Kürtler Batı Azerbaycan eyaletinde ve özellikle Urmiye kentinde faaliyetlerini geliştirmeye çalışıyorlar. Irak’ta militan şeklinde örgütlenmeye başlayan[9] Kürtler son dönemlerde bu topraklarda çatışmalara neden olmuşlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu konuların yanı sıra İran’da ortaya çıkacak olası bir iç savaşı gözden kaçırmamak gerekiyor. Özellikle bugün Kuzey Irak’ta Kürtlerin yarı bağımsız şekilde hükümet kurmaları İran’daki Kürt nüfusunu harekete geçirmiştir.[10] İran içerisinde Kürt ve Türk savaşı bitmek bilmeyen bir iç savaşa sürüklenebilir. Bu da uzun süre bölge istikrarını ve güvenliğini zedelemek demektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güney Azerbaycan’ın tarihi toprakları ve sınırları içerisinde Kürtlerin hak talebinde bulunmaları Kürt halkı ile Türk halkını ciddi şekilde karşı karşıya getirebilir. Bugün Güney Azerbaycan Milli Hareketi kendisini sivil, kültürel ve siyasal söylemler içerisinde ortaya koymaya çalışsa da zamanı geldiğinde topraklarını savunmak için radikal yöntemler izleyebilir. Kürtlerin Güney Azerbaycan ile ilişkisi farklı boyutlara taşınırsa Kürt halkı kendi siyasi hayatını tehlikeye atmış olabilirler.[11]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Sonuç&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Güney Azerbaycan Milli Hareketi siyasal ve uluslararası dengeler içerisinde kendisini ne kadar ciddi ve güçlü ortaya koyarsa, gelecekte o kadar başarılı olacaktır. Bu nedenle dünya düzeni, bölgedeki değişimler ve İran’ın iç siyasetini bilmesi G.A.M.H’ne stratejisini belirlemede yardımcı olacaktır.siyasi arenada G.A.M.H hem teorik açıdan hem de pratikte uluslararası ilişkilerin standartlarına uyduğu taktirde yukarıdaki dengeler içerisinde kendisine yer açabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;11 Eylül saldırılarından sonra Ortadoğu’nun ve Orta Asya’nın hızla değiştiğinin görmekteyiz. Güney Azerbaycan’ın bir taraftan Ortadoğu ile diğer taraftan da Orta Asya ile komşu olması G.A.M.H’ni bu değişimler karşısında strateji belirlemeye doğru itmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[1] Arif Keskin “ABD - Güney Azerbaycan ve İranlılık Kimliği Krizi” http://www.turksam.org/tr/yazilar.asp?kat=9&amp;amp;yazi=189.25.11.2005&lt;br /&gt;[2] “Güney Azerbaycan Milli Hareketi”nin kısaltılmışıdır.&lt;br /&gt;[3] “Büyük Ortadoğu Projesi”nin kısaltılmışıdır.&lt;br /&gt;[4] Güney Azerbaycan ve Türkiye ilişkileri için bkz. Vedat Yenerer. “ Güney Azerbaycan Türkleri Ve Iran.” http://www.azatyurt.com/manset19.htm. 02.12.2005&lt;br /&gt;[5] Azerbaycan cumhuriyeti bir devlet olarak Güney meselesi ile siyasi çerçevede fazla ilgilenmeyebilir ancak iki toplumundaki ortak tarihsel ve kültürel özellikleri iki toplum arasında toplumsal ilişkiyi olumlu bir şekilde ortaya koymaktadır.&lt;br /&gt;[6] Davut Turan. “Mezhepleşmiş Milliyetçilik” : Şiilik ve Farslık ile Özdeşleşen İranlılık. Güney Azerbaycan dergisi. Sayı 5.&lt;br /&gt;[7] Conbeşe Daneşcuyiye Azerbaycan. Araz dergisinin özel sayısı. ilkbahar 1384. S:44–56&lt;br /&gt;[8] Burada Türkmen ve Kaşkay kardeşlerimizin farklı millet değil de millet tanımlaması aşısından sadece farklılıklar taşıdıklarını vurgulamak istiyoruz.&lt;br /&gt;[9] Dünya Gündemi , 1-7 Ağustos. 2005 .S: 6&lt;br /&gt;[10] Dünya Gündemi , 1-7 Ağustos. 2005 .S: 6&lt;br /&gt;[11] Kürtlerin Güney Azerbaycan toprakları hakkında iddiaları için bkz: kurd-yayilmasi.blogspot.com/ &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/696399585927283294-516074744557386523?l=azer-baycan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/696399585927283294/posts/default/516074744557386523'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/696399585927283294/posts/default/516074744557386523'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://azer-baycan.blogspot.com/2010/02/guney-azerbaycan-milli-hareketi-ve.html' title='Güney Azerbaycan Milli Hareketi Ve Siyasi Dengeler'/><author><name>GUNAZTAC</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04961719280793546963</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='29' src='http://2.bp.blogspot.com/_XX9mh1N0pDo/S2aBYa9kJSI/AAAAAAAAAAM/4MzZxxnAmIk/S220/21Azer14.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_XX9mh1N0pDo/S2e3iTMxkwI/AAAAAAAAAFA/rGnWRzB7k60/s72-c/davudur.JPG' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-696399585927283294.post-621223181716679897</id><published>2010-02-01T15:49:00.000-08:00</published><updated>2010-02-01T21:30:47.391-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='TANITIM 6:MEKALELER TOPLUSU'/><title type='text'>Devrim İçinde Yeni Bir Devrim Arayışı: Ahmedinejad ve Radikal Muhafazakar Akım</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;Arif Keskin *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_XX9mh1N0pDo/S2e4ONfu2LI/AAAAAAAAAFI/fNEauWoAl2E/s1600-h/A_Keskin3_3.jpg"&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 151px; FLOAT: left; HEIGHT: 197px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5433514029726226610" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_XX9mh1N0pDo/S2e4ONfu2LI/AAAAAAAAAFI/fNEauWoAl2E/s320/A_Keskin3_3.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;1997’de Muhammet Hatemi’nin iktidara gelmesi ile İran’ın iç ve dış politikada köklü bir değişim geçireceği umudu doğmuştu. Ancak Hatemi’nin sivil toplum, özgürlük ve medeniyetler diyalogu söylemleri İran siyasal sisteminin yumuşaması ile sonuçlanmadı. Sistem içi reform arayışlarının başarısızlığı sonucu Haziran 2005 cumhurbaşkanlığı seçimlerini Mahmut Ahmedinejad kazandı.[1]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mahmut Ahmedinejad’ın seçimi kazanmasının ardından İran, iç ve dış politikada çok farklı bir döneme girmeye başladı. Ahmedinejad “İsrail haritadan silinmelidir” ifadesi ile beraber nükleer politikada da sert ve anlaşmadan uzak bir tutum sergilemeye başladı. Ayrıca Ahmedinejad’ın şeriat rejimi içinde fundmentalist bir hükümet kurma isteği gözükmeye başladı. &lt;span class="fullpost"&gt;Söz konusu gelişmeler İran’ın yeniden yorumlanmasını ve çeşitli soruların yanıtlanması zorunluluğunu gündeme taşıdı. “Ahmedinejad kimdir?, Ne yapmak istemektedir?, Muhafazakarlar içinde nerede durmaktadır? Ahmedinejad yönetiminin güç kaynakları nelerdir? Bu yönetimin temel özellikleri nedir ve İran iç ve dış politikasında neler doğuracağı soruları gündeme gelmektedir. Çalışmamızın amacı Ahmedinejad sonrası İran’ın iç ve dış politikasında yaşanan değişimi, bu değişimin nedenlerini ve muhtemel sonuçlarını tartışmaya açmaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Radikal Muhafazakarların Doğuş Süreci&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Mahmut Ahmedinejad’ın cumhurbaşkanı seçilmesi İran’da muhafazakar kesim içindeki radikal ve devrimci kesimin gücünü ve etkinliğini gösterdi . Muhafazakarların iç ayrışımlarını geleneksel, ılımlı ve devrimci (radikal) olmak üzere üç gruba ayırmak mümkündür. Geleneksel Muhafazakarlar büyük din adamları ve tüccarların tarihi ittifakı sonucu oluşmuş ve İran’ın geleneksel orta sınıf tabanı üzerinde gelişmiştir. İran’da Muhafazakarların ana kaynağı olan bu akım ekonomik alanda ticaret burjuvazisini savunmaktadır. Kültürel-siyasal alanda ise Velayet-e Fakih merkezli bir dini yoruma sahiptir. Bu akım iç ve dış politikada radikal davranışlardan uzak durma eğilimindedir. Ilımlı muhafazakar akım geleneksel muhafazakar akım içinden doğarak kendine özgü bir yol çizmiştir. Ekonomik alanda sanayi burjuvazisini savunmaktadır. Bu akım uluslararası sistem ile ekonomik entegrasyon arayışı içinde olduğu için dış politikada ideolojiden arınarak pragmatist olmayı savunmaktadır. Rafsancani ile özdeşleşen bu akım İran bürokrasisinde önemli nüfuza sahiptir.[2]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Devrimci (radikal) muhafazakarlar geleneksel akım temeli üzerinde ortaya çıkmışlardır. Geleneksel muhafazakar akım , muhafazakâr bloğun en etkin ve nüfuzlu akımı olsa da yaşlı din adamlarının kontrolündedir. Geleneksel muhafazakar akım içinde işler “ağabey-kardeş” ilişkisi çerçevesinde yürümektedir. Bu çalışma tarzı, genç muhafazakar kuşağın yolunu yıllarca tıkamıştır. Genç Muhafazakarları yeni ve farklı bir oluşuma zorlayan bir diğer neden 1997’den sonraki süreç olmuştur. 1997 cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ardından 1998 yerel yönetim, 2000 Meclis ve 2001 cumhurbaşkanlığı seçimlerinde muhafazakâr blok yenilgi ile karşılaşmıştır. Muhafazakâr bloğun dört seçimi artarda kaybetmesinin rastlantı veya kısa dönemlik bir siyasal olgu olmadığını fark etmeye başlamışlardır. Genç muhafazakar kuşak bütün bu yenilgileri, ılımlı ve geleneksel muhafazakarlar söylemlerin iflası ile yorumlamaktaydı. Bu sebeple muhafazakâr genç kuşak bu akım ile yollarını ayırma sürecine girmiştir. Böylece muhafazakâr din adamları yavaş yavaş aktif siyasi hayattan uzaklaşmış ve yerlerini din adamı olmayan genç muhafazakâr kuşak almaya başlamıştır.[3]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1997’den sonra sürekli reformculara karşı kaybeden muhafazakarların yenilgisi Dini Lider Hamaney tarafından da kabul edilmiştir. Hamaney reform hareketine karşı yeni bir fikirsel mücadele başlatmıştır. Hamaney reform hareketini “Amerikancı Reform” ve “İslamcı reform” diye ikiye ayırmıştır. İran’da son dönemlerde gelişen reform isteklerinin ABD’nin istekleri doğrultusunda olduğunu ileri sürmüştür. Her türlü siyasal çoğulculuğun ve özgürlüğün Batı kaynaklı olduğunu ve devleti yıkmayı hedeflediğini dile getirmiştir. Hamaney “Batıcı” siyasi reforma karşı çıkarak idari ve iktisadi reformu “İslamcı reform” olarak sunmuştur.[4] Hamaney’in İslamcı reform söylemi genç muhafazakar kuşak için düşünsel zemin oluşturmuştur. Bu bağlamda reformcuların unuttuğu sosyal adalet söylemini esas alarak yeni bir akım başlattılar. Sosyal adalet söyleminin yanı sıra Muhafazakarların tanınmış politikacılarının yerine tanınmamış isimler ortaya çıkmaya başladı. Bu süreç İran’da Usulugera (ilkecilik) diye bilinen bir akımın doğuşuna yol açtı. Bu akım Hamaney kontrolünde olan Anayasa Koruyucular Konseyi, Yargı Erki ve askeri-güvenlik kurumlarının tam desteğini almaya başardı. Bu akım 2003 belediye, 2004 Meclis ve 2005 Cumhurbaşkanlığı seçimlerini kazandı. Mahmut Ahmedinejad bu akım tarafından ilk önce Tahran Belediye Başkanı ve daha sonra cumhurbaşkanı seçildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Devrim İçinde Yeni Bir Devrim Arayışı: Ahmedinejad Yönetimi&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Ahmedinejad İran İslam Devrimini ve ardından kurulan İslam Cumhuriyetini kabul etse de başarılı bulmamaktadır. Ahmedinejad’a göre devrim kendi temel söylemlerinden uzaklaşmıştır. Devrim şeriat devleti kurmak için gerçekleşti ancak zaman süreci içinde laiklik ve sekülerizm karşısında geri adım atmaya başladı. Ahmedinejad’a göre devrim ekonomik alanda sosyal adaleti gerçekleştirmek istiyordu ancak İran ekonomisi çetelerin yolsuzluk aracına çevrilmişti. Ahmedinejad ayrıca İran dış politikasındaki medeniyetler diyalogu ve Batılılara karşı pragmatist arayışları, devrimin temel mantığından uzaklaşmak olarak görmektedir. Ahmedinejad’ın temel amacı devrimi bütün bu alanlarda yeniden yapılandırmaya gitmektir. Kendi hükümetini ise “yeni bir İslam devletine geçiş” olarak görmektedir. Bu açıdan bakıldığında Ahmedinejad&lt;br /&gt;yönetiminde “Mehdeviyet” önemli rol oynamaktadır.[5]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mehdeviyet, Şiilerin kayıp olarak bildikleri on ikinci imamın (İmam Mehdi ) geri dönmesi ve Müslümanlara dünya hakimiyetini sunmasına denilmektedir. Ahmedinejad kendi hükümetini İmam Mehdi’nin gelişini hazırlayan hükümet olarak görmektedir. İç ve dış politikada geliştirdiği politikalar bu bağlamda şekillenmektedir. Ahmedinejad Şii toplumunun bu inancını körüklemeye çalışmakta ve Mehdeviyet olgusunu iç ve dış politikadaki radikal söylem ve davranışlara mezhepsel meşruiyet temeli olarak sunmaktadır. Ahmedinejad ve radikal muhafazakarlara göre “İran İmam Mehdi ülkesidir”. Mehdi ülkesinde seküler rejimin kurulması mümkün değildir. Bu açıdan bakıldığında Mehdeviyet radikal Muhafazakarların temsil ettiği Şii fundementalizminin mezhepsel temelini oluşturmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ahmedinejad’a göre devrimin siyasal alanda temel söylemlerinden uzaklaşmasının en önemli sebebi İran bürokratlarıdır. Ona göre İran bürokrasisi tıkanmıştır. Bu sebepten bu kesim köklü bir değişime gitmeli hatta tasfiye edilmelidir. Ahmedinejad bu bağlamda geniş çaplı bir çalışma başlatmış alt, orta ve üst düzey birçok bürokratın görevine son vermiştir. Bu durum 1979’da İran İslam devriminden sonra gerçekleşen tasfiye sürecini yeniden gündeme getirmiştir. Ahmedinejad’a göre İran bürokratları “İslami yaşama ters olan aristokrat hayat tarzını” benimsemiştir. Bu sebepten İran bürokrasisi yolsuzluk aracına çevrilmiştir. Ahmedinejad bürokratik aygıtı istediği siyasal ve ekonomik düşünsel temelinde yeniden yapılandırmaya gitmiştir. 1979’dan sonra İran bürokratik aygıtında yetişen ve siyaset, ekonomi ve diploması alanında var olan elitleri kabul etmemekte, onların yerine tecrübesi olmayan yeni isimlerin atanması projesini gerçekleştirmektedir. Bu açıdan bakıldığında Ahmedinejad hükümetini “anti elitist” olarak yorumlamak mümkündür. Tecrübeli kadroların uzaklaştırılması İran’ı iç ve dış politikada çok farklı sorunlara itmektedir. Ayrıca bu tasfiye süreci sistem içi yeni çatışmaların doğmasına neden olmaktadır.[6]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ahmedinejad cumhurbaşkanlığı seçimleri sırasında eşitlik, sosyal adalet, yolsuzlukla mücadele ve petrol gelirlerinin halk içinde eşit dağıtımı söylemlerini dile getirmekteydi. Ahmedinejad’ın bu söylemlerini gerçekleştirme konusunda tutarlı bir plana sahip olmadığı gözükmektedir, zira bu bağlamda popülist bir tavır sergilemeye başlamıştır. Mevcut projelerin en önemlilerinden biri Adalet Payı ve diğeri de Mehri Rıza Sandığı’dır. Sosyal adalet adına yapılan Adalet Payı projesi her gün gelişen işsizlik sıkıntısına bir çözüm arayışındadır. Bu proje dar gelirli insanlara, şehit ailelerine ve Besicilere ucuz kredi sağlayarak küçük çapta ve orta çapta işletmelerin kurulmasını veya ayakta kalmasını amaçlamaktadır. Böylece devletin işsizliğe çözüm getirmesini ve dar gelirlilerin katkısını sağlayarak üretim kapasitesini artırmayı öngörmektedir. Mehri Riza sandığı ise gelir düzeyi düşük aileleri hedeflemekte ve devletin maddi yardımı ile az da olsa refah düzeylerinin yükseltilmesini amaçlamaktadır. Ayrıca bu proje gençlere yönelik alt projeleri de kapsamaktadır. Bu projeye iki milyar dolarlık bir kaynak ayrılmıştır. Söz konusu projelerin her ikisinin finansmanı petrol gelirlerinden karşılanmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İktisadi açıdan Ahmedinejad hükümetinin beraberinde getirdiği problemlerden biri de borsadır. İran borsasının Ahmedinejad’dan önce sıkıntısı olmadığı söylenemez. Ama bu hükümet borsanın dibe vurmasına neden olmuştur. Alınan bazı önlemlerden sonra borsa yitirdiği değerin bir kısmını geri kazansa da borsanın problemleri bitmemiştir. Bilindiği gibi her borsa iç koşullar kadar dış koşullardan da etkilenmektedir. Günümüzde İran devletinin dış politikada sert bir tavır sergilemesi ekonomik istikrarın aleyhinde olmaktadır. Böylece borsa yatımcıların ve bunun yanı sıra yabancı sermayenin güvenini kazanmakta zorluk çekmektedir. Son dönemde İran’dan dışarı çıktığı söylenen 200 milyar dolarlık sermaye bunun bir göstergesidir.[7] Seçim öncesinde Ahmedinejad yaptığı bütün konuşmalarda İran ekonomisinin yolsuzluklar nedeniyle hasta bir ekonomi olduğunu söylemekteydi. Çözüm olarak da yapılan bütün yolsuzlukların üzerine gitmek ve onları halka açıklamak tavrını sergilemekteydi. Ancak bugüne kadar devlet tarafından ciddi bir adım atılmamıştır. Bunun nedeni, geçen zaman zarfında İran devlet bürokratları içerisinde aile bağlarının derinleşmesi ve diğer taraftan asıl sermaye sahibinin de siyasetin üst kademesini oluşturan kişiler olmasıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ahmedinejad döneminin en önemli özelliği İran dış politikasının sertleşmesi ve saldırganlaşmasıdır. Bu sertlik ve saldırganlığı tecrübesizlik olarak yorumlamak doğru değildir. Radikal Muhafazakarlara göre İran gibi ABD’nin hedef listesinde olan ülkelerin küresel sistemde yaşama şansı uyum değil güce bağlıdır. Nitekim 1997’den sonra Batıyla uyumlu olmaya çalışan İran, nükleer sorun başta olmak üzere birçok konuda istediği sonucu alamamıştır. İran yeni dönemde kendi gücünü hissettirmeye çalışmaktadır. İran; radikal muhafazakarların iktidarda olması, ABD’nin Irak ve Afganistan’daki sorunlu durumu ve petrol fiyatlarının artması nedeniyle kendini güçlü görmektedir. Ahmedinejad’ın İsrail karşıtı açıklamaları bunun açık göstergesidir. İran bu vesile ile kendisine yapılacak bir saldırı karşısında Irak ve Afganistan gibi olmayacağını ve bu eylemin faturasının Batı için çok ağır olabileceğini hissettirmektedir. İran nükleer problemi geri planda tutup sürekli İsrail sorununu gündeme taşımaktadır. Bu vasıtayla İslam dünyasında ABD karşıtlığını güçlendirmeye ve kendi sorununa ideolojik bir temel kazandırmaya çalışmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ahmedinejad’ın cumhurbaşkanı olması Devrim Muhafızlarının İran siyasal hayatındaki rolü, etkinliği ve eğilimini açık şekilde göstermiştir. Cumhurbaşkanlığı seçimleri sürecinde Devrim Muhafızları ve Besiç, Ahmedinejad’ı desteklediler. Ahmedinejad’ın cumhurbaşkanı olması ile Devrim Muhafızları siyasal alanda geniş nüfuza sahip oldu. Ahmedinejad ve Devrim Muhafızları arasında karşılıklı güven ve iç-dış politikada düşünsel birlik mevcuttur. Bu durum bakanlık, valilik, büyükelçilik ve kilit bürokratik görevlerin Devrim Muhafızlarına devredilmesi ile sonuçlandı. Mollalar rejimin kurucusu oldukları için sistemin temel belirleyicisi konumundadırlar. Ahmedinejad’la beraber Mollaların yerini askerler almaya başladı. Bu durum İran’da asker ve Molla çatışmasını da gündeme getirmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Ahmedinejad ve Dış Politikada Pragmatizmin Çöküş Serüveni&lt;/strong&gt;İran 1979’da İslam Devrimi ile “siyasal İslam, devrim ihracı, terörizmi desteklemek ve kitle imha silahları elde etme çabaları” nedeniyle hem komşuları hem de büyük güçler ile sorun yaşamaya başlamıştır. İran dış politikası, rejim kimliği ve devletin bölgesel ve küresel sistemde farklı arayışları nedeni ile sıcak savaş gibi büyük krizler yaşamıştır. “Bekâsı istenmeyen rejim olması sebebi” ile İran dış politikası “bu krizler nasıl aşılabilir” sorunsalı temlinde şekillenmiştir. Bu bağlamda özellikle İran-ABD ilişkileri, İran dış politikasını bir “kriz yönetimi” hâline getirmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İran çevresindeki değişimler ABD merkezli değişimlerdir ve söz konusu gelişmelerde ABD’nin temel amacı bu gelişmelerden İran’ı dışlamak veya İran etkisini en aza indirmektir. Bu politikanın sonucu olarak İran’ın dış politikasına yön veren temel eğilim, fırsat aramak ve bu fırsatları değerlendirmek yerine, tehdit faktörlerini en aza indirme çabası olmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bu yaşamsal krizlerden nasıl çıkılabilir?” sorusuna İran yönetimi içinde çok farklı bakış açıları mevcuttur. Reformcular bu krizden çıkışı yolunu “ülke içinde demokrasi” ve “dış politikada Batıyla uyumlu olmak” olarak görmektedir. Bu bakış açısı doğrultusunda, 1989’dan sonra ılımlı muhafazakar olan Rafsancani ile İran pragmatist bir söylem geliştirmeye başladı.[8] 1997’de Hatemi’nin iç politikada demokratikleşme çabaları gündeme geldi. Hatemi dış politikada “tansiyonu düşürmek” ve “medeniyetler diyalogu” söylemleri çerçevesinde İran’ın dünyaya entegre olması yönünde bir politika izledi. Hatemi’nin cumhurbaşkanı seçilmesi ile İran’ın dünya ile ilişkisi yeni bir döneme girmeye başladı. Hem Rafsancani, hem de Hatemi temelde İran rejimini “bekâsı kuşkulu olan rejim” olmaktan çıkarma gayesini gütmekteydi.&lt;br /&gt;Radikal Muhafazakarlar, İran’ın yaşamsal krizden çıkma yolu bağlamında farklı bir yorum getirmekte ve ülke içinde demokrasiyi bir güvenlik sorunu olarak algılamaktadır. Dış politikada çıkış yolunun uyum yerine güç ve kuvvet gösterişi olduğuna inanmaktadır. Radikal muhafazakarlar, 1989’dan sonra dış politikadaki pragmatist arayışları, İran’ın güvenlik sorununu çözme noktasında başarısız bulmaktadır. Onlara göre İran bu anlayış çerçevesinde kendi rejiminin bekâsını garantiye alamamıştır.[9] Nitekim ABD Başkanı Bush, Hatemi döneminde İran’ı “şer ekseni” olarak nitelendirmiştir. Ayrıca Hatemi ve Rafsancani döneminde sıklıkla İran’ın ABD ve İsrail’in askeri hedefi olabileceği ifade edilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ahmedinejad, dış politikada pragmatist konseptin iflas ettiğine inanan bir akıma mensuptur. Bu nedenle Ahmedinejad dönemi ile İran, 1989’da Rafsancani ile başlayan ve 1997 ve 2005’e kadar Hatemi ile pekişen “Batıyla pragmatist uyum” geleneğinden kopmaya başlamıştır. Hatemi tarafından Batıyla yakınlaşmak için üretilen “medeniyetler diyalogu” tezi rafa kaldırılmıştır. Bu düşünce çerçevesinde Ahmedinejad pragmatist düşünceye sahip kadroları tasfiye etmeye başlamıştır. Dışişleri Bakanlığı, Güvenlik Yüksek Konseyi ve Büyükelçiliklerde önemli değişiklikler gerçekleştirilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeni yönetim farklı bir dış politika doktrini temelinde siyaset üretmeye başlamıştır. Kendini ABD ve İsrail’in hedef listesinde gören İran, saldırganlığı ve krizi tırmandırmayı en etkili caydırıcı faktörler olarak görmektedir. Böylece kendi rejiminin bekâsı doğrultusunda saldırganlığı rasyonalize etmeye çalışmaktadır. Radikal muhafazakarlara göre İran gibi Batı dünyası ile çeşitli sorunları olan bir ülkenin, Batı karşısında uyum ve sürekli taviz vererek rejiminin kalıcılığını sağlaması mümkün değildir. Irak eski Devlet Başkanı Saddam Hüseyin Batı karşısında sürekli taviz vermiş, ancak sonunda ülkesi işgal edilmiştir. Kendilerini Batıyla bir savaş halinde gören Muhafazakarlara göre, rejimin bekâsının sırrı güç sahibi olmaktan geçmektedir. Gücün caydırıcılığı daha güvenilirdir. İran’ın yeni dönemdeki dış politikasını “güçlü gözükmek, oyunun mahiyetini ve alanını belirlemek için saldırgan olmak ve krizi farklı bir kriz tırmandırarak çözmek” olarak adlandırmak mümkündür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ahmedinejad döneminde bu anlayış doğrultusundaki dış politika doktrinini hayata geçirmek için iç ve dış politikada uygun koşullar mevcuttur. İç politika bağlamında Ahmedinejad’ın göreve gelmesi ile reformcular iktidar alanından dışlanmıştır. [10] İran’da reformcu ve muhafazakarların oluşturduğu ikili yönetim son bulmuştur. Yargı, yasama ve yürütme erkleri bütünü ile radikal muhafazakarların eline geçmiştir. Söz konusu değişim, Ahmedinejad’ın dış politikada radikal bir çizgi izlemesi için önemli bir zemin hazırlamıştır. İç politika bağlamında bakıldığında radikalizmi körükleyen diğer bir önemli faktör, Ahmedinejad Hükümetinin önemli kısmının asker olmasıdır. Bu ekip, diplomasiden çok askeri gücün caydırıcılığına inanmaktadır. Küresel ve bölgesel dengeler içinde İran yeni dönemde kendi gücünü hissettirmeye çalışmaktadır. İran; ABD’nin Irak ve Afganistan’daki sorunlu durumu nedeniyle kendisi olmadan istikrarı sağlayamayacağını düşünmektedir. Ayrıca petrol fiyatlarının artışı İran’a ekonomik anlamda ciddi bir rahatlık sağlamıştır. Petrol fiyatlarının artması ile 60 milyar dolar gelire sahip olan İran, Batıyla sorun yaşaması durumunda büyük ekonomik kriz yaşamayacağını düşünmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Ahmedinejad Dönemi ve İran’ın Küresel Konumu&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;ABD, nasıl bir İran istediğini net olarak bilmekte, ancak istediği İran'ı nasıl kuracağı konusunda önemli sorunlar yaşamaktadır. Başka bir ifade ile ABD, İran konusunda taktik düzeyde bir sorun ile karşı karşıyadır. ABD, "İran İslam rejimini yıkma ve onun yerine kendine bağımlı bir yönetim kurma” arayışı içinde olsa da, bu amacı gerçekleştirmek için yeterli olanaklara sahip değildir. ABD, ne İran içinde rejim karşıtı bir halk ayaklanması yaratacak kadar, ne de küresel sistemde devletleri İran aleyhinde seferber edebilecek ölçekte bir güce sahip olamamıştır.&lt;br /&gt;Ahmedinejad yönetiminin iç ve dış politikada kullandığı söylemler, ABD’ye İran karşıtı çalışmalarında önemli kozlar sağlamaktadır. ABD, Irak savaşı boyunca dünya kamuoyunda ciddi bir imaj kaybına uğramıştır. Bu imaj kaybı sonucu, dünya kamuoyunu İran karşıtı bir seferberliğe ikna etme güç ve yetisini yitirmiştir. Ahmedinejad’ın radikal söylemleri, bazı radikal İslamî çevreleri hoşnut etse de, dünya devletlerini tedirgin etmeye başlamıştır. Ahmedinejad yönetimi ABD’nin İran karşıtı çalışmaları için çok önemli bir fırsat yaratmıştır. ABD’nin bu fırsatı kaçırmayacağına kesin gözüyle bakmak gerekmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İran 1989’dan sonra AB’ye yakınlaşarak ABD’yi İran karşısında yalnızlaştırmak istemiştir. Bu durum, İran için göreceli bir uluslararası destek sağlamıştır.[11] Söz konusu politika, ABD’nin İran’ı tecrit etme ve ambargo uygulama politikasının yenilgiye uğratılmasında etkili olmuştur. Ahmedinejad’la beraber İran ve AB ilişkileri zedelenmeye başlamış ve AB’nin İran politikaları ABD’ye yakınlaşmıştır. Ahmedinejad yönetimi AB’nin İran politikasının iflası anlamına da gelmektedir. AB ve ABD’nin İran’dan iç ve dış politikada talepleri aynı doğrultudadır. Ancak bu siyasî amaçları gerçekleştirmek için farklı metotlar benimsemişlerdir. AB’ye göre İran ile diyalog ve ilişki kurulmalıdır. İran’ın “akıllılaştığı” oranda bu ilişkilerin geliştirilmesi ve derinleşmesi politikası takip edilmelidir. AB, İran ile ilişki kurmak ve onu diyalog yolu ile “akıllandırmak” yolunu seçmiştir. Gelinen noktada AB, İran’ın “akıllanmak yerine daha radikalleşmesi” olgusu ile karşılaşmıştır. Bu durum AB’nin İran politikasını çıkmaza sokmuştur. AB, ya nükleer güç olmak isteyen radikal bir İran’ı kabullenecek, ya da ABD’nin “baskı, tecrit, ambargo ve ilişkilerin askıya alınması” gibi politikalarına destek vermeyi tercih edecektir. İran-AB arasındaki gelişmelere bakıldığında, AB’nin radikalleşmiş bir İran’ı kabul etmeyeceği gözükmektedir. İran açısından ise AB ve ABD’nin İran konusunda yakınlaşması tehditler içeren bir olgudur. [12]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İran’ın İsrail’e farklı bir bakış açısı olmasına rağmen, günümüze kadar etkin olan politika Humeyni tarafından kuramsallaştırılmış ve 1979’dan bu yana yürütülmüştür. Bu görüşe göre, İsrail ile barış yapmak için ortaya konacak her türlü çaba İslâm dünyasına ve Filistin’e ihanettir. İsrail’in varlığı gayrî meşrudur ve yok edilmelidir. İran bu bağlamda Hamas, İslamî Cihat ve İntifada’yı desteklemiştir.[13] İran, İsrail varlığını “gayrı meşru” bulsa da, bu söylemi resmi makamlar tarafından dinlendirmemeye gayret göstermiştir. Bu söylem 1989’den sonra ilk defa Ahmedinejad tarafından dile getirilmiştir. Ahmedinejad’ın İsrail konusundaki açıklamaları bilinçli bir politikanın ürünüdür. Bu vesileyle İslam dünyasında ABD karşıtlığını güçlendirmeye ve kendi sorununa ideolojik bir temel kazandırmaya çalışmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İran 1979 İslam devriminin ardından birçok Arap devleti ile de kriz yaşamaya başlamıştır. İran, 1989’dan günümüze kadar Arap Dünyasıyla olan sorunlarını çözmek için girişimlerde bulunmuştur. Hatemi’nin 1997’de geliştirdiği “tansiyonu düşürme” politikası Arap Dünyasında olumlu yankı bulmuştur. Bu durum Araplar ve İran arasındaki ilişkilerin iyileşmesine yol açmıştır. Ahmedinejad’la beraber Arap Dünyası ile İran ilişkileri de karmaşık hale gelmeye başlamıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ahmedinejad yönetiminin Arap Dünyasında çelişkili tepkilere muhatap olması beklenir. İsrail karşıtı açıklamaları Arap kamuoyunda olumlu yankı bulacaktır. Ancak devletlerin farklı tepkileri de ortaya çıkabilir. Ahmedinejad’ın söylemleri Suriye gibi ABD’nin hedef tahtasında olan bir ülkeyi rahatlatsa da,[14] birçok Arap Devletini hoşnut edecek nitelikte değildir. Arap Devletleri açısından Ahmedinejad yönetimi, nükleerleşme çabaları, ABD-İran arasındaki sıcak gerginlik, Filistin sorunun radikalleşmesi ve bölgede yeni istikrarsızlık alanları yaratması bakımından endişe kaynağıdır. Bu şartlarda Mısır, Ürdün ve Suudi Arabistan gibi radikal İslam sorunu olan ülkeler doğal olarak tedirginlik duyacaktır. Dolayısıyla İran ve Araplar arasında yaratılmasına çalışılan anlayış ortamı olumsuz yönde etkilenebilir&lt;br /&gt;İran-Rusya ilişkisi tarih boyunca inişli çıkışlı bir seyir gösterse de, SSCB'nin dağılmasının ardından iyileşme, derinleşme ve çok boyutluluk kazanarak devam etmiştir. Çünkü İran ve Rusya bölgesel açıdan ortak çıkar alanlarına, küresel sistem konusunda da ortak bakış açısına sahiptir. Ayrıca her iki ülkenin bölgedeki çıkar tanımlamaları birbirine yakındır. Her iki ülke tek kutuplu dünya düzeninden ve ABD'nin hegemonya arayışından ciddi şekilde rahatsızdır. Rusya, İran’ın nükleer ve askeri çalışmalarından önemli ekonomik fayda sağlamaktadır. Rusya, İran ile ilişkilerini korumayı arzu etmekle beraber Batı dünyasıyla olan ilişkisini zedelemek de istememektedir. Moskova, İran-ABD arasındaki gerginliğin sıcak bir savaşa dönüşmesini ve İran’ın işgal edilmesini istememektedir. Bu nedenle Rusya, İran ve Batılılar arasındaki sorunu çözmek için devreye girmiştir. Fakat, Rusya’nın İran nükleer krizini çözme yolundaki çabaları istenilen sonucu vermemiştir. Söz konusu durum Rusya ve İran ilişkilerini zayıflatabilecektir.[15]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye ve İran, iyi ilişkilere ihtiyacı olan iki komşu ülkedir. İki ülkenin büyüklüğü, tarihi geçmişleri ve sahip oldukları kültürel zenginlik taraflara çeşitli alanlarda işbirliği imkanı ve ihtiyacı sunmaktadır. İran, Türkiye için Orta Asya’ya karayolu ulaşımı fırsatı sunarken, Türkiye ise İran için Avrupa’ya açılan kapıdır. İran’ın, Türkiye üzerinden doğal kaynaklarını Avrupa pazarlarına sunma şansı varken, Türkiye de İran üzerinden Orta Asya, Kafkasya ve Hazar Havzası ile çeşitli ekonomik ilişkiler kurma potansiyeline sahiptir. İki ülkenin jeopolitik konumları her ülkeye farklı stratejik, jeopolitik ve ekonomik değerler sunmakta ve çeşitli alanlarda ortak çalışma zorunluluğu doğurmaktadır. Türkiye ve İran, dost ülke olma yolunda özellikle 1997'den sonra önemli adımlar atmaktadırlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye-İran ilişkilerinde 1997'den sonra yakalanan olumlu ivmenin Ahmedinejad sonrası dönemde sürdürülmesi zor gözükmektedir. Ahmedinejad'ın radikal çıkışları, iki ülkenin rejim, bölgesel politika ve küresel konum farklılığını açık şekilde gözler önüne sermiştir. Bu açıdan bakıldığında her ne kadar yakınlaşma sağlanmaya çalışılsa da, iki ülke arasında ilişkilerin iyileşmesi yönünde beklenen ve istenilen ilerleme kaydedilemeyebilir. Ahmedinejad'ın radikal tutumu, İran-Türkiye ilişkilerinde sorun yaratmanın yanı sıra Türkiye-ABD ilişkilerinde de yeni bir kriz alanı oluşması anlamına gelmektedir. Türkiye; İran’ın kitle imha silahı geliştirme, terörizmi destekleme, siyasal İslam olgusunu yayma, Orta Doğu Barış Süreci’ne engel olma ve ülke içindeki totaliter şeriat rejimi modeli konularından endişe duymaktadır. Ancak Türkiye, ABD'nin İran'da köklü rejim değişikliğine dönük sert ve radikal politikalarından yana olmamıştır. Türkiye’nin İran politikası, rejimin kendi iç dinamikleri ile iç ve dış politikada reform yapılması esasında şekillenmektedir. Bu bağlamda Türkiye, AB’nin İran politikası çizgisine daha yakın gözükmektedir. Bu açıdan bakıldığında ABD-İran arasındaki gerginlik Türkiye için çok çeşitli sorun ve krizlerin ortaya çıkması anlamına gelmektedir. Başka bir ifade ile Türkiye, İran sorunu nedeni ile, ABD ile yeni bir krizin eşiğindedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Sonuç ve Genel Değerlendirme&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Genç muhafazakarlar, 1997’den sonra görülen ikili yönetim (reformcu-muhafazakar) olgusuna son vermek projesi temelinde ortaya çıktı. Bu kuşağın temsilcisi Ahmedinejad iktidarı ele geçirmeyi başardı. Mehdeviyet olgusu, askerler ve güvenlikçilerin etkinliği (Devrim Muhafızları), anti-elitizm, aristokrasi karşıtlığı, aşırı Batı karşıtlığı ve dış politikada saldırganlığın rasyonelleştirilmesi, Ahmedinejad yönetiminin en önemli özelliklerinden sayılmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ahmedinejad’ın seçimleri kazanmasının ardından reformcular iktidar alanını terk etti ve İran’da tüm güçler Muhafazakarların eline geçti. İkili (reformcu- muhafazakar) yönetim olgusuna son verildi. Yürütme, yargı ve yasama erkini aynı zamanda ellerinde bulundurma projesi Muhafazakarların uzun süre takip ettiği bir strateji idi. Muhafazakarlar bu konuma 1979’dan sonra sahiptiler. Günümüzde Muhafazakarların projeleri gerçekleşti ise de farklı ve yeni sorunlar ile karşılaşmaya başladılar. Muhafazakarların tüm kesimleri tarafından kabul edilen bir eylem planına sahip olmamaları nedeniyle fikri ve çıkar farklılıkları belirginleşmeye başladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Muhafazakarlar, Ahmedinejad döneminde kendi içlerinde parçalanma sürecine girmiştir. Ahmedinejad, ılımlı ve geleneksel muhafazakar kesimi iktidar alanının dışına itmek niyetindedir. Bu durum muhafazakarlar arasında yeni bir çatışma alanı oluşturmaktadır. Bu durum Ahmedinejad’ın sistem içi güç ve etkinliğinin sınırlanması, zayıflaması ve yıpranması sürecini doğurmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ahmedinejad’ın dış politikada sergilediği tutumları nedeniyle AB ve ABD arasında, İran konusunda bir yakınlaşma ortaya çıkmıştır. Ahmedinejad’ın tehlikeli olduğu konusunda Batılılarda fikir birliği oluşmaktadır. İran BM ile sorun yaşamaya başlamıştır. Bu gelişmeler İran’ın Batı ile ilişkisini çok tehlikeli bir zemine itmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ahmedinejad seçim sürecinde gündeme getirdiği sosyal adalet yerine iç ve dış politikada radikal bir söylem geliştirmeye başladı. Bu söylem İran halkı üzerinde olumsuz etki bırakmaktadır. Yaptığı açıklamalar Ahmedinejad’ın ciddiyetini halk nazarında sarsmaktadır. Radikal söylemi onun kısa sürede yıpranmasına neden olmuştur.&lt;br /&gt;Ahmedinejad’ın ekonomik siyaseti de tehlike altındadır. Dış politikada saldırgan söylemler, dış yatırımın azalması ile ve yolsuzlukla mücadele sloganı sermayenin İran’dan çıkması ile sonuçlanmıştır. Bu açıdan bakıldığında Ahmedinejad’ın ekonomik politikalarının başarılı olmasının ne kadar zor olduğu görülmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özetle Ahmedinejad, muhafazakarlar arasında, ülke içinde ve dış dünyada önemli zorluklar karşı karşıya kaldı. Siyasal söyleminin başarısı ekonomik başarısına bağlıdır. Oysa koşullar devam ettikçe Ahmedinejad’ın başarılı olması çok zor gözükmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ahmedinejad İran’ının dış politikası devrim sonrası Humeyni dönemini hatırlatmaktadır. Ancak, birçok konuda benzerlikler bulunsa da, temel bir farklılık mevcuttur. Humeyni dönemi İran’ında birçok İslam ülkesi rejimi meşru olarak görülmemekte ve bu ülkelere devrim ihraç edilmesi düşünülmekteydi. Ahmedinejad yönetimi ise Humeyni’den farklı olarak, Batı karşısında daha iyi direnebilmek için şimdilik İslam ülkeleri ile iyi ve yakın ilişki kurma eğilimi içinde gözükmektedir. Başka bir ifade ile yeni İran yönetiminin radikalleşme gündeminde ABD, AB ve İsrail öncelikli bir konuma sahiptir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ahmedinejad yönetimi “rejimin bekâsının garantiye alınmasında” pragmatist yaklaşımları başarısız olarak değerlendirmektedir. İran’ın yeni dönemde kendi bekâsını sağlamak için “saldırganlığı” akılcı bir politika olarak algıladığı gözükmektedir. Radikal muhafazakarlara göre İran Batıyla uyumlu hale gelmek için birçok devrimci ülkü ve amacından vazgeçmiş ise de, rejim garantisini alamamıştır. Devrimci ülkülerinden uzaklaşma sürecine giren İran, Batıyla ilişkilerinde sürekli kaybetmiştir. 1997’den sonra Batıyla uyumlu olmaya çalışmış, ancak nükleer sorun başta olmak üzere birçok konuda istediği sonucu alamamıştır. İran yeni dönemde “varlığı kabul edilmediği takdirde” uyumlu olmayacağını bildirmektedir. Ahmedinejad’ın İsrail, ABD ve AB karşıtı açıklamaları bunun açık göstergesidir.&lt;br /&gt;Bu politikaların sonucu olarak İran, önemli sorunlar yaşamaya başlamıştır. İran’ın tehlikeli olduğu konusunda uluslararası toplumda fikir birliği oluşmaya başlamıştır. Nitekim uluslararası kuruluşlarda İran aleyhinde kararlar alınabilmiştir. Nükleer çalışmaları bağlamında Atom Enerji Ajansı ile ilişkileri gerginleşmiştir. Ayrıca, İsrail ve insan hakları konusunda BM’de iki defa İran aleyhinde karar çıkmıştır.&lt;br /&gt;İran’ın dostları kendisinden uzaklaşmakta ve bölge devletlerinin İran’ın nükleer çalışmalarından duydukları tedirginlik artmaktadır. Bu fırsattan mutlaka yararlanmak isteyen ABD ve İsrail; İran karşıtı propaganda çalışmalarına hız vermiştir. ABD ve İsrail içinde İran’a askeri müdahalede bulunulmasını isteyen grupların var olduğu bir dönemde, İran’ın radikalleşmesi askeri müdahale için meşru bir zemin oluşturabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İran Batıya, kendisine yapılacak bir saldırı karşısında Irak ve Afganistan gibi olmayacağını ve bu eylemin faturasının Batı için çok ağır olabileceğini hissettirmektedir. İran’ın bu gövde gösterisi tam tersi bir sonuç verebilir. Çünkü İran’ın bu etkinliği Batıyı ciddi şekilde tedirgin etmektedir. Batı, radikal İslam Dünyasında nüfuza sahip olan bir İran’ın nükleerleşmesini istememektedir. Bu açıdan bakıldığında Batılılar için nükleerleşmiş bir İran büyük bir tehdittir. İran’ın radikalleşmesi Batının da sertleşmesine yol açmaktadır. Bölge yavaş yavaş istenilmeyen bir mecraya sürüklenmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* ASAM İran Uzmanı&lt;br /&gt;[1] İran’da reform hareketi ve başarısızlıklarının nedenleri ile ilgili daha fazla bilgi edinmek için bkz:&lt;br /&gt;Emre BAYIR,Reform Yapamayan Reformcuların Anatomisi , Stratejik Analiz, Ocak 2003 Sayı 33.&lt;br /&gt;[2] İran’daki siyasal ayrışımları daha iyi anlamak için bkz. Hüccet Mürteci, Cenahay-e siyasi Der İran Emruz,Tahran,1378.&lt;br /&gt;[3] Şehzat Esnaeşeri, “Furpaşi Cenaha”, Gozareş, Sayı 166, 1384, s.8.&lt;br /&gt;[4] Emre Bayır, “Hameney ve Cumhuriyet Projesinin Dönüşümü”, Stratejik Analiz, Sayı 2, Haziran 2000, s.15.&lt;br /&gt;[5] Mahmut Ahmedinejad'ın düşüncelerini daha iyi öğrenmek için bkz. http://www.khedmat.ir/&lt;br /&gt;[6] Şehzat Esnaeşeri, “Abdgeran Aley Abadgeran”, Gozareş, 1384, Sayı 68, s.7.&lt;br /&gt;[7] Bu bilgi yargı erki tarafından verilmiştir. Abbas Vekil, “Ferar Por Şetab Sermaye Ez Keşver”, Şoma, Sayı 435, 1384, s.6.&lt;br /&gt;[8] İran’da muhafazakarların iç ayrışımlarını daha iyi öğrenmek için bkz.&lt;br /&gt;Arif Keskin, “Devrim İçinde Yeni Bir devrim Arayışı :Ahmedinejad ve Radikal Muhafazakar Akım”, Stratejik Analiz, Sayı 69, Ocak 2006, s.59.&lt;br /&gt;[9] Kazem Celali, “Siyaset-e Teneşzodayi Bisemer Bud”, 03 Ocak 2006,&lt;br /&gt;http://www.iran-emrooz.net/&lt;br /&gt;[10] İran’da reformcuların doğuşunu, gelişim sürecini ve iç farklılıklarını öğrenmek için bkz.&lt;br /&gt;Emre Bayır, “Reform Yapamayan Reformcuların Anatomisi”, Stratejik Analiz, Ocak 2003, Sayı 33.&lt;br /&gt;[11] Ahmet Behşayeşi, Usul-e Siyaset-e Xariciy-e Cumhuriy-e Eslami, Avay-e Nur Yayınevi, Tahran, 1379, ss.156-157.&lt;br /&gt;[12] Emre Bayır, “ABD-İran Gerginliğinde AB-İran İlişkilerine Analitik Bir Bakış” Stratejik Analiz, Cilt 3, Sayı 28, Ağustos 2002, s.53.&lt;br /&gt;[13] Ali Nihat Özcan ve Emre Bayır, “Orta Doğu Barış Süreci, Oyuncuları ve İran”, Stratejik Analiz, Cilt 3, Sayı 22, Şubat 2002, s.44.&lt;br /&gt;[14] Oytun Orhan, “Suriye’nin Zamana Karşı Mücadelesi”, ASAM internet sitesi, Günlük Değerlendirme Bülteni, 27 Aralık 2005.&lt;br /&gt;[15] Rusya’nın İran nükleer çalışmaları hakkında bkz: Arif Keskin , “İran’ın Nükleer Çabaları: Hedefler, Tartışmalar ve Sonuçlar” , Stratejik Analiz, Mart, 2005 Sayı 59.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/696399585927283294-621223181716679897?l=azer-baycan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/696399585927283294/posts/default/621223181716679897'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/696399585927283294/posts/default/621223181716679897'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://azer-baycan.blogspot.com/2010/02/devrim-icinde-yeni-bir-devrim-arays.html' title='Devrim İçinde Yeni Bir Devrim Arayışı: Ahmedinejad ve Radikal Muhafazakar Akım'/><author><name>GUNAZTAC</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04961719280793546963</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='29' src='http://2.bp.blogspot.com/_XX9mh1N0pDo/S2aBYa9kJSI/AAAAAAAAAAM/4MzZxxnAmIk/S220/21Azer14.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_XX9mh1N0pDo/S2e4ONfu2LI/AAAAAAAAAFI/fNEauWoAl2E/s72-c/A_Keskin3_3.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-696399585927283294.post-2174567078014947488</id><published>2010-02-01T15:34:00.000-08:00</published><updated>2010-02-01T21:34:50.525-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='TANITIM 6:MEKALELER TOPLUSU'/><title type='text'>Satranç Tahtasında Azerbaycan ve Farsistan</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;Arif REHIMOĞLU&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_XX9mh1N0pDo/S2e5ZtmYuCI/AAAAAAAAAFQ/Bg0ZeoWnXHI/s1600-h/BAB.140209.jpg"&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 202px; FLOAT: left; HEIGHT: 154px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5433515326834260002" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_XX9mh1N0pDo/S2e5ZtmYuCI/AAAAAAAAAFQ/Bg0ZeoWnXHI/s320/BAB.140209.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;1974 Portekiz devrimiyle yola düşen demokratikleşmenin üçüncü dalgası (S.Huntington) önce Latin Amerika’ya, sonra Doğu Asya’ya, daha sonra Rus Sovyet İmparatorluğuna geçmiş ve artık günümüzde İran İslam Cumhuriyetinin kapısını çalmağa başlamıştır. 23 Mayıs 1997-de Hatemi’nin Cumhurbaşkanı seçilmesinden sonra ortaya çıkan özümlü "yeniden yapılanma" (perestroyka) ile İran’da da demokratikleşmenin üçüncü dalgasının adım sesleri işitilmeğe yüz tuttu. Ama sonuçta ne olacak? İran yeniden nasıl yapılanacak? çokuluslu ve yoğun nüfuslu İran İmparatorluğunun mevcut sosyal, siyasal, ekonomik, kültürel, milli-etnik ve s. sorunları nasıl çözülecek? Bu çözülmede İran’ın kaderi nasıl olacak? İran’ın kaderi ile ilgili oluşturulan modellerden hangisi gerçekleşebilecek? Bu ve bu tür başka bir çok sorular günümüzde çoklarını düşündürmektedir.&lt;span class="fullpost"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İran’da mevcut durumun aynen korunması ve değişim isteklerinin uzun süre susturulması imkansızdır. Her yıl 600 bini meslek hayatına giren [1] ve 65 milyondan fazla ülke nüfusu (Temmuz 1999) içerisinde çoğunluğu oluşturan 25 yaşın altındaki Gençliğin [2]ekseriyeti, sosyal hayatın sınırlandırılmasından bıkmış bir çok kadınlar, orta yaş insanların belli bir kısmı ve s. değişim istemektedir. Bunu 23 Mayıs 1997 Cumhurbaşkanı seçimleri, 18 Şubat 2000 Meclis seçimleri, Temmuz 1999 Öğrenci eylemleri ve s. açık-aydın ortaya koyuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aynı zamanda, Azerbaycan Türklerinin, Kürtlerin, Türkmenlerin, Arapların, Beluçların ve s. milli-etnik yöndeki değişim istekleri de göz ardı edilmemelidir. Unutmayalım ki, millet aşamasına yetsin veya yetmesin, İran’da diline göre farklaşan 90-dan fazla etnik gurup var.[3] Rejimin yalnız bir küçücük dinsel gurubu azınlık sayıp onlara belli haklar tanıması, Fars olmayan İslam inançlı diğer milli ve etnik gurupları ise yoğun Farslaştırma siyasetine tabi tutması çok ciddi milli-etnik sorunlar yaratmaktadır. Gittikçe tırmanan ve yaygınlaşan milli-etnik sorunların adaletli çözümüne yönelik tartışmalar artık kapalı kapılar arkasından açık alana çıkmış, rejimi uğraştırıp rahatsız edecek bir boyuta ulaşmış ve bu yönde değişimin gerekliliğini ortaya koymuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yukarıda söylenenleri ve rejime karşı hem ülke içinde, hem de sürgünde olan muhaliflerin isteklerini, genelde ahalinin beklentilerini dikkate alsak, İran’da mevcut durumun uzun süre aynen korunacağı düşünülemez. Ona göre de, doğal olarak ülkenin yarınına yönelik model arayışları günü-günden yoğunlaşmaktadır. Bu model arayışlarında ileri sürülen fikirleri iki ana başlık üzere toparlamak olar: 1. toplumsal model arayışları; 2. ulusal model arayışları.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Toplumsal model arayışlarında belli bir sosyal, siyasal, ekonomik ve kültürel özelliklere malik değişimleri içeren, insan hak ve özgürlüklerine dayanan çeşitli modeller, formüller ve varyantlar yer almaktadır. Burada İran’ın yarınki kaderini belirleyecek reformcular, muhafazakarlar, saltanat talepler (monarşi yanlıları), Halkın Mücahitleri, solcular ve s. gibi güçlerden daha çok konuşulmakta, ayrı-ayrılıkta onların öncüllüğü ile baş verebilecek değişimlerin olumlu-olumsuz yönleri araştırılmakta, çeşitli modeller sunulmaktadır. Yakın vadede her hangi bir toplumsal modelin gerçekleşeceğine hiç bir kuşkumuz yok, ama orta ve uzak vadede bu modelin kalıcı olacağına, tam başarı kazanacağına hiç de inanmıyoruz. çünkü belli olduğu gibi, çokuluslu bir baskıcı devlette demokratikleşme sürecinin başlaması sosyal, siyasal, ekonomik ve s. sorunlarla yanı sıra, beraberinde milli-etnik problemleri de gündeme getiriyor. Başka sözle, bu durumda toplumsal ve milli-etnik sorunlar bir-birinden ayrı düşünülemez. çokuluslu baskıcı devlette demokratikleşme süreci önce toplumsal nedenlerle başlar (yahut öyle gözükür), sonra ise demokratikleşme hem de milletleşme doğurduğu için milli-etnik nedenler kabarıp öne çıkar. Mevcut milli-etnik sorunlar adaletli çözüme kavuşamazsa, çokuluslu devletin ahalisini bir arada tutan birlik, beraberlik ruhu ortadan kalkar ve er-geç devlet parçalanır (kaba güç uygulamakla birliğin sağlanması geçici durumdur). Ona göre de, Ahmet Obalının Sovyetler Birliği ve Yugoslav tecrübesine dayanarak ileri sürdüğü "İran devleti ... iyi biliyor ki, demokrasiye geçen gibi dağılacak"[4] fikrini hiç de yanlış bulmuyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kanımızca, İran’da yüzeysel değişimlerle rejimin korunmağa çalışılması ne toplumsal sorunları, ne de onunla iç-içe yürüyen milli-etnik problemleri çözemez ve sonuçta er-geç toplumsal//milli-etnik patlama ortaya çıkar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer köklü değişimler yapılmakla demokratikleşme gerçekleşirse (ki, uzmanlarca pek mühеmel gözükmemektedir. O zaman toplumsal sorunlar çözülse bile, milli-etnik sorunların mevcut İran sınırları korunmakla çözüme kavuşabilmesi çok zordur. çünkü Azerbaycan Türkleri başta olmakla İran’da ki halkların bir kaçı bölünmüş durumdadır ve ilk fırsatta onların birleşmeğe çalışacağı kuşkusuzdur. Bu ise yakın vadede gerçekleşecek toplumsal modelin orta ve uzak vadede geçerli olamayacağı, aksine, orta ve uzak vadede ülkenin kaderini ulusal modelin belirteceği demektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ulusal model arayışlarında İran’da ki milli-etnik sorunların çözülmesine yönelik model, formül ve varyantlar yer almaktadır. Unutmayalım ki, "Belli bölgelerde yoğunlaşmak üzere, Azeri (Azerbaycan Türkü - A.R.)*, Türkmen, Arap, Kürt ve Beluç unsurlarından oluşan İran, etnik açıdan bölünmenin en ilginç örneklerinden birini veriyor..."[5]. Sayıca daha küçük ve milli-etnik kimlik şuuru bakımından nispeten gelişmemiş diğer milli-etnik birimleri dikkate almasak, İran’a bağımlı Azerbaycan, Kürdistan, Türkmenistan, Belucistan ve Huzistan (Acemistan, Arapistan) bölgelerindeki halkların "...gelecekte bağımsız bir ulusal egemenlik isteyecek siyasal gelişmeye yönelebilmeleri tehlikesi..."[6] orta ve uzak vadede İran’ın parçalanmasına getirip çıkarabilir. Tesadüf değil ki, "İran’a yönelik uygulanmakta olan senaryolara göre, İran Kürt, Azeri (Azerbaycan Türkü-A.R.), Fars olmak üzere üçe bölünmek istenmektedir".[7]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başka uygun senaryoları hatırlatmadan vurgulayalım ki, ulusal model arayışları içerisinde hangi senaryo ileri çıksa bile, kuşkusuz, son söz Azerbaycan Türklerinindir. Bazen Türk – Fars çelişkisi göz ardı edilerek "İran’da etnik sorunun temelini Fars – Kürt çelişkisinin oluşturduğuna dair bir imaj..." yaratılıyor.[8] Fakat bu imaj doğruyu aksettiremez, çünkü Kürtlerin sayı, bütünlükтe, potansiyel milli güçü hem Azerbaycan Türklerine, hem de Farslara nispeten çok zayıftır ve İran’ın kaderini belirleyecek düzeyde değil. Doğrusu ise budur ki, "Tabiatıyla, sonucu Azeri (Azerbaycan-A.R.) Türklerinin takınacağı tutum tayin edecek...", "Azeriler (Azerbaycan Türkleri-A.R.) ayaklandı mı, İran’ın parçalanmasını kimse önleyemez ..” görüşü tam gerçeği ortaya koyuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Farslar ve Türkler&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Çokuluslu İran imparatorluğunda Farslardan başka kendi gücüne göre Azerbaycan Türkleri ile kıyaslanabilecek ikinci bir ulus yoktur. 1924-ten beri yönetimi elinde tutan Farsların ister şah döneminde, isterse de molla döneminde toplumun beklentilerini doğrultamamaları, şovenist siyaset yürüterek ülkedeki gayri Fars halklara karşı hoşgörülü davranmamaları ve s. artık İran’da hem toplumsal, hem de ulusal değişim istekleri doğurmuştur. Adım sesleri işitilmekte olan demokratikleşmenin üçüncü dalgası bu istekleri günü-günden daha da artırmaktadır.&lt;br /&gt;Ülkede kendi milli-etnik haklarını savunan bir çok güçler, o sıradan Türkmenler, Kürtler, Beluçlar, Araplar ve s. umutlarını gittikçe daha çok Azerbaycan Türklerine bağlamağa başlamışlar. Yalnız toplumsal beklentisi olan, insan haklarını savunan güçler içerisinde de Azerbaycan Türklerinin son söz sahibi olması gerçeği itiraf edilmektedir. Bu da doğaldır, çünkü ülkede Farslarla yanı sıra, hem de Azerbaycan Türkleri başat (dominant) etnik rolü oynayabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tarih boyu ülkede başat etnik rolünü ya Azerbaycan Türkleri, yada Farslar üstlenmişler ve diğer etniklerden hiç biri bu düzeye yüksele bilmemişlerdir. Günümüz İran Devletinde başat etnik rolünü üstlenmiş Farslar çeşitli nedenlerden dolayı yıpranmakta ve üstlendikleri rolü oynayamamaktadır. Bu durumda ulusal değişimi gerçekleştirme gücü daha çok Azerbaycan Türklerine mahsustur, çünkü mevcut sayına, potansiyel milli gücüne, tarihten kaynaklanan sosyal-psikolojik özelliklerine ve s. göre, Azerbaycan Türkleri ilk sırada durur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fars şovenizmi gerçeği saklamak için şimdiye dek İran’da geçirilmiş nüfus sayımlarının hiç birinde milliyet meselesine değinmemiş ve ülkede Türklerle Farsların dakik sayılarını göstermemiştir. Fakat bu rakam bilinmemiş değil. Örnek için tanınmış Fars şovenisti M.Şüar 1960-ların ortalarında 22 milyonluk ülke ahalisinin yarıdan çoğunun Türk olmasını esefle bildiriyor ve onların konuştuğu dili - Türkçe’yi "defin etmek" hakkında fikir ileri sürüyordu.[9]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Artım hızına göre Türklerin Farslardan daha üstün olduğunu göz önüne alırsak hazırda sayı nispeti ya aynen korunmuş, yada Türklerin sayısı Farslardan daha fazla olmuştur (aksi düşünülemez). Fars şovenizmi kendi zararına olan mevcut sayı açığını kapatabilmek için Azerbaycan Türklerini Hemedan Türkleri, Save Türkleri, yahut etnik adla Kaşkay Türkleri, Afşar Türkleri, Kaçar Türkleri, Şahseven Türkleri ve s. gibi "müstakil halklara " ayırıyor, bunları Azerbaycan Türklerinin umum sayısına dahil etmiyor ve sonuçta, Azerbaycan Türklerinin sayısını az göstermeye çalışıyor; diğer taraftan ise, Farslarla akraba etniklerden Tat, Gilek, Teberi(Mazenderani), Lor, Lar, Talış ve s. gibi bir-birinin dilini anlamayan ayrıca halkları aynileştirerek onların hepsini Fars adlandırıyor ve yapay surette Farsların sayısını artırıyor.Fakat hatta bu durumda böyle Farsların sayısı Azerbaycan Türklerinin sayısından fazla olmuyor. "1993’te Tahran ve Tebriz’de yayımlanan gazetelerin yazdıklarına dayanırsak, İran toplumunun 3/7 hissesi ve Tahran nüfusunun 3/5 hissesi Türk’tür, başka sözle, bu gün İran’ın 63 milyon nüfusunun 27 milyonu Türk dillidir. Bu o demektir ki, Türkler nispi bakımdan İran nüfusunun çoğunluğunu oluşturuyor ve onların sayısı Farsların sayısından çoktur. Aynı zamanda , ülkenin başkenti Tahran’da yaşаyan Türklerin sayısı bu kentte yaşаyan Fars, Kürt, Beluç ve başka dilli halkların birlikte alınmış sayısından fazladır" .[10]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tahran’da yayımlanan "Hemşehri" gazetesi 1993 Şubat sayılarının birinde yazmış ki, hazırda İran’da 80-e yakın ulus, halk ve etnik gurup var. Bunların içerisinde Azerbaycan Türkleri sayıca ilk sırayı tutuyor .&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Azerbaycan Türklerinin sayısı kesin olarak dakikleştirilmese de, çağdaş İran’da bu sayı Türkmen Türklerini çıkmakla 30 milyonun üstünde (bazen 34 milyon) gösteriliyor Akraba Türkmen Türklerini de dikkate alırsak, bu sayı 35 milyondan az değil. Oysaki akraba etniklerle birlikte Farsların sayısı 22 milyon kadardır .Eğer akraba etnikleri çıkarsak, Farsların kendi sayısı 20 milyonun altındadır. Bu nedenle, Islami devrim sırasında Azerbaycan’ın güneyinde yaygın olan "Biz Kürtlerden farklıyız. Otonomiyi ne yapalım. Nüfusumuz Farisilerle eşit. Burası bizim memleketimiz. Tarih boyu İran’ı ya doğrudan-doğruya yönelttik veya yönetici kadroları içinde yer aldık. Azınlık değil, ortağız" düşüncesi rasgele sayılmamalıdır.&lt;br /&gt;Gerçekten de burası Azerbaycan Türklerinin memleketi. Farsların (ve onlara akraba etniklerin) şimdiki İran arazisine gelme olmaları her kese belli bir gerçektir. E.A.Grantovskiy gibi Fars hayranları onların gelme tarihini ne kadar eskilere götürmeye ve M.Ö.IÕ-VIII yüzyıllardaki Asur yazıtlarında Fars kökenli sözler aramaya çalışsalar da[11] bilinen şu ki, Farslar gelirken bölgede yüksek düzeye ermiş kültüre, dile, devletçilik geleneğine ve s. sahip yerli ahali var idi. İlk önce İran’ın güney-doğusundaki Parsua//Parsa (şimdiki Fars) eyaletinde yerleşen ve kendi adlarını da bu eyaletin isminden alan (Parsua//Parsa=Pars=Fars. Sözünü "p" sesinin "f" sesine çevrilmesinde Arap etkisinin rolü büyüktür) Ari kökenli gelmeler M.Ö. VII-VI yüzyıllarda kuzey-batı ve batıya – Elam ülkesi arazisine (şimdiki Huzistan bölgesi) ve kuzeye – Azerbaycan’ın eski Med Devleti arazisine doğru ilerliyor. Kültürce yerli ahaliden – Elamlаrdan, Mannalılardan, Medlerden... kat-kat aşağı olan bu Ari kökenli Farslar M.Ö.VI yüzyılın başlarında Med Devletine tabi olunur ve M.Ö.550 yılında ihanet yoluyla Med Devletini ele geçiriyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Araştırmacılar arasında şimdiki İran’ın eski yerli ahalisinin kim olmasına dair çeşitli fikirler var. Mevcut tartışmaları hatırlatmadan anımsatalım ki, bölgenin eski yerli ahalisi içerisinde Türklerin çoğunluk oluşturması düşüncesi gittikçe daha geniş yayılmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belli olduğu üzere, diller arasındaki akrabalığı 1. dil yapısı 2. dilin mevcut söz dağarcığı belirtmektedir. M.Ö.V-IV bin yıllardan yüze aşkın bölgede devlet kurmuş, kültür yaratmış eski Ön Asya halklarının – kendilerini Kenger adlandıran Sümerlerin, Elamların, Arttalıların, Lulluların, Turukkilerin, Suların, Kutilerin, Kassilerin, Mannalıların, Medlerin ve s. dilleri gelme Sami ve Fars dilleri gibi çekimli değil, Türk dili gibi eklemeli yapıya sahip olmuştur. Bu yerli dillerin mevcut söz dağarcığında Türk kökenli özel adların, genel olarak işlendiği sözlerin yaygınlığı bilinen bir gerçekliktir. Bu nedenle de, Azerbaycan’ın kuzeyinde 1970’li yıllardan, Azerbaycan’ın güneyinde ise 1990’lı yıllardan başlayarak uzmanlar bölgenin eski yerli halklarının Türklüğünü kaçınılmaz bir çok delillerle ortaya koymaktadır&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mevcut araştırmalar, Türklerin M.Ö.V-IV bin yıllardan, Farsların ise M.Ö.I bin yılın ortalarından bölgede siyasal tarih sahnesine çıktıklarını göstermektedir. (Konumuzdan uzaklaşmamak için ayrıntılarına değinmiyoruz). Farslar gelene kadar bölgede Türklerin üç bin yıldan artık devletçilik geleneği var idi ve Hint-Avrupa kavimleri dahil dünyanın bir çok halkları devletçiliyi Türklerden öğrendiği gibi[12], Farslar da tabi olduklar yerli Türklerden, özellikle arazisinde yerleştikleri Еlаm vе Med Türklerinden** devlet kuruculuğunu öğrenmişler. Bölgedeki, özellikle Urmu gölü çevresindeki yerli ahalinin kültür ve devlet geleneğine göre yüksek düzeye ulaşmasını ve gelme Arileri çok ciddi şekilde etkilemesini tanınmış Rus Sovyet uzmanı I.M.Dyakonov kesin olarak göstermektedir . [13]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;M.Ö.550 yılında Farsların Med Devletini ele geçirmeleri ile siyasal egemenlik uğrunda Fars – Türk çatışmaları başlıyor. 2500 yıldan beri sürüp gelen bu çatışmada bazen Farslar zafer kazanarak devleti ele geçirmiş, bazen de Türkler galip gelerek kendi devletlerini yeniden kurmuşlar. Fakat bu 2500 yıllık çatışmada Türklerin zafer payı Farslardan daha fazla olmuştur&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Azerbaycan’a Karşı İran, Yoksa Farsıstan&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Satranç tahtasında Azerbaycan’ın rakibi İran yok, Fars ülkesi, daha doğrusu, Farsistandır. Yaklaşık 2500 yıldır ki, bütün uygun tarihi ve coğrafi kaynaklarda çeşitli varyantlarla Azerbaycan ve Fars (=Farsıstan) adları аaksettirilmiş , zaman-zaman değişilse de, onların sınırları – nerede başlanıp nerede bitmesi dakik şekilde gösterilmiştir. Fakat İran ismi ile ilgili ayni sözler söylenemez. çünkü tarih boyu ne İran adlı somut bir coğrafi arazi, ne de İran [14] adlı bir devlet olmamış, hiç bir tarihi - coğrafi kaynakta İran adı, İran hudutları gösterilmemiş ve o, yaklaşık bin yıl önce mitolojik bir kavram olarak ortaya çıkıp yalnız XIX-XX yüzyıllarda işlerlik kazanmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazen İran adının mevcutluk tarihini M.S. V-VI yüzyıllarda – Sasaniler zamanı yazıya alınmış "Avesta"dakı mitolojik İranviç adı ilе bağlıyorlar . Ama "Avesta " uzmanı, yıllardan beri şu abideyi araştıran ve İran üniversitelerinde "Avesta" Pehleviçe’sinin hocalığını yapan Prof.Dr. Hüseyn Düzgün sübut ediyor ki, "İranviç" günümüzde uydurulmuş yapay bir sözdür ve "Avesta"da böyle bir ad yoktur .[15]&lt;br /&gt;Aslinde İran adı İslam’ın yayıldığı devirde ortaya çıkmış folklorik-mitolojik bir kavram olup Fars şovenizminin babası Firdevsi tarafından kaleme alınan bir efsanedir. Belli olduğu üzere, Fars milli ruhunu yükseltmek için Firdevsi’nin mitolojiye dayanarak, bazen de kendi hayal güçünün ürünü olarak yazdığı "Şahname" efsaneleri İran - Turan savaşlarını yansıtmaktadır. Fakat her iki kavram – ister İran, isterse de Turan somut değil ve ona göre de, araştırıcılar gah Farsıstan’ı İran, Azerbaycan’ı Turan saymış, gah da Farsıstan, Pakistan, Afganistan, Tacikistan birlikte İran, Orta Asya Türk ülkeleri – Türkistan ise Turan hesap olunmuştur. Oysaki gerçeği yansıtmadığına göre eski tarihi-coğrafi kaynakların hiç birinde ne İran, ne de Turaн adları gösterilmemiş, onların sınırları çizilmemiş ve yalnız kimi kaynaklarda onlardan sadece mitolojik kavram olarak (Arapların yaşadığı yеr, Türklerin yaşadığı yеr) bahis edilmiştir. Örnek için, Firdevsiden bir kadar sonraya ait Mahmut Kaşgarlı’nın "Divanü Luğat-it-Türk" (XI yüzyıl) eserine ilave edilmiş dünyanın bilinen ilk Türk haritasında Azerbaycan, Horasan, Kirman, Fars, hatta Cabarka (Japonya) ve s. gösterildiği halda, ne İran, ne de Turan ismi geçmiyor. Dikkat yetirilsin: neden haritada Azerbaycan ve Fars var, ama İran ve Turan yoktur? Oysaki M.Kaşgarlı kendi devrinin en büyük aydınlarından biri olup Türk dünyasını çok iyi tanıyordu, demeli Turanı da bilmeli ve haritada vermeli idi. O sıradan, "Divanü Luğat-it-Türk" ün elimizdeki nüshasını XIII yüzyılda çeken Mehmet bin Abubekr Saveli Azerbaycan’ın Save (Erak yakınlığındadır) kentinden idi, demeli, İran’ı da tanımalı ve tanıtmalıydı. Ama haritada ne İran var, ne de Turan. çünkü bunlar o devirde mitolojik kavram olup ne siyasal, ne de coğrafi bakımdan gerçeği aksettirmiyorlardı. Gerçeği aksettiren Azerbaycan ve Fars idi ki, haritada da gösterilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Antik devirden kalma gelenek üzere Avrupalıların Persiya//Persian dedikleri devlet//ülke XIX yüzyıla kadar katiyen İran adlanmamıştır. Hatta "Gülistan" anlaşmasının (12.X.1813) Rusça metninde "Persidskoe qosudarstvo" (Persiya Devleti) yazılmış, Farsça metninde ise "Doulet-e Şahenşahi" (Şahlık Devleti) adı geçmiştir.&lt;br /&gt;Diğer taraftan, unutmayalım ki, bir kaç geçici örnek hariç Doğuda XIX-XX yüzyıllara kadar devlet adı gibi daha çok şahıs, hanedan, sülale, tayfa, halk adları kullanılmıştır.Örneğin:Akameniş, Sasani(Farslarda);Еmevi,Abbasi(Araplarda); Kazneli,Saclı, Salarlı, Karahanlı, Karakoyunlu, Akkoyunlu, Osmanlı, Safevi, Afşar, Kaçar ve s. (Türklerde). Başka sözle, coğrafi adı Azerbaycan, Fars... olan arazilerde kurulmuş devletleri Avrupalılar aynı bir Persiya//Persian ismi ile adlandırsalar da, yerli ahali kendi devletlerini yabancılar gibi Persiya//Persian, yahut şimdiki gibi İran yok, mevcut hakim hanedanların adı ile tanımış ve adlandırmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Osmanlıların kullandıkları Acem adı da anlamlı değildi ve Azerbaycan Türkleri bu adı kendilerine ait etmiyordular. Örneğin, Şah İsmail Hatai yazıyordu:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şirvan halayıkı kamu Tebriz’e taşına Mülk-i Acem sorar ki kıyamet haçan kopar.[16] (Azerbaycan Türklerinin bütünlük ülküsünün tarihte ilk yazılı belirtisi olan bu beytin anlamı şöyledir: Şirvan’ın (Azerbaycan’ın kuzeyindeki Şirvan şahlar Devletinin) Tebriz’le (Azerbaycan’ın güneyindeki Safevi Devleti ile) birleşeceği gün Acem (Fars) Mülkü//Memleketi için kıyamet günüdür).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belli olduğu üzere, iç ve dış şartlar yetişince her halk muayyen bir temel dayanak etrafında birleşip bütünleşerek kendi devletini yaratıyor (veya buna çalışıyor). Etrafında ahalini toparlayan bu temel dayanağı Friedrich Ratzel devletin varlık nedeni (Raison d” etre) adlandırıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;F.Ratzele göre, bir devletin varlığı mutlaka muayyen bir nedene bağlıdır. Adeta, bu neden devletin varlığını haklı gösteren belli ve belirgin bir kavram veya fikir olar. Devlet bu belli ve belirgin kavram veya fikir çevresinde toplanmış olan bir toprak ve bir insan parçasının tek bir ünite halinde örgütlenmesidir.[17]&lt;br /&gt;Artıralım edelim ki, devletin varlık nedeni durgun (statik) bir kavram değil ve zaman-zaman gelişen şartlardan asılı olarak değişebilmektedir. Örneğin, ilk önce "Türklük" nedeniyle ortaya çıkan Osmanlı Devleti imparatorluğa dönüştüksen sonra "İslamlık" (Sünni ağırlıklı ümmetçilik) ve daha sonra "Osmanlılık" (tebaacılık) nedenlerini esas almış, devletin ahalisini zaman-zaman bu nedenler etrafında toplayarak bütünleştirmiştir. çöküş aşamasına gelindiğinde ise "Osmanlılık" fikri ahalinin bütünlülüğünü sağlayamadı ve yeniden "İslamlık" fikri önem kazandı, fakat bu fikir de kendini doğrultamayınca bir daha "Türklük" fikri üzerine dönüldü. Sonuçta "Türklük" fikir temeli etrafında bütünleşen Anadolu insanı ulu önder Atatürk’ün başçılığı ile Türkiye Cumhuriyetini kurdu. Demeli, Anadolu’da devletin varlık nedeni çeşitli zaman dilimlerinde 1.Türklük; 2.İslamlık; 3.Osmanlılık; 4.Türklük fikirleri üzerinde biçimlenmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaydedelim ki, devletin varlık nedeni adeta, toplumun kimlik kavramı ile üst-üste düşer. Sosyologlar millet altı kimlik, millet üstü kimlik ve milli kimlik kavramlarını bir-birinden farkı ortaya koyuyor (24,9). Kuşkusuz, değindiğimiz "İslamlık" ve "Osmanlılık" millet üstü toplum kimliklerinden başka bir nesne değil. Türkiye Cumhuriyeti ile ortaya çıkan "Türklük" de bu millet üstü kimliklerin parçalanmasından doğmuş milli kimliktir. Osmanlının kuruluş dönemindeki "Türklük" kimliğine geldikçe ise, Ziya Gökalp’ın Türk toplumu için çizdiği 1. kavim devri; 2.ümmet devri; 3. millet devri üçlü sınıflamasına uygun olarak , onu dil ve ırk birliğine malik tayfaları birleştiren millet altı kavim kimliği gibi anlamak mümkündür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aynı gelişme yönü Azerbaycan’a da aittir. Azerbaycan’da da devletin varlık nedeni ilk önce "Türklük" (Akkoyunlu Türklüyü, Karakoyunlu Türklüyü ve s.) fikrine dayanmış, sonra "İslamlık" (şia ağırlıklı ümmetçilik - Kızılbaşlık) kavramı önem kazanmış, daha sonra tebaacılık fikri gündeme gelmiştir. Daha sonra ise Türk (Azerbaycan Türk) milli kimliği doğmuştur (buna ayrıca değineceğiz). Fakat Azerbaycan’da "İslamlık" Osmanlıdan farklı bir yol izlediği gibi (Kızılbaş Şiiliği), tebaacılık da aynı özelliği göstermemiştir. Kızılbaş Şiа "İslamlığı" başka bir tartışma konusudur. Şimdilik tebaacılık üzerinde dayanıyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Azerbaycan’daki tebaacılık önce Kızılbaşlık ile özdeşleştirilmiş ve Azerbaycan ülkesi Kızılbaş ülkesi, Azerbaycan Devleti Kızılbaş Devleti, Azerbaycan ahalisi Kızılbaşlar//Kızılbaş Türkleri, Azerbaycan’da konuşulan dil ise Kızılbaş Türkçe’si (Torkiye-Kızılbaşi) adlandırılmıştır. Fakat hem siyasi ve mezhepsel anlamlar da (R. Blaga) taşıdığına, hem de Nadir Şah Afşar’ın mezhepler arası diyalog siyaseti yürütmesi, Sünni-şia yakınlaşması hattını temel alması ве с. sebebine Kızılbaşlık terimi tebaacılık kavramını sona dek tam içeremedi, ahalinin Kızılbaşlık fikri etrafında bütünleşmesi uzun süre korunamadı ve sabitleşemedi. Bu sabitleşme için gereken muayyen zaman dilimi ve güçlü uniter devlet mevcut olmadı. Aksine, Nadir şah Afşar’ın ölümü, elli yıllık kargaşalık dönemi, Azerbaycan’ın hanlıklar devrinin bölücü nitelik taşıması ve s. ahalinin aynı bir temel etrafında bütünleşmesinde ve bu bütünleşmenin aynı bir terimle kavramlaştırılmasında zorluk yarattı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaçarlar devrinde ahalini kendi etrafında toplayıp bütünleştirecek kavram gibi coğrafi temele önem verilmeye başlanıldı. Bir süre "Memaliki-Mahruseyi-İran" (Korunan İran Memleketleri) ve "Memaliki-Mahruseyi-Azerbaycan" (Korunan Azerbaycan Memleketleri) kavramları yanı sıra kullanıldı, fakat yavaş-yavaş "İran" adı ve buradan da bütünleştirici "İranlılık" kavramı üstünlük kazanıp öne geçti. Artık XIX yüzyılın ikinci yarısı - XX yüzyılın başlarında mensupluk bildiren bir "İran tebaası, İranlı" kavramı mevcut idi (fakat hala tam örtüşüp sabitleşmemişti).&lt;br /&gt;Gelişmenin böyle bir yönde olması nedenleri ayrıca araştırılmalıdır, şimdilik ise burada bir kaç meseleye kısaca dikkat yetirilmesini gerekli biliyoruz:&lt;br /&gt;1. O devirde "İranlılık" Farsların değil, Türklerin başat rol oynadığı bir toplumu bildiriyordu (eğer Osmanlı Devleti yerinde Türkiye Cumhuriyeti yarandığı gibi, Kaçar Devleti yerinde de Azerbaycan Cumhuriyeti yaransaydı veya İran’da Rıza hanın darbe girişimi önlenip de Türklerin başat rolü korunsaydı, şimdi hem Kaçar, Afşar, Safevi devletleri, hem de çağdaş İran Devleti mutlaka tartışmasız bir Türk Devleti sayılıyordu. Fakat Kaçar Devleti yerinde bir Fars Pehlevi Devleti yarandı ve tarihteki Azerbaycan Türk Devletleri de kasıtlı olarak Farslara ait edildi);&lt;br /&gt;2. Farslık anlamında İranlılık Meşrutiyet (1906-1911) döneminde ortaya çıkmış ve Türklerin başat rolü 1924’te darbe yoluyla değişildikten sonra "İranlılık" ta Farslar tam üstün duruma getirilmiştir;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3. Fars Pehlevi Devleti ahalini etrafında toplayıp bütünleştirecek kavram gibi ilk önce uyduruk "Ari ırkı" efsanesini ileri sürdü vе onu Fars şоvеnizminin maskеsi olan Pan-iranizmin dayanağına çеvirdi. «Pan-İranizm, İran’da ki diğer etnik gurupların vе milletlerin ayrı varlığını yadsıyan, hеpsini Ari ırkın bir parçası оlarak görеn vе İran tоpraklarının asıl sahibinin Farslar оlduğunu ilеri sürеn bir idеоlоjidir». Fars şоvеnizmi bu idеоlоjiyе dayanarak güçlü mеrkеziyеtçi dеvlеt vе aynı bir İran milli bilincinе sahip İran millеti yaratabilmеk için tarihtе benzeri görülmеmiş kaddarlık vе vahşıliklе Fars оlmayan halkları, özеlliklе Azеrbaycan Türklеrini asimilе еtmеk, zоrla Farslaştırmak siyasеti yürüttü. Bu siyasеt Fars milli kimliğinin millеtüstü İran kimliyi ilе özdеşlеştirilmеsindе hallеdici rоl оynadı. Dеvlеt // ülkе adının Pеrsiya//Pеrsian dеğil, İran adlandırılmasına yönеlik Rıza Pеhlеvinin 21 Mart 1935-dе vеrdiyi fеrmandan[18] sоnra hеm İran adı tam rеsmilеştirildi, hеm dе İranlılık=Farslılık förmülü yaygınlaştırıldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yеri gеlmişkеn, kaydеdеlim ki, uygun durumlarda azınlığın çоğunluğa hakim оlabilmеsi için adеta, sоykırım, еtnik tеmizlеmе, dеpоrtasyоn (zоrunlu göçürmе), diskriminasyоn (ayrıcalık), ırkçılık, еtnоsid vе s. gibi siyasеtlеrdеn biri vеya bir kaçı uygulanar, aynı zamanda, azınlığın sеçilmişliyi vе üstünlüyü mitindеn dе gеniş şеkildе yararlanılar. Azеrbaycan Türklеrinin hakimiyеtini Ingilislеrin yardımı sеbеbinе darbеylе gaspеdеn Fars azınlığı da Türk çоğunluğunu bоyun еğdirmеk için оna karşı dеpоrtasyоn, ırkçılık, еtnоsid siyasеtlеrini uyguladı vе kеndi еtnоsunun sеçilmiş üstünlüyü mitini yaymakla Türklеrdе aşağılık kоmplеksi biçimlеndirmеğе çalıştı. Aşağılık kоmplеksi Türklеrin asimilе оlunmasını kоlaylaştırmağa, ari ırkçılığına dayanan sеçilmiş üstünlük miti isе hеm Farsların еtnо-sоsyal sеfеrbеrliğini (mоbilzasyоnunu) artırmağa, hеm dе оnların insanlık dışı zоrakı davranışlarını mеşrulaştırmağa hizmеt еdiyоrdu. Aslında isе, M.Ö. I binyılın оrtalarında ari kökеnli Farslar bölgеyе gеlеrkеn burada yеrli Türk ahalisinе mahsus bir kaç bin yıllık yüksеk düzеyli kültür vе uygarlık var idi. Arilеr sadеcе bu yüksеk Türk kültür vе uygarlığından öğrеnmiş vе оndan güçlü şеkildе еtkilеnmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4. Devleti yitirmenin şokunu yaşayan ve ırkçı Fars şovenizminin zulmü altında ezilen Azerbaycan Türkleri artık 1940’lardan başlayarak kendilerini "İranlılık" ile özdeşleştiremediler ve S.C. Pişeverinin başçılığı ile 1946-da Azerbaycan Milli Hükümetini yaratarak "Azerbaycanlı, Azerbaycan Türkü" kimliğine yüz tuttular. Kuşkusuz, bunda Kuzey Azerbaycan’ın da etkisi az değildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;5. İran İslam rejimi ahalini etrafında toplayıp bütünleştiren kavram gibi "Şia Müslüman" fikrini öne çıkardı ve çeşitli milli-etnik kimlikleri bu potada eritmeğe çalıştı, fakat başaramadı. çünkü bu "Şia Müslüman" fikrinin arkasında Fars şovenizminin asimilasyon siyaseti saklandığını çokları biliyor ve her halk kendi varlığını korumağa, geliştirmeğe çaba gösteriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Genel konumuzdan çok uzaklaşmamak için kaydedelim ki, bu gün İran’da gayri Farslar bir yaşam mücadelesi vermektedir. Bu mücadele gayri Farslarla Fars şovenizmi arasındadır. Ama Rus şovenizmi kendini uyduruk Sovyetler Birliyi ismi arkasında sakladığı gibi, Fars şovenizmi de kendini uyduruk İran adı arkasında gizlemiştir.&lt;br /&gt;Bu gün Azerbaycan Türklerinin ve diğer gayri Farsların milli davasına karşı duran Fars şovenizmidir, Farsıstan’ın hakim devletçilik düşüncesidir. Bir örnek gösterelim: Anayasanın milli-kültürel hukuklarla ilgili 15. Maddesinin gerçekleştirilmesi ve onun gerçekleştirilme mekanizmasına ait 2001 Mayıs sonlarında yüzden fazla Azerbaycan Türk milletvekilinin Parlamentoya sunduğu projeni Arap, Kürt, Beluç ve s. milletvekilleri desteklediler, fakat ıslahatçı veya muhafazakar olsun, Fars milletvekillerinin hepsi bu projeye karşı çıktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buradan da aydın oluyor ki, birincisi, Farslıkla eşanlamlı tutulan İranlılık kavramı bütünleştirici rolünü kaybetmekte ve artık gayri Fars halklar kendi milli-etnik hukuklarını savunmaktadır; ikincisi, sağcı, solcu, ıslahatçı, muhafazakar ve s. gibi gözüken Fars şovenizmine karşı gayri Fars halkların birleşik cephesi yaranmaktadır ve tabii ki, bu cephenin başında Azerbaycan Türkleri duruyor; üçüncüsü, alt başlığa çıkardığımız sorunun cevabı kendiliğinden belli oluyor: Azerbaycan’la karşı-karşıya gelen İran yok, Farsistan’dır!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdilik Azerbaycan Türkleri kendi ilkel milli-kültürel hakları uğrunda Farsistan’a karşı açık mücadele vermektedir. Fakat unutmayalım ki, bu Azerbaycan – Farsistan veya Türk – Fars karşı durması egemenlik uğrunda 2500 yıldan beri süregelen çarpışmanın günümüzdeki belirtisidir. Türklerle Farsların Müslüman Şia kardeş olmalarından, sarsılmaz Türk–Fars dostluğundan ve s. ne kadar konuşulur-konuşulsun, artık bu propagandalar geçerli değil. çünkü artık Azerbaycan Türkleri son 70 yılda neler baş verdiğinin farkına varmakta, ayılarak kendi haklarını talep etmekte, başlıсa ise, dünya üzere en az 40 milyonluk büyük bir millet olarak yeniden siyasi tarih sahnesine çıkmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu gün dünyada zafer adımlarıyla yürüyen demokratikleşmenin üçüncü dalgası önceki dalgalarda olduğu gibi, kendisiyle birlikte milletleşme sürecini dе getirmiştir. çünkü çokuluslu ülkelerde demokratikleşme ve milletleşme bir-birinden ayrı düşünülemez. Azerbaycan Türklüğünün yüz tutuğu yeni şahlanış da bu demokratikleşmenin ve milletleşmenin ürünüdür. Azerbaycan’da milletleşmenin şimdiki durumunu daha iyi değerlendire bilmek için onun gelişme tarihine kısaca değinelim.&lt;br /&gt;Azerbaycan’da Milletleşmenin Birinci Yükseliş Dalgası Ve Fars Şovenizminin Etnosit Siyaseti&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Milletleşme (24) ile ilgili geniş açıklama yapmak fikrinde değiliz. Sadece onu bildirelim ki, milletleşme – toplum üyelerinin derk edilmiş aynı bir milli kimlik bilinci etrafında toplanıp bütünleşmesi ve demokratikleşme sebebine faal vatandaş mevkiinin biçimlenip umum milli iradeye çevrilmesi sürecidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adeta, milletleşme sürecinin ilkin temelleri kültürel alanda atılar: önce dil, edebiyat, tarih,coğrafya ve s. gelişir, okullar açılar, gazete, dergi, kitap yayımı genişlenir, sonuçta, aynı bir milli kimlik bilinci oluşması ve toplum üyelerinin bu bilince dayanarak bütünleşmesi, millet üstü kimliklerin bölünüp parçalanması, millet altı kimliklerin ise aynı bir milli kimlikte birleşmesi belli bir düzeye erişir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra da rejimde zayıflama, yahut muayyen yumuşama ve demokratikleşmeye meyil ortamı yaranınca milletleşme süreci siyasal alanda boy gösterir. Faal vatandaş mevkiinin biçimlenip umum milli iradeye çevrilmesi genişlendikçe milli kimlik bilincinin idraki derinleşir, bu ise faal vatandaş mevkiini daha da güçlendirir ve sonuçta, millet gerçeği ortaya çıkıp kendi siyasal hedefleri uğrunda mücadeleye başlar.&lt;br /&gt;Söylenenleri mutlaklaştırarak bütün durumlar için aynı gelişmeyi iddia etmek fikrinde değiliz. Ama milletleşme süreci geçiren toplumların büyük çoğunluğunda, o sıradan Azerbaycan Türklerinde bu gelişmeği gözlemlemek olasıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Azerbaycan’da milletleşme sürecinin birinci yükseliş dalgası XIX yüzyılın ortalarında başlamış ve 1920-1940 yıllarında zorakilikle karşısı kesilerek yavaşlatılmıştır. 1850-1905 arasında kendini daha çok kültürel alanda gösteren milletleşme süreci 1905 Rus devriminin getirdiği yumuşama sebebine siyasal alana da geçti. Kaydedelim ki, Azerbaycan’da milletleşme sürecinin başlayıp gelişmesinde Mirza Fethali Ahundof, Hasan bey Zerdabi, Şeyh Cemalettin Esadabadi (Afgani), Hacı Mirza Hasan Rüştiye, Mehemmed Ali Terbiyet, Celil Mehmetkuluzade, Mirze Alekber Sabir, Ali bey Hüseynzade, Ahmet bey Ağaoğlu, Alimerdan bey Topçubaşı ve s. gibi ünlü aydınların çok büyük rolü olmuştur. Fakat kuşkusuz, bu dönemde Anayasa uğrundaki Setterhan Meşrutiyet harekatı, M.E.Resulzade’nin önderliği ile gerçekleşmiş Azerbaycan Halk Cumhuriyeti, Ş.M.Hiyabani’nin başçılık ettiği Azadistan Devleti ve S.C.Pişeveri’nin kurduğu Azerbaycan Milli Hükümeti Azerbaycan’da milletleşme сürecinin birinci yükseliş dalgasının en açık belirtileri idi.&lt;br /&gt;Milletleşme sürecini tanımlarken iki başlıca unsur göstermiştik: 1.toplum üyelerinin derk edilmiş aynı bir milli kimlik bilinci etrafında toplanıp bütünleşmesi; 2.demokratikleşme sebebine faal vatandaş mevkiinin biçimlenip umum milli iradeye çevrilmesi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Milletleşmenin birinci yükseliş dalgası devrinde Rusya sömürgeci Kuzеy Azerbaycan’daа bu unsurların her ikisi önem kazanıp ileri çıktığı için hem (Azerbaycan) Türk milleti kavramı biçimlendi, hem de milletin bağımsızlık hedefi Azerbaycan Halk Cumhuriyetinin (1918-1920) yaranması ile sonuçlandı. Maalesef, 1920 yıl 27 Nisan Rus Bolşevik işgali bu bağımsız Azerbaycan Devletini ortadan kaldırdı, 1920-1930 yıllarında ise kan içen Stalinizm Azerbaycan’ın kuzeyindeki yaklaşık iki milyon insandan 400 bine kadarını vahşicesine öldürerek, Sibirya sürgünlerinde mahvederek milletleşme sürecinin karşısını kesti, onun gelişme hızını zorakilikle yavaşlattı. Aynı zamanda, Azerbaycan Türk Latin alfabesi Rus Kiril alfabesiyle değişildi, Türk kavramı yerine Azerbaycanlı kavramı kullanılmağa başlanıldı ve s.&lt;br /&gt;Azerbaycan’ın güneyinde ise durum nispeten farklıydı. Devlet Türk Kaçar hanedanına mahsus olduğu için Türkler, özellikle yönetici elit devletin arazisiyle ahalisinin bölünmez bütünlüğünü sağlamağı kendilerinin görevi biliyor, Azerbaycan, Horasan, Kirman ve Farsıstan memleketlerinden ibaret ülkede ahalini bir arada tutan, bütünleştiren millet üstü «İranlı» kimliğinin korunmasına çalışıyorlardır. Çünkü böyle bir durumda tebaaları birleştirip bütünleştirmek ve devletin varlık nedeninin belirginleştirmek için milli kimlik bilinci değil, aksine millet üstü kimlik bilinci daha çоk önem taşıyor ve millet tüstü Osmanlı kimliğinde olduğu gibi, millet üstü İranlı kimliğinde de Türk varlığı arka plana itiliyordu. Fakat bu, Osmanlını bir Türk devleti olmaktan alıkoymadığı gibi, Kaçar Devletini de bir Türk devleti olmaktan mahrum etmiyordu (unutmayalım ki, başat etniğinin kendi milli kimliğine tam sahiplenmeden millet üstü topluma çevrildiği durumların büyük çoğunluğunda böyle bir hal mevcut olar).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ХIХ yüzyılın sonu – ХХ yüzyılın başlarında devletin yabancılara tanıdığı ayrıcalıklar sebebine hem Türklerde, hem de Farslarda milli kimlik bilinci hızla gelişmeye başladı. Fakat bu süreçte Türkler ve Farslar tamam farklı yоl izlediler. Bunlara ayrı-ayrılıkta değinelim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tarihte Türklerin hiç bir zaman şovenist olmadığı her kese belli bir aksiyomdur. Ona göre de, milli kimlik bilinci ortaya çıkarken Türkler kendi devletçilik kültürlerine sadık kalarak millet üstü İranlı kimliğini özelleştirip «İranlılık=Türklük» iddiasında bulunmadılar ve ülkenin diğer halklarına karşı zorbalık yapmadılar. Aksine, Azerbaycan’ın kuzeyi vasıtasıyla benimsedikleri sosyal demokrasi, sosyalizm, liberalizm ve s. gibi çağdaş akımlar sebebine Azerbaycan’ın güneyinde de demokrasi, hoşgörü, laiklik...değerlerine önem verildi. Örneğin, 1905 yılında N.Narimanоfun desteği ile Bakü’de kurulmuş Güney Azerbaycanlıların Sosyal Demokrat Partisi «Merkez-e Gaybi» kоd adıyla Settarhan Meşrutiyet harekatında büyük rоl oynamış [19] bu harekatın siyasal hedeflerinin (ülkenin demokratikleşmesi, mutlak monarşi yönetiminin Anayasa ile sınırlandırılması, istibdadın ortadan kaldırılması, yerel yönetim hukuklarının genişletilmesi ve s.) muayyenleştirilmesinde çоk en önemli işler görmüştür. Ona göre idi ki, İran’da birinci Milli Meclis Tebriz’de kurulmuş, 1906-da Tahrana giden Azerbaycan milletvekilleri siyasetle dinin bir-birinden ayrı olması gerektiği tezini savunmuşlardır [20]. Aynı zamanda, Türkler ülkenin diğer halklarına da hoşgörü ile yanaşmış, yerel hukukların genişletilmesini desteklemekle aslinde Türk devletçilik geleneğinin federatiflik (veya konfederatiflik) değerine önem vermişler. Bir sözle, Azerbaycan’ın güneyinde milletleşme çağın ve ülkenin şartlarına uygun yenileşme zaruretine dayanıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaçar hanedanı ve onun monarşi yönetim usulü bu yenileşme – çağdaşlaşma zaruretine karşıydı. Settarhan’ın Meşrutiyet harekatı ve Ş. M Hiyabani’nin Azadistan isteği – teceddüt (yenilik, çağdaşlık) mücadelesi buradan ileri geliyordu. Özellikle, dini siyasetten ayıran «Ş.M. Hiyabani’ye göre, devlet ve hükümetin kaynağı millettir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Devlet milletin iradesi temelinde kurulmuştur ve milletin iradesini temsil etmelidir. Millet devleti denetleyebilmelidir».[21] Tabii ki, bu düşünceden yoksun Kaçar hanedanı kendi sınırsız iktidarının millet tarafından denetlenebilmesini katiyen kabul etmiyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aynı zamanda, kimi Türkler de devletin zayıflığını, güçsüzlüğünü merkezi otorite boşluğunda görüyor, buna karşı çıkıyor ve «Devletin kabile konfederasyonu şeklinde kalması» nı[22] doğru bulmuyordu. Güçlü merkez arzulayan kimi Türkler bunun milli-etnik hakların tanınması ile değil, aksine, inkar edilmesiyle gerçekleşeceğine inanıyor ve aynı görüşü paylaşan Fars milliyetçiliği yanında yer alıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Farsların milli kimlik bilincinin oluşmasında Fars milliyetçiliği önemli rоl oynamıştır. Emre Bayırın gösterdiği gibi, Batılıların ayrıcalıklı konumlarına tepkisel bir yanıt olarak yaranan Fars milliyetçiliği iki yere ayrılıyor: 1. dinsel içerik taşıyan, İranlılık ve Şiiliği özdeşleştiren geleneksel Fars milliyetçiliği; 2. modern Fars milliyetçiliği.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Modern Fars milliyetçiliği dini değil, dili milli birliğin temeli sayarak aynı bir Fars dilinde konuşan, yerel etnik farklılıkları ortadan kaldırıp vahit «İranlı milleti» ve «güçlü merkez devlet» yaratmağı hedef alan Fars şovenizminin temelini oluşturmuştur. Etnik farklılıkları ve demeli, devletin federatif yapısını ortadan kaldırmak için de Ari ırkı efsanesi uydurulmuş ve faşistlerin ırkçılığına eşit zorba Fars ırkçılığı ileri çıkmıştır. Bu işte İngilizlerin büyük merakı ve küçümsenemeyecek rolü olmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaydedelim ki, inkişafa mani olan istibdat makinesinin sındırılması, demokratikleşme ve yenileşme uğrunda mücadele Azerbaycan’ın milli çıkarlarına uygun olup başat Azerbaycan Türklerinde milli bilincin oynamağa başlamasından haber veriyordu. Hala 1789 Fransız devriminde gördüğümüz gibi, ali hakimiyetin bir avuç hanedan üyelerine değil, bütün halka mahsus olması isteği milliyetçiliğin temel şartlarından biriydi ve bu şartın gerçekleştirilmesi uğrunda mücadele hem demokratikleşme, hem de milletleşme sürecinin varlığı demekti. Settarhan ve Ş.M.Hiyabani de aynı çizgiyi izliyorlardı. [23]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fakat Meşrutiyet devrinde Fars milliyetçiliği hala zayıf idi ve Settarhan da monarşinin tam ortadan kaldırılmasını değil, Anayasal monarşiye çevrilmesini istiyordu. Ş.M.Hiyabani devrinde ise durum değişilmiş, Fars milliyetçiliği emperyalist güçlerin, özellikle İngilizlerin yardımıyla güçlenmeye başlamıştı. Türk Kaçar hanedanı yabancıların ve Fars milliyetçilerinin karşısını almakta zorlanıyor, ama kendi Türk ulusu ile bütünleşmeye de monarşinin doğası icabı pek yanaşamıyordu (Osmanlının da son devrini hatırlayalım). Ona göre de, Ş.M.Hiyabani çıkış yolunu monarşinin ortadan kaldırılmasında ve demokratik bir rejimin kurulmasında görüyor, uzmanların gösterdiği gibi, dolaylı şekilde ali hakimiyetin Türklere mahsus olduğu bir federasyon cumhuriyet yaratılmasını ileri sürüyordu.[24] Aynı zamanda, Ş.M.Hiyabani harekatında Azerbaycan’ın tam bağımsızlığa kavuşması fikri de mevcut idi. [25]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Azerbaycan Cumhuriyetinin İran’da ki Büyükelçisi Ç.Ziyadhan 1920 yıl 11 Nisanda (Rus işgalinden 16 gün önce) Azerbaycan Dış İşleri Bakanına mektubunda yazıyordu: «Farsların bizim Cumhuriyete münasebeti o kadar da iyi değil, aksine, İran Azerbaycan’ı Türklerinin münasebeti kardeşçesine, dostçasınadır. İran Azerbaycan’ı muhtariyete, bağımsızlığa ve Farsistan’dan ayrılmağa can atıyor».[26]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu devirde Türk düşmanları Ş.M.Hiyabaninin «Türkistan yolu»*** gideceğinden korkuyor, Tahran gazeteleri ise onun M.E.Resulzade ile yakınlaşıp Azerbaycan’ı birleştireceğinden endişeleniyordular. Oysaki Ş.M.Hiyabani harekatında böyle istekler söz konusu değildi...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İktidardaki Türklerle muhalefetteki Türkler arasında yıllar uzunu süregelen çatışmalar sonucu bütünlükte Azerbaycan Türklüyü yıprandı, zayıfladı, Farslar ise aksine, kendilerini koruyarak günü-günden güçlendiler ve 1924-de İngilizlerin yardımıylaа hakimiyeti gasbettiler. Bununla da Türklerin son bin yıllık hakimiyeti ortadan kaldırıldı ve Azerbaycan Türklerinin kara günleri başladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şovenist Fars Pehlevi Devleti gayri Farsları, özellikle Azerbaycan Türklerini asimile etmek amacıyla devlet düzeyinde geniş çaplı ırkçılık, deportasyon (zorunlu göçürme), özellikleе, etnosid siyaseti uyguladılar. Fars şovenizminin başlıca hedefi Azerbaycan Türklerini fiziksel olarak mahvetmek değil (1920’lerden beri ne kadar Azerbaycan Türkünün öldürüldüğünü de unutmayalım), belki Azerbaycan Türk kültürünü yok etmek, mankurtlaştırmak, Türk kimliğini ortadan kaldırtmaktı. «Kültürel soykırım», «etnik-kırım» ve s. de denen etnosid etniğinin «...kendisinden ziyade kültürünün kökünü kurutmak...»[27] amacı taşıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anthony D.Smith ortak kimlik duygusuna sahip bir etniğinin altı ana niteliğini gösteriyor: 1. Ortak bir özel ad 2. Ortak bir soy miti; 3. Paylaşılan tarihi anılar; 4. Ortak kültürü farklı kılan bir yada daha fazla unsur; 5. Özel bir «yurt»la bağ; 6. Nüfusun önlemli kesimleri arasında dayanışma duygusu.[28]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İster dün, isterse de bugün Fars şovenizmi bu altı ana nitelik üzere Azerbaycan Türklüğünü çöktürmeyi, milli-etnik varlığını mahvetmeği amaç edinmiştir. Böyle ki:&lt;br /&gt;1.Ortak bir özel ad üzеre: Türk adı alay, istihza konusu olmuş, aşağılanmış, utanç verici bir kavram gibi takdim olunmuş, uyduruk «Azeri» веyа «İranlı» adları övülmüştür. Rus şovenizmi de aynı yоlу örnek alarak Azerbaycan Türklerine çeşitli adlar takmıştır. Sonuçta artık bu gün Azerbaycan Türkleri kendilerinin vahit bir ortak adı yerine Azeri, İranlı, Azerbaycanlı, Gürcistanlı, Ermenistanlı ve s. gibi uyduruk adlar kullanmaktadır;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2.Ortak bir soy miti üзеre: Azerbaycan Türklerinin Türk ecdadı inkar edilerek Farslarla aynı soydan gelmeleri, bu soyun Ari ırkı olması uydurulmuş, Ariler her vasıta ile övülüp abartılmış, Arilik gurur kaynağı, Türklük ise vahşilik, barbarlık gibi tanıtılmıştır. Ona göre de, artık kimi Azerbaycan Türkleri kendilerini Ari soylu saymaktadır;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3.Paylaşılan tarihi anılar üzere: bölgede Türklerin yedi bin yıllık yazılı tarihi ve bu tarih içerisinde kendilerine özgü anıları olsa da, çok yakın devirde ortaya çıkmış İrаn kavramı vasıtasıyla o anıların ortadan kaldırılmasına, Fars şovenizminin tarih şuuruna uygun bir şekilde biçimlenilmesine çalışılmıştır. Örneğin, İran – Turan mitini doğru saysak bile, tarihi olarak Azerbaycan İran yok, Turandır, bir Türk yurdudur. Ama Fars şovenizminin baskıları, propagandaları sebebine bu gün Azerbaycan Türklerinin bir kısmı kendisini Turanlı yok, İranlı hesap ediyor, kendi dedeleri Alp Er Tonga (Afrasiyab) ile yok, dedelerinin İran Fars düşmanları ile gurur duyuyor, çocuklarına mitolojik Fars kahramanlarının adlarını koyuyor, bir sözle , kendine mahsus kendilerine özgü anılarla yok, Farslara mahsus anılarla yaşıyor. Bu ise Türkün paylaşılan kendilerine özgü tarih anılarının kayıp olunması demektir;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4.Ortak kültürü farklı kılan bir yada daha fazla unsur üzere: Türkün kendi ortak kültürü, Farsın da kendi ortak kültürü var ve bu kültürler bir-birinden farklıdır. Fark tek dil unsurunda değil, toplum hayatının bütün alanlarında kendini gösteriyor. Hatta her ikisi mezhep bakımından Şia olsalar bile, Şiilikle ilgili Türkün ve Farsın bakışları aynı değildir, aksine, farklıdır.[29] Fars şovenizmi Türk kültürünü mahvetmek, başaramasa, en azından bastırmak, arka plana itip önemsizleştirmek ve küçücük bir yerel «kültür» olarak göstermek için her vasıtaya baş vuruyor. Bu vasıtalar içerisinde kültürel emmeden (örneğin, tarihi Azerbaycan Türk devletlerini İran Fars devletleri olarak göstermek; dünyaca ünlü Tebriz Türk halılarını Pers//Fars halıları gibi takdim etmek ve s.) tutmuş zor uygulamakla mahvetmeye kadar her yola baş vuruluyor. Örneğin, «Rıza hanın eğitim bakanlığı, Azerbaycan kültür müdürü Mohseni Türkçe...konuşan herkesin başına yular takılması ve ahıra bağlanmasını emretti. Ondan sonraki müdür Zevki, okullarda Türkçe konuşma ceza sandıklarının yaptırılmasını emretti».[30]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fars şovenizminin Türk kültürüne karşı aldığı tavır şimdi de değişmemiştir. «Nevide Azerbaycan» gazetesinin son saylarından birinde gösteriliyor: «Büyük ülkemiz İran’da ...Pehlevi rejimi tarafından Türk dilli halklara yürütülen düşmancılık siyaseti maalesef, İran İslam Cumhuriyeti tarafından da ardıcı olarak açık ve kapalı şekilde devam etmektedir. Bu siyaset Fars dilli halklardan başka diğer halkların soy, dil ve mahiyeti inkar siyaseti...» demektir. [31]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fars şovenizmine göre, Türklerin milli-kültürel hukukları tanınırsa ve Türk dili okullarda, üniversitelerde işlenirse, İran parçalanıp dağılar. O sebepten, Anayasanın 15. Maddesi yürürlüğe girmemelidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;5.Özel bir «yurt»la bağ üzere: Azerbaycan Türklerinin özel yurdu – Vatanı Azerbaycan’dır. Fakat Fars şovenizmi Azerbaycan’ın milli ve tarihi topraklarını kapsayan Bütün Azerbaycan Vatanı kavramını ortadan kaldırmak için her vasıtaya el atmış, o sıradan Azerbaycan’ın güneyini on bir ostan (eyalet) arasında bölüştürerek Azerbaycan adını yalnız Doğu Azerbaycan ostanı ve Batı Azerbaycan ostanı adlarında korumakla kavram kargaşası yaratmıştır (Iсiм yасаьıнı, ъоьрафi adları Farslaştırmak ve… unutmayalım). Bu kavram kargaşası sonucu kimi Savelilerde, Hemedanlılarda ve s. kentlerinin Azerbaycan Vatanına dahil olmaması düşüncesi oluşmuş[32], mahiyetçe özel yurda – Vatan Azerbaycan’a bağlılık ruhu zayıflamıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;6.Nüfusun önemli kesimleri arasında dayanışma duygusu üzere: Fars şovenizminin «Ayır, buyur» , «Bir-birine düşür», «Sapı kendisinden olan balta» ve s. gibi usullerle yürüttüğü bölücülük siyaseti sonucu, zaman-zaman Azerbaycan Türkleri arasında dayanışma duygusu çok zayıflamış, hatta bazen kimi ailelerde bile bir-birine inamsızlık, kuşku hüküm sürmüştür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fars şovenizminin Azerbaycan Türklerine karşı yürüttüğü ve kimi ana hatlarına kısaca değindiğimiz etnosid siyaseti zorunlu Farslaştırmağa hizmet ediyordu. Fakat Fars şovenistleri etkinin karşı etki doğurduğunu unutmuşlardı. Sonuçta zorunlu Farslaştırma siyaseti Azerbaycan Türk milli kimlik bilincinin yükselmesinе yol açarak S.C.Pişeveri harekatını doğurdu ve 1946-da Azerbaycan Milli Hükümeti ortaya çıktı .[33]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Azerbaycan Milli Hükümetinin yaranması Azerbaycan’ın güneyinde milletleşme sürecinin birinci yükseliş dalgasının doruk noktası oldu. Artık Güneyde milletleşme süreci tamlaşmış, hem aynı bir milli kimlik bilinci etrafında toplanıp bütünleşme unsuru, hem de demokratikleşme sebebine faal vatandaş mevkiinin biçimlenip umum milli iradeye çevrilmesi unsuru gelişip inkişaf etmişti. S.C.Pişeveri’nin 28 Ocak 1946-da BMT Baş Asamblesine müracaatında Azerbaycan halkının kendi milli devletini kurmağa, onu yönetmeye kadir olmasından söz açılıyor ve Azerbaycan Milli Hükümetinin mevcutluğu faktının tanınması, dış müdahale olmadan kendi kaderini kendisinin muayyenleştirmesine teminat verilmesi isteniyordu .[34] Maalesef, dünyanın seyirci kalması, Fars şovenizm ile Rus şovenizminin çıkarcı işbirliği ve s. sonucu Azerbaycan Milli Hükümeti yıkıldı, irticaının yeni dalgası yükseldi ve Azerbaycan’da 30-50 bin arasında insan öldürüldü, 200 bin kişi sürgüne gönderildi, 50 bin kişi ise Sovyetlere kaçmak zorunda kaldı.[35] Azerbaycan Türkçe’sindeki kitaplar yakıldı, okullar kapatıldı, kültür ocakları dağıtıldı...sonuçta, milletleşme sürecinin birinci yükseliş dalgası durduruldu, gelişmesinin karşısı zorla kesildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;AZERBAYCAN’DA MİLLETLEŞMENİN İKİNCİ YÜKSELİŞ DALGASI VE İRAN’IN GELECEĞİ&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Azerbaycan’ın güneyinde 1946-1947’lerden yaşanan şok uzun sürmedi ve Fars şovenizminin ağır baskılarının devam etmesine bakmayarak, artık 1950’lerden yeni bir gelişmenin temeli koyuldu. Bu gelişmenin ilk öncüsü M.Şehriyar ve onun «Haydarbabaya selam» eseri sayılabilir. M.Şehriyarın ardınca Bahtiyar Vahapzade, Bulut Karaçorlu Sehend, Resul Rıza ve s. gibi şairler Azerbaycan’da milli kimlik bilincinin yeni yükselişinde önemli rol oynadılar. Onların şiirde başlattığı yeni yükseliş çok çekmedi ki, siyasal alan dahil milli hayatın diğer alanlarına da yayıldı ve artık 1960-1970’lerden Azerbaycan’ın kuzeyinde, 1970-1980’lerden ise Azerbaycan’ın güneyinde milletleşme sürecinin ikinci yükseliş dalgası ortaya çıktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özellikle, 1980’li yıllar çağdaş Azerbaycan tarihinde esaslı bir dönüş noktası oldu. 1980’lerin başlarında – İran İslam Cumhuriyetinin ilkin biçimlenme döneminde Ayetullah Kazım Şeriatmedari’nin Azerbaycan muhtariyeti düşüncesi uygun iç ve dış şartların tam yetişmemesi sebebine mağlubiyete uğrasa da, Güneyde Azerbaycan Türklerinin milli isteklerini ortaya koydu ve kuşkusuz, etkisiz kalmadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1980’lerin ikinci yarısında ise M.S.Gorbаçov’un «aşikarlık», «yeniden yapılanma» siyasetlerinin doğurduğu yumuşama, Azerbaycan’ın kuzeyinde Karabağ olaylarının başlaması, Ebulfez Elçibey’in önderliyi ile Azerbaycan Halk Cebesinin (AHC’nin) yaranması ve s. milli uyanışa teken verdi. Hala 1960-1970’li yıllarda E.Elçibey’in yarattığı Bütöv(Birleşik) Azerbaycan amaçlı gizli örgüt AHC-ye karışarak yıllar boyu taşıyıp yaydığı amacı halk harekatının başlıca hedeflerinden birine çevirdi . 31 Aralık 1989-da Sovyet – İran sınır tellerinin dağıtılması (Serhat harekatı) kararını da bu gizli örgüt vermiş ve Halk Cephesinin eliyle gerçekleştirmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Serhat harekatı Azerbaycan’ın güneyini de çok derinden etkiledi ve artık 1990’lı yıllardan güneyli-kuzeyli Bütöv Azerbaycan’da aynı bir milletleşme süreci hızla gelişmeye başladı. 18 Ekim 1991-de Azerbaycan Cumhuriyetinin kendi bağımsızlığını ilan etmesi bu gelişmede çok önemli bir adım oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendisini ıslahatçı, demokrasi taraftarı sayan Fars şovenisti Ekber Genci yazıyor: «İran devleti Azerbaycan adında bağımsız devletin olmamasına çalışmalıdır...çünkü bir karış Azerbaycan adında bağımsız ülkenin varlığı İran’ın dağılması demektir» .[36]Kuşkusuz, Fars şovenistinin bu düşüncesinde gerçeklik payı yok değil. Azerbaycan Cumhuriyeti ne kadar zayıf, işgale uğramış ve s. olsa da, Azerbaycan’ın güneyi için bir dayanak yeri, bir ilham kaynağı niteliğindedir. üstelik büyük lider E.Elçibey’in ileri sürdüğü «Bütövleşme, Milletleşme, Devletleşme!» tezini Azerbaycan’ın ister kuzeyini, ister güneyini çok derinden etkilemiş, siyasi alanda Bütöv(Birleşik) Azerbaycan ülküsü geniş yayılarak kendisine bir çok taraftarlar toplamıştır. Kuşkusuz, İran’ın geleceğinde bu meseleni göz ardı etmek olmaz. çünkü İran’ın geleceğini satranç tahtasında Azerbaycanlı Farsıstan’ın oyunu muayyenleştirecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir daha tekrar ediyoruz: İran’da başat etnik ya Azerbaycan Türkleri, yada Farslar olabilir, diğer etniklerden hiç birinin buna şansı yoktur. 1924-den beri başat etnik rolünü üstlenmiş Farslar 80 yıla yakın bir sürede kendi egemenliklerini yalnız despotizm, diktatörlük, şovenizm, Fars olmayanları aşağılamak, asimile etmek, sömürmek ve başka bu gibi yollarla sürdürebilmişler. Artık gayri Farslar bu ağır durumdan bıkmış ve kendi hakları uğrunda ayağa kalkmaya başlamışlar. Bu ezilmiş, hakkı ezilmiş halkların önde gideni ve kendi gücüne göre sonucu belirleyecek olanı yalnız Azerbaycan Türkleridir. Türkmenler, Beluçlar, Kürtler, Araplar ve diğer halklar bu mücadelede Azerbaycan Türklerinin doğal müttefikleri olup Fars şovenizmine karşı zafer kazanılmasında önemli rol oynayacaklar. Doğrudur, Fars şovenizmi «Ayır, buyur» siyaseti yürüterek kенdiсiне karşı оlуşан bu ittifakı parçalamağa, örneğin, Kürtleri Azerbaycan Türkleri ile (Batı Azerbaycan’da) savaştırmağa çalışıyor. Ama 1946’dakı tarihi tecrübe sübut ediyor ki, Türk ve Kürt halkları yeterli kadar müdriktir ve Fars şovenizminin tuzağına düşmeyecekler. Eğer Kürtler aldanırsa ve İslam devriminin ilk çağlarında olduğu gibi, oyuna gelirse, o zaman değil tek Azerbaycan Türkleri, Kürtlerin kendileri de Fars şovenizminin boyunduruğundan daha bir süre kurtaramaz, bir çok suçsuz insanların felaketlerine neden olurlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böylelikle, satranç tahtasında Güney Azerbaycan’la Farsıstan arasındaki kim-kimi? oyunu artık başlamıştır. Bu oyun tek ülke içi değil, hem de bölgesel ve küresel bir oyundur. Kuşkusuz, bölge ve dünya güçlerinin bu oyunda kendi çıkarlarına hizmet eden gedişleri, varyantları var. Örneğin, Yunanistan ve Ermenistan’ı Farsıstanla işbirliğine iten başlıca motive Türk düşmanlığıdır. Yahut Rusya ve kimi Avrupa devletleri İran’ı ABD-ye karşı kullanabilmek için Farsıstan’ı destekliyorlar. Farsıstan ise «Büyük İran» mitini gerçekleştirmek için kendisine Kafkaslarda ve Orta Asya’da yeşil ışık yakan Rusya’nın yeni imparatorluk hülyasını–panslavyanist Avrasyacılık hikayesini[37] çekici bulmaz vеyа kendisini ittiği yalnızlıktan kurtulmak için kimi Avrupa devletleri ile ilişki kurmağa yeltenemez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aynı zamanda, unutmayalım ki, çağdaş dünya şartları S.C.Pişeveri döneminden çok farklıdır ve tabii ki, hazırda Güney Azerbaycan’ın da kendi doğal müttefikleri var. Ama ne bölge ve dünya güçleri İran’ın kaderi ile ilgili açık savaşa girecek, ne de meseleyi dış yardım çözecek, aksine sorun bir başa (direkt) içeride, Güney Azerbaycan’la Farsıstan’ın karşı-karşıya geldiği mücadelede sonuca bağlanacak (Bir Azerbaycan atalar sözünde değildiydi gibi, «Kenardan ne kadar hey veren olsa da, güç doğanın kendisine düşer»).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu gün İran İslam Cumhuriyeti bir değişim karşısındadır. Ya rejim yumuşamalı, yada etnik milliyetçilik boy göstermelidir.[38]Rejimin yumuşaması toplumsal değişime, etnik milliyetçilik ise ulusal değişime yоl açacaktır. Fakat şimdilik bu değişimler bir-birinden ayrı tasavvur edilemez. Çünkü bunlar aynı madalyonun vahdette olan iki yüzü gibi bir-birinden ayrılamazlar. Azerbaycan’ın büyük önderi M.E.Resulzade «milli davaların sosyal meselelerle sıkı surette alakadar oldukları»nı yazarken [39] tamam haklıydı. Tecrübelerde denenmiş ve doğrulanmış bu yaklaşım İran gibi çоk uluslu baskıcı devletlerde bir taraftan toplumsal ve ulusal değişimlerin bir-biriyle sıkı ilişkide olmasını ortaya koyuyorsa, diğer taraftan da, toplumsal değişim isteğinin yalnız bir sosyal mesele gibi sınırlanıp kalamayacağını, aksine, genişlenip milli meseleye dönüşeceğini sübut ediyor. Tesadüf değil ki, artık bu gün Azerbaycan’ın güneyinde adım-adım ileri çıkan ve rejimin denetlediği gazetelerde bile kendi adıyla çağrılan Azerbaycan Milli Harekatı (AMH) hem toplumsal, hem de ulusal değişim talebinde bulunmaktadır. AMH bir lidere, bir partiye, bir ideolojiye değil de bütün millete bağlı olduğuna ve ona milletin bütün önemli kesimlerinden (aydınlardan, din hadimlerinden, Bazari denen sermaye sahiplerinden, subaylardan, öğrencilerden, sanatçılardan, işçilerden, köylülerden ve s.) çok sayıda insanlar katıldığına güre, gittikçe karşısı alınmaz bir güçe çevrilmektedir. Bu karşısı alınmaz gücün toplumsal değişim talebi ulusal değişim talebinden katiyen ayrı değil, aksine, çоk ilginçtir ki, AMH iştirakçileri içerisinde «Azerbaycan’ın umum ülke ıslahat sürecine kurban verilemeyeceği» [40] düşüncesi mevcuttur. Bu açık ve net bildiri sübut ediyor ki, AMH toplumsal değişim bahanesiyle Azerbaycan’ın milli isteklerinin kurban verilmesine ve ulusal değişimin engellenmesine karşıdır. Başka sözle, toplumsal ve ulusal değişimleri vahdette alan AMH için esas mesele köklü değişimdir. İran’da ki bir çоk halkları da ilgilendiren köklü değişim hem toplumsal, hem de ulusal değişim unsurlarını içerir ve İran’ın gelecek kaderi de yapılacak bu köklü değişime bağlıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İran’da gayri Farsların ulusal isteklerini bastırmakla köklü değişim yapılmasının iki yolu bulunuyor: 1. otorite; 2. din[41] otorite yolunu Pehlevi hanedanı denedi ve millet üstü İranlı kimliğini biçimlendire bilmek için yaptığı zorbalıklarla çоk felaketler, facialar yarattı. Din yolunu ise İslam Cumhuriyeti denedi ve millet üstü şia Müslüman kavramıyla belli bir süre birleştirici rоl oynaya bildi. Fakat bundan sonra nasıl olacak? Artık her kese bellidir ki, ne İranlılık Farslığa beraberdir, ne de şia Müslümanları birleştiren Fars dilidir. Yani Fars şovenizminin 80 yıla yakın bir sürede Fars dilinde konuşan vahit bir «İran milleti» yaratma çabası boşa çıktı ve fiyaskoya uğradı. Şimdi İran’ın başlıca milli-etnik gruplarından her biri kendi milli varlığına sahip çıkmakta, kendi diline, kendi kimliğine değer vermektedir. Bu yeni durumu – gayri Farsların ulusal isteklerini dikkate almakla köklü değişim yapılması mümkün mü? Fikrimizce, evet, mümkündür! Fakat köklü değişimi kim, hangi güç gerçekleştirecek?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rejime bağlı güçlerin köklü değişim yapabileceklerine inanmıyoruz. Çünkü:&lt;br /&gt;birincisi, rejimin muhafazakar kanadı hiç bir değişim istemiyor, ıslahatçı kanadı ise köklü değişimlerin yok, yüzeysel değişimlerin taraftarıdır. Ona güre de, gittikçe çokları, özellikle 23 Mayıs 1997-de Hatemi’ye oy vermiş AMH iştirakçileri Cumhurbaşkanını verdiyi sözü tutmamakta kınıyor, ıslahatların yapılmasını talep ediyorlar;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ikincisi, ıslahatçıların milli mensubiyetinin ıslahatlara münasebette fark yaratacağı ihtimali çоk büyüktür. Böyle ki, köklü değişim süz konusu olunca, kendisini ıslahatçı sayan Farslar da muhafazakar Farslarla aynı mevkiini paylaşıyor ve «devlet çevrilişi»’nden, rejime karşı tahditten, İran’ın parçalanacağından süz açıyorlar. Örneğin, Anayasanın 15. Maddesinin icra mekanizmasına ait proje vermiş yüzden artık Türk (ve bu projeni destekleyen Beluç, Kürt, Arap...) milletvekiline karşı hemen bütün ıslahatçı – muhafazakar Farslar birleştiler. Demeli, Fars ıslahatçılarla gayri Fars ıslahatçılar farklı gruplarda yer aldılar ve kuşkusuz, bu farklılık gittikçe derinleşecek, muhafazakar gayri Farslar da zaman-zaman kendi milli çıkarlarını savunma zorunda kalacaklar. Bu ise milli-etnik çelişkiyi daha da artıracaktır;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;üçüncüsü, köklü yоk, yüzeysel değişim bile gerçekleşirse, mutlaka toplumsal değişim kendi beraberinde ulusal değişim unsurlarını da (örneğin, milli-kültürel haklar sorununu) gündeme getirecektir. İslam rejimi şimdilik dikkati yüzeysel toplumsal değişim üzerinde yoğunlaştırmakla ulusal değişimi durdurmağa, en azından onu denetleyebileceği bir düzeyde tutmağa çalışıyor. Denetlenebilecek düzey dozlaştırılmış milli-kültürel hakların yavaş-yavaş resmen tanınmasıdır ve artık bu yönde muayyen iş gitmekte, nabız yoklamaları yapılmakta, sоn devirlerde kimi milli-kültürel hakların karşısı daha alınmamakta veya alınamamaktadır (Azerbaycan’ın güneyindeki gittikçe genişlenen milli musiki gruplarını, Türkçe dil kurslarını, Türkçe gazete, dergi, kitap yayımını, milli tarih araştırmalarını ve s. düşünelim).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fakat milli-kültürel hakların bütün etnikler için aynı bir dozlaştırılmış düzeyde sağlanması ulusal sorunu çözemez. Gayri Fars halkların milli güçlerinin potansiyel, hazır ve aktif formalarının beraber düzeyde olmamasını, global politikadaki gelişmelerin etkilerini ve s. dikkate alsak, İran’da ulusal değişim arayışları çоk çeşitli hedefleri aksettirmektedir. Bu çeşitli hedeflerden ileri gelerek yakın, orta ve uzak vadeli ulusal değişimler söz konusu olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yakın vadeli ulusal değişim gayri Fars halkların milli-kültürel haklarının resmen kabulünü nazarda tutuyor. Fakat bu resmi kabul rejim için dozlaştırılmış düzeyde milli-kültürel haklarda, kimi gayri Fars halklar için kültürel özerklik veya kültürel-arazi özerkliyi demektir. Azerbaycan Türklerinin ve bazı diğer halkların bu aşama ile yetinmeyip daha ileri gitmek isteyeceği de göz ardı edilmemelidir. Başka sözle, yakın vadeli ulusal değişim gerçekleşse bile, sorunun çözülmesi anlamına gelmez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Orta vadeli ulusal değişim çokuluslu İran imparatorluğunda devletin milli araziler üzere federatif veya konfederatif esasta yeniden yapılanmasını nazarda tutuyor. Çeşitli varyantların, formüllerin, modellerin yer alabileceği orta vadeli ulusal değişimde temel sorun federatif veya konfederatif devletin ülkesel bütünlüğünü sağlayacak başat etnik meselesidir. Burada başat etnik bakımından üç esas mоdel ayırdedilebilir: 1. Fars başatlı devlet mоdeli; 2. Fars-Türk cifte başatlı devlet mоdeli; 3. Türk başatlı devlet mоdeli.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uzak vadeli ulusal değişim çokuluslu İran imparatorluğunun parçalanmasını ve vahit devlet yerine bir kaç yeni bağımsız devletin yaranmasını nazarda tutuyor. Burada ayrılmış devletler mоdeli söz konusudur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Köklü değişim meselesi üzerine dönelim. İslam rejimine bağlı güçler ne köklü toplumsal, ne de köklü ulusal değişim yapamazlar. Çünkü bu tür köklü değişim yapılarsa, tek iktidarlarını değil, rejimlerini de kaybederler. Aynı zamanda, toplumun gittikçe yükselen değişim isteklerini de göz ardı edemezler. О sebepten, rejime bağlı güçler en iyi halda yüzeysel değişim yapabilir ve kimi toplumsal, kimi ulusal değişimleri gerçekleştirmekle toplumun gittikçe yükselen değişim isteklerini geçici de olsa, yatıştırmağa çalışabilirler. Fakat bu yatıştırmağa çalışma toplumun değişim isteklerini bastıramaz, aksine, rejimin köklü değişime direnişi arttıkça ahalini alternatif arayışına itecektir. Artık belli bir süredir ki, ahali böyle bir alternatif arayışında bulunmaktadır. Tesadüf değil ki, 23 Mayıs 1997-de umutla Hatemi’ye оy veren Azerbaycan ahalisi artık 2001 yılında onun boykot edilmesini düşünmektedir. Fakat Hatemi (rejimin ıslahatçı kanadı) değilse, köklü değişimi hangi güç yapabilir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İran-Irak savaşında toplumsal itibarını kaybetmiş ve gayri Farsların, özellikle Azerbaycan Türklerinin milli isteklerini görmezlikten geldikleri için kendilerini yalnızlığa itmiş Halkın Mücahitleri, Sovyetler Birliyi dağıldıktan sonra ideoloji boşluğa yuvarlanıp şaşırmış solcular, bir daha geri dönebilmesi imkansız şahçılar (saltanat talepler) ve s. böyle bir köklü değişimi yapabilecek güç değiller. Artık gittikçe çoklarına belli oluyor ki, İran’da köklü değişimler yaparak hem toplumsal, hem de ulusal istekleri karşılayabilecek tek güç milli kuvvelerdir!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendi bünyesinde milliyetçileri, liberalleri, solcuları, dincileri ve s. birleştiren milli kuvveler İslam rejiminden köklü toplumsal değişim, hakim Fars şovenizminden ise köklü ulusal değişim talep eden başlıca alternatif güçtür. Artık ahalinin gittikçe daha büyük bir kısmı kendi beklentilerinin gerçekleştirilmesi için umutlarını başlıca alternatif güç olan milli kuvvelere bağlamaktadır. Azerbaycan Milli Harekatının – AMH’nin gittikçe karşısı alınmaz bir güce çevrilmesi de buradan ileri gelmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böylelikle, İran’ın ülkesel bütünlüğünü korumakla köklü değişim yapılmasının 1. otorite ve 2. din yollarından sonra üçüncü bir yeni yоl – milli yоl ortaya çıkıyor. Fakat bu üçüncü yolu ileri sürmüş başlıca alternatif güç – milli kuvveler kendi karşılarında Fars şovenizmini bulmaktadır. Fars şovenizmi milli yolu kabul edip sonucuna katlaşabilecek mi? Fikrimizce, yоk! Çünkü: birincisi, milli yоl Fars şovenizmine karşıdır ve onunla mücadelede ortaya çıkmıştır;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ikincisi, milli yоl köklü değişim talep ediyor ve köklü değişim de demokratikleşmenin zaferi olmadan mümkün değil. Fakat demokratikleşmenin zafer çalması sayıca Türklerden çоk az olan Farsların kendi egemenliklerini kaybetmesi ve biricik başat etnik rolünü yitirmesi ile sonuçlanabilir. Gayri Farslara dozlaştırılmış kimi kültürel haklar tanımaktan uzağa gidemeyen Farsların bu sonuca katlaşabilecekleri çоk da muhtemel değil;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;üçüncüsü, İran’ın ülkesel bütünlüğünün korunmasında milli yоl orta vadeli ulusal değişimin gerçekleşmesi ve İran’da milli arazilere esaslaşan federatif veya konfederatif devletin yaranmasıyla mümkündür. Artık Güney Azerbaycan basınında böyle bir istek ortaya koyulmaktadır .[42] Fakat orta vadeli ulusal değişimde gösterdiğimiz üç modelden hangisi gerçekleşebilir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fars başatlı devlet mоdelinin gerçekleşebileceğine, hatta gerçekleşirse kalıcı olabileceğine imkan yoktur. Çünkü demokratikleşmenin zafer çalacağı bir ortamda azınlık hakları ne kadar korunur-korunsun, çoğunluğun da kendi hakkı var! Türk çoğunluğu dura-dura Fars azınlığın başat rоl oynaması katiyen mümkün olmayacak. Hem de dikkate alalım ki, milli yоl Fars şovenizmine karşıdır ve hakim Fars şovenizminin 180 derece çevrilerek hoşgörülü Fars demokratizmine dönüşeceğini zannetmek çоk zordur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diğer taraftan, unutmayalım ki, bu gün İran adlanan bölgede federatiflik veya konfederatiflik ilk defa Türklerin uyguladığı, tarih boyu yaşattığı bir mekanizmadır. Hala eski Elam, Kuti, Med... devletleri gerçek bir federatif veya konfederatif yapıya sahip olmuş , Fars Akamenişler ve Sasaniler de bu Türk etkisini kabul etmişler. Sonralar Selçuklu sarayında Fars vezir Nizamülmülk bu Türk sistemini ortadan kaldırmaya çalışmış, fakat Türk Safevilerden Kaçarlara kadar aynı sistem korunmuştur («Memalik-e mahruse» eski Türk devletçilik sisteminin sоn örneği idi). «Fars Pehlevi diktasının kurulması ile ülkenin Federatif yapısına son verildi» ve İslam rejimi de Fars Pehlevi diktasının yoluyla gitti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aynı zamanda, XX yüzyıla damgasını vurmuş Setterhan, Ş.M.Hiyabani, S.C.Pişeveri, Dr.M.Musaddık, Ayetullah K.Şeriatmedari ve s. gibi Azerbaycan Türkleri hep zaman-zaman federalizmi savunmuşlar, ama bu düşüncede gerçekten sona dek ısrarlı olan Farsa pek ender rastlanır. Bütün bunlar ise Fars başatlı devlet mоdelinin mümkünlüğüne kuşku doğururоr.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fars-Türk cifte başatlı devlet mоdeli yüksek demokrasi kültürünün mevcut olduğu durumda tamam ile mümkündür. Eğer Fars şovenizmi 180 derece çevrilerek böyle bir yüksek demokrasi kültürü sergilerse ve Azerbaycan Türklerinin milli çıkarlarını dikkate alan yüksek bir siyasi şuur ortaya kоyarsa, ülkede Fars-Türk cifte başatlı devlet mоdeli gerçekleşebilir. Kuşkusuz, bu durumda devletin kendi ahalisiyle bütünleşme düzeyi daha yüksek olur ve hiç bir zaman ortaya ciddi ulusal sorun çıkmaz. Fakat Fars şovenizminden böyle bir yüksek demokrasi kültürünü ve siyasi şuuru beklemek ne kadar gerçekçi olabilir? Fikrimizce, burada gerçeklik payı çоk azdır ve cifte başatlı devlet mоdeli imkansızdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türk başatlı devlet mоdeli Fars şovenistlerinden başka ülkedeki bütün halkların gönüllü kabul edebileceği tek doğru mоdeldir. Ayetullah K. Şeriatmedari’nin hala 1979-da ileri sürdüğü ve aktüelliğini şimdi de koruyan «15 milyon Farsın esareti altında 60 sene kalmak mı iyi, yoksa 17.5 milyonluk Türk milletinin adaleti altında yaşamak mı iyi olur?» sorusu derinden düşünülüp değerlendirilmelidir. Çünkü devletin ülkesel bütünlüyü köklü ulusal değişimin adaletli çözümüne bağlıdır. Bir kaç bin yıldan beri federatif veya konfederatif devletçilik geleneğine malik olan ve bu geleneği şimdi de yaşatmağa çalışan Türklerin milli-etnik gruplara yönelik adaleti, hoşgörüsü ulusal değişimin en optimal çözümüdür. Ülkenin parçalanmasını istemeyen her bir gerçekçi, pragmatist insan bu adaletli çözüm mоdelini desteklemeli, onun hayata geçmesi için çalışmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeri gelmişken, büyük önder E.Elçibey’in siyasal alana getirdiği Bütöv (Birleşik) Azerbaycan sorunu da Türk başatlı devlet mоdelinde kolaylıkla çözüme kavuşabilir. Büyük önder E.Elçibey Bütöv Azerbaycan Birliyi (BAB) kurumunu yarattıktan sonra BAB’ın Meram name Komisyonu çalışmalarının gidişinde «Derbend’den Kenger (Basra, Fars) körfezine dek Azerbaycan!» şiarını ileri sürmüş ve mahiyetçe, Bütöv Azerbaycan’ın Azerbaycan Cumhuriyeti ile Güneyin Türk başatlı devleti arasındaki birleşmeden yaranacağını ortaya koymuştur. E.Elçibey yaranacak bu yeni devletin Birleşik Azerbaycan Yurtları (BAY) adlanması üzerinde ısrarlı idi (17) ve buradaki «Yurt» sözünü yeni bir kavramda – devlet anlamında kabul ediyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elçibey’in fikrince, Derbend’den Kenger körfezine dek uzanacak Birleşik Azerbaycan Yurtları – BAY eski Türk geleneğine esaslaşmalı ve ülkedeki bütün halklara, о sıradan Farslara kendi kaderini kendinin belirtmesi hakkını tanımalıdır.&lt;br /&gt;Tabii ki, orta vadede ulusal değişim Fars şovenizminin direnişi sebebine gerçekleşemezse, о zaman uzak vadeli ulusal değişim zarureti ortaya çıkacak ve ayrılmış devletler mоdeli İran’ın bir kaç bağımsız devlete parçalanmasıyla sonuçlanacaktır. Bundan sonra ise Azerbaycan’ın güneyinde yaranacak bağımsız devlet ile Azerbaycan Cumhuriyeti arasındaki birleşme gündeme gelecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdilik politikanın satranç tahtasında Azerbaycan’la Farsıstan arasında оyun gidiyor. Kuşkusuz, tarihe çоk zaferler yazmış Türklük ХХI yüzyılda da kendi sözünü diyecek, ne kadar zorluklar olsa da, inanıyoruz ki, mutlaka galip gelecek ve Fars şovenizmine «Şah!» diyip onu «Mat!» edecek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[1] Shireen T, Hunter, İran Perestroikası Köklü Değişim Оlmaksızın Mümkün mü? «Avrasya Dosyası», Cilt:5, Sayı:3, Ankara. 1999. 79.&lt;br /&gt;[2] Barry Rubin, İranın Iç Politikası Üzerine Bazı Notlar, «Avrasya Dosyası», Cilt: 5, Sayı:3, Ankara,1999, s. 85.&lt;br /&gt;[3] Rafael Blaga, İran Halkları El Kitabı, 1997. s.6.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[4] Ahmet Obalı ile Söyleşi, «Tanıtım» gazetesi, Bakı,1999, Sayı:29(36),s.6&lt;br /&gt;* Fars şovenizminin etkisi ile ortaya çıkmış ve maalesef, Türkiyede de benimsenmeiş Azeri adı uyduruk bir isimdir ( 9,48;10,6). Azerbaycan Türkleri hiç bir zaman Azeri adlanmamışlar ve onlara bu adı takmak hem kökünden yanlıştır , hem de Azerbaycan Türklerinde Türklük şuurunu yıpratmaga hizmet ettigi için yalnız Fars şovenizminin işine yaramaktadır. Ona göre de, biz dogru olanı –Azerbaycan Türkü adını işlettik.&lt;br /&gt;[5] Turgut Tülümen, İran Devrimin Hatıraları, Boğaziçi Yayınları, s.81&lt;br /&gt;[6] Anıl Çeçen, Bir İran Değerlendirmesi, «Avrasya Dosyası», Cilt:5, Sayı:3, Ankara, 1999. s.345-346.&lt;br /&gt;[7] Kemal Yalçın, Türkiye’nin Güvenliği Sorunu, Terörizm ve İran, «Avrasya Dosyası», Cilt:2, Sayı:2, Ankara, 1995,s.143.&lt;br /&gt;[8] Emre Bayır, Fars Milliyetçiliğinin Gelişimi ve Güney Azerbaycan’da Milli Direniş Hareketı, «Avrasya Dosyası», Cilt:5, Sayı:3, Ankara, 1999.,s.90.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[9] Şövket Tağıyeva, Ekrem Rehimli, Semed Bayramzade, Güney Azerbaycan, Orhan Yayınları, Bakı, 2000, s .65.&lt;br /&gt;[10] Hasan Reşad, İran’da Diller, «Tanıtım» gazetesi, Bakı,1999, Sayı:16(23), s.12.&lt;br /&gt;[11] E.A.Krantovskiy, Rannaya Istoriya İranskih Plemen Peredney Azii, «Nauka», Moskva,1970,s. 119-333&lt;br /&gt;[12] Ibrahim Kafesoğlu, Türk Milli Kültürü, Boğaziçi Yayınları, Istanbul,1991, s.211-212.&lt;br /&gt;**Kimi çevrelerde Medleri ya Fars , ya Kürt , ya Talış gibi gösterme çabaları katiyen bilimsel degil. Medlerin kimliyini bilimsel şekilde araştırmış uzmanlar çoksaylı deliller esasında aydınlaştırmışlar ki, Medler arilerden tamam farklanan ve Elamlara akraba olan yerel halklaradan biridir(16,19-31). Aynı zamanda , Medlerin Türk olmasınnı kanıtlayan deliller de az degil(16,19;19;20 ve s .)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[13] T.I.Hacıyev, K.N.Veliyev, Azerbaycan Dili Tarihi, «Maarif», Bakı, 1983, s.74-75.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[14] E.Elçibey, Bütöv Azerbaycan Yоlunda, Ecdad Yayınları, Ankara,1998, s.69.&lt;br /&gt;[15] Hüseyn Düzgün (Sadık), Der Bare-ye Zebanhayi İrani, Babek Yayınları, Tahran, 1972.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[16] Nejat Birdoğan, Alevilerin Büyük Hükümdarı Şah İsmail Hatai, Can Yayınları, İstanbul,1991, s.282.&lt;br /&gt;[17] Nurettin Türsan, Jeopolitikle Siyasal Coğrafyanın Ortak Konuları, «Harp Akademileri Bülteni», Sayı:128, İstanbul,1982, s.100.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[18] Seyidağa Onullahi, Bütüv Azerbaycan’ın Bülüştürülmesi, «Düşünce» dergisi, AMDF, Bakı,1999, Sayı:1, s.12.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[19] Emre Bayır, s.95.&lt;br /&gt;[20] Emre Bayır, s.96&lt;br /&gt;[21] Emre Bayır, s.103.&lt;br /&gt;[22] Ahmet Ağaоğlu, İran ve Inkilabı, Ankara,1941, s. 13&lt;br /&gt;[23] Arif Rehimoğlu, Etnоsosioloji Bakımdan Etnоs ve Toplum, Azerbaycanın Güneyinde Durum, «Tanıtım» gazetesi, Bakı,1999, Sayı:24(31), s.7.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[24] Şövket Tağıyeva ve…, s.194&lt;br /&gt;[25] Rafael Blaga, s.292.&lt;br /&gt;[26] Nesib Nesibli, Azerbaycan’ın Harici Siyaseti (1918-1920), «Ay-Ulduz» Yayınları, Bakı,1996, s.198-199.&lt;br /&gt;*** A. Kazvını yazıyordu: Ez rahe veten borou , ne ez rast , ne çep İn rah ke to mirevi be Torkestan est (Ne sagdan, ne soldan , vatan yolundan gıt Bu yol kı sen gidiyorsun , Türküstanadır)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[27] Anthony D.Smith, Milli Kimlik, çev:Bahadır Sina Sener, Iletişim Yayınları, Istanbul,1991, s.55-59.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[28] Anthony D.Smith,a.g.e.s.42&lt;br /&gt;[29] Rafael Blaga, s. 44-45.&lt;br /&gt;[30] Rafael Blaga, s.131&lt;br /&gt;[31] Azerbay, Azerbaycan’da Milli Meseleye Çeşitli Bakışlar, «Nevidi Azerbaycan» gazetesi, Urmiya, 31 Ocak 2001, Sayı:129, s.3&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[32] Arif Rehimoğlu, Milli Kimlik Şüurunun Biçimlenmesinde Vatan Anlayışının Önemi, «Araz» dergisi, Sveden,1997, No:1(2), s.20.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[33] Vidadi Mustafayev, Cenubi Azerbaycan Milli Şuur (XX esrin I yarısı), Bakı,1998,s.108-130.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[34] Şövket Tağıyeva ve…,s.236-237.&lt;br /&gt;[35] Rafael Blaga, s.296.&lt;br /&gt;[36] Rafael Blaga, s.132.&lt;br /&gt;[37] A.G.Dugin, Osnovı geopolitiki, Geopolitiçeskoe buduşşee Rossii, «Arktogeya», Moskva,1995, s.241-242.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[38] Yasin Aslan, İran: Yakın Uzak Komşumuz, «Avrasya Dosyası», Cilt:2, Sayı:1, Ankara, 1995, s.211.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[39]Mehmet Emin Resulzade, Milli Tesanüd, Azerbaycan Kültür Derneği Yayınları:13, Ankara,1978, s.46&lt;br /&gt;[40] Dr.Hüseyn Şergi ile Söyleşi, «Nevidi Azerbaycan» gazetesi, Urmiya, 2001,&lt;br /&gt;Nevruz Özel Sayı:140,s.23&lt;br /&gt;[41] Anıl Çeçen, Bir İran Değerlendirmesi, «Avrasya Dosyası», Cilt:5, Sayı:3, Ankara, 1999, s.346.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[42] Mehmet Rıza Levai ile Söyleşi, «Şemsi-Tebriz» gazetesi,&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/696399585927283294-2174567078014947488?l=azer-baycan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/696399585927283294/posts/default/2174567078014947488'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/696399585927283294/posts/default/2174567078014947488'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://azer-baycan.blogspot.com/2010/02/satranc-tahtasnda-azerbaycan-ve.html' title='Satranç Tahtasında Azerbaycan ve Farsistan'/><author><name>GUNAZTAC</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04961719280793546963</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='29' src='http://2.bp.blogspot.com/_XX9mh1N0pDo/S2aBYa9kJSI/AAAAAAAAAAM/4MzZxxnAmIk/S220/21Azer14.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_XX9mh1N0pDo/S2e5ZtmYuCI/AAAAAAAAAFQ/Bg0ZeoWnXHI/s72-c/BAB.140209.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-696399585927283294.post-7123941989129688929</id><published>2010-02-01T14:23:00.000-08:00</published><updated>2010-02-01T21:36:40.547-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='TANITIM 5:FARS MİLLİYETÇİLİĞİ'/><title type='text'>Ahmet Kesrevi ve Ulusal Birlik Düşüncesi: Tek Bayrak, Tek Din, Tek Dil</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;Behmen ŞABANZADE&lt;br /&gt;Çev: Olcay NEBİOGLU&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_XX9mh1N0pDo/S2e50ftgumI/AAAAAAAAAFY/zcUllzjP8hE/s1600-h/kasravi.jpg"&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 166px; FLOAT: left; HEIGHT: 212px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5433515786962516578" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_XX9mh1N0pDo/S2e50ftgumI/AAAAAAAAAFY/zcUllzjP8hE/s320/kasravi.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;Bir takım hareketler sonucu eski düzenin alt üst olduğu ve yerine insanların refahını içeren yeni düzenin kurulmadığı bir çağdayız. Ben bu düzensizliklere çare bulmak çabasındayım. Ahmet KESREVİ[1]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Siyasi bakımdan Kesrevi’nin İran’ın siyasi karmaşa ve tarihsel geri kalmışlığına aradığı düzen ulusal birlik ve bütünlüktü. Söz konusu dönemde İran toplumunun aşiret, bölge, mezhep, dil ve etnik gruplara olan geleneksel bağlılığı, modern ulus-devlet yapısına geçmenin yolundaki en büyük zorluklardan sayılmaktaydı. Bu geleneksel bağlar vatandaşların ulus-devlete siyasi bağlılık ve aidiyet duygusunu engelleyen etkenler olarak görülmekteydi. &lt;span class="fullpost"&gt;İran’ın bu geleneksel dağınıklığının aşılması, onu meşrutiyet veya demokrasi ile yönetilen bir İran’a dönüştürmek ve toplumu onu yönetmeye hazırlama konuları, Kesrevi’ce önemli olan ve Peyman dergisinin bütün sayılarında bir şekilde sözünü ettiği hususlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kesrevi milliyetçilik –nasyonalizm- ile ilgili özel bir şey yazmadığını söyler.[2] Ama milliyetçilik kavramını “vatanperverlik”, ”vatanseverlik”, “vatancılık” veyahut “İrancılık” gibi ifadelerle kullanmaktadır. Örneğin vatan ve vatanseverlik hakkında şöyle yazar: “bir toplum adıyla 20–30 milyon, daha çok veya daha az, insan bir yerde yaşıyorlar ve aslında onların arasında bir anlaşma var. Sanki bu 20–30 milyon insan büyük bir çölde toplanmışlar ve birbirlerinin yarar ve zararı, iyilik ve kötülüğüne ortak olacaklarına ve el ele vererek birlikte yaşayacaklarına karar vermişler. Yani eğer ülkenin her hangi bir köşesinde eşkıya bulunursa, başkaları “bize ne” demeden hep beraber onları defetmeye çalışacaklar. Bir şehirde deprem meydana gelirse ve şehir ahalisi bundan zarar görürse başkaları aldırmazlık yapmayacaklar... Böyle bir kutsal anlaşmaya vatanseverlik adı verilir ve insanın her zaman kendisini toplum karşısında sorumlu ve görevli bilmesi, topluma bağlılık duyması ve toplum için özveriye hazır bulunması kastedilir”. [3] Bir başka ifadeyle, vatan ve yurt yalnızca şehir ve ülke değildir. Gerçek anlamda vatan, toplumdaki bireylerin birbirinin huzur ve özgürlüğü için çabalamasıyla, toplumun zararlarını ve yararlarını birleştiren kutsal antlaşmadır. Vatanseverlik “ülkenin imarına gönül vermek, özgürlüğü uğrunda fedakârlık yapmak, yurttaşlarla işbirliği yapmak ve dertlerini paylaşmak”[4] demektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kesrevi başka bir yerde vatanseverlikten çıkardığı yukarıdaki tanımlamalarına da değinerek şöyle der: “... eski çağlardan beri imar ettikleri ve yaşam kurdukları bir yurt o insanların evidir. Bir yabancı dışarıdan saldırdığında onun yolunu kapatmaları ve yurdu korumaları gerekir. Bir savaş çıkarsa mertçe çaba göstermeli ve fedakârlıkta bulunmalılar... yaşamın en değerli şartı olan özgürlüğü korumak için. İşte bu atalarımızın da dünyada ün yaptığı vatanseverliktir...” Kesrevi sözünün devamında vatanseverliğin yaygın olan diğer versiyonlarını eleştirerek yazıyor: "ama vatanseverliği bahane ederek komşulara kin beslemek ve onların kanlarına susamak, başkalarının her şeyini kötülemek ve dünyayı vatanseverlik lafıyla doldurmak ama Avrupa modeli vatanseverlik anlayışıyla milyonlarca vatandaşın açlıktan ölmesine göz yummak veya bazıları gibi İslam’ı gerekçe yaparak kendi Müslüman atalarını azarlamak akıl ve mantığın kabul etmediği bir vatanseverliktir.”[5]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kesrevi’nin yazılarında aydınlanma çağının değerlerinden ve modern milliyetçiliğin temeli olan toplumsal antlaşma ve milli egemenliğin izleri görünse de onun bu kavramlardan verdiği imaj, milliyetçiliği 17–19 yy arası batı Avrupa ülkelerinde yaşanan değişiklikler sonucu ortaya çıkan bir olgu olarak gören ve ulusal egemenlik, ulus-devletin kurulmasını onun başat öğelerinden bilen görüşlerle örtüşmemektedir. Temelde bir meşruiyet teorisi olan modern milliyetçilik, aslında toplumun eski (geleneksel) halinden modern (sanayileşmiş) haline geçmesinin bir sonucudur, toplumun yeni düzene geçmesinin bir ürünüdür, halbuki Kesrevi’ye göre milliyetçilik bundan daha ziyade İrancılıktan, İran’ın bağımsızlığını korumak için “yiğitlik ve gayretten”, toplumun karşısında sorumluluktan, ülke ve onun yapılanma ve gelişmesine özveri ve gönül vermekten ibarettir. Milliyetçilikten olan bu algılama, aydınlanma çağı düşünürlerinin algılamasına terstir. Herhalde bu görüşün en açık ifadesini Kesrevi’nin kendi “vatanseverlik doğru ve akla uygun anlamında her zaman İran’da var olmuştur, ama bazıları bunu bilmediklerinden dolayı onun akla uymayan Avrupa modelini yaymaya çalışıyorlar” yazısında aramak mümkündür. Aynı zamanda o aydınlanma çağı düşünürlerinin “millet”ten olan tanımına aldırmayıp millet –nation- sözcüğünün yeni bir kavram olduğuna inanmıyor. Meşrutiyet sonrası ortaya çıkan batıcılık dalgası sonucu, İranlı batıcılar aslında din ve şeriat anlamına gelen millet kelimesini “nation” kelimesinin kalıbına soktular. Farsça’da halk sözcüğü nation anlamına gelir,[6] oysa modern siyasi kavram olarak bu iki kelimenin arasında yapısal fark vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kesrevi, milliyetçilik kavramıyla milliyetçiliğin akla yatkın olmayan Avrupa şeklinden çok, o dönemde Peyman dergisinden yaklaşık bir yıl önce yayınlanan “İran-e Bastan” – eski çağ İran’ı- gazetesinde de örnekleri görülen yarı faşist milliyetçiliği kastetmekteydi. Faşist milliyetçiliğin temel özellikleri şunlardı: parlamenter demokrasiye inanmamak, ırkçılığı vurgulamak, seçkinlere tapmak, demokratik ve çok partili liberal sistemden nefret etmek, ulusların temel eşitliğine inanmamak ve onları küçümsemek, devleti esas almak, emperyalizm, yayılmacılık, savaş ve diğerlerini egemenlik altına almak.[7] Başka bir ifadeyle “milliyetçilik faşizmin elinde diğer milletlerin karşısında kendi milletinin iftihar ve görkemini abartarak yüceltmek ve halkı dış düşmanlara karşı kayıtsız şartsız birleştirmek için bir araçtı”.[8]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İran-e Bastan –eski çağ İran’ı-&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk sayısı 1931’de yayınlanan, Bay Seyf Azad’ın sorumluluğundaki “İran-e Bastan” gazetesi bir haftalık yayındı.[9] Seyf Azad gazetenin ilk yılının son sayısında gazetenin hedef ve amaçları hakkında şöyle yazmaktaydı: “1- bizim esas milli arzumuz Tanrı, Vatan, Şah ve İran milletinin büyüklük ve gelişmesi, onun birliği, iş yaratma ve milli gereksinimleri İranlıların eli ile karşılamak...bütün milli ve ticari işlerde İranlılara öncelik vermek...Semitik –İslamcılık, Arapçılık- ve Marksizm gibi zehirli hayallerden milleti uzak tutmak ve onlardan nefret ettirmek. 2-Hitler’in düşüncesini desteklemek, Alman’ı ve Ari soyluları sevmektir.”[10] İran-e Bastan İran’ın iftiharlı tarihini “Taht-e Cemşid ve Rey’in enkazları altında” arıyordu.[11] Bu gazeteye göre, İranlılar uygarlığın temelini atmışlardır ve bugünkü batı uygarlığı eski İran uygarlığının bir kopyasıdır.[12] Yine de bu gazeteye göre eski çağ İran’ı ile yeni İran’ı birleştirmek için en iyi köprü Fars dilidir ve Erdeşir-e Babekan’ın diriltilmesi anlamına gelen Farsça’nın dirilmesi için “tatsız yabancı sözler” ve “Tazi –Arap- sözlerini” atmak gerekir.[13] Tazilerin –Arapların- “Mehrekhane’lerin” –kütüphanelerin- ve diğer yazıların yandırmasından tek amacı “İran dilini ortadan kaldırmak” olmuştur.[14] İran-e Bastan bu konuda “selâmünaleyküm” kelimesinin Arapça olduğundan dolayı bir kenara bırakıp yerine “Payende Şah” –şah bakidir- sözünün kullanılması gerektiğini önerecek kadar aşırıcılığa gitmiştir.[15]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İran-e Bastan’a göre İran’ın geri kalmışlığının ve bedbahtlığının nedeni, başlangıç noktası Arapların İran’a saldırmasıdır. Yazıyordu : “İranlıların büyüklük ve onur sarayını öyle bir yıktılar ki 1330 yıl geçmesine karşın hala o ayıbı tam olarak telafi etmeyi ve haysiyetimizi geri almayı başaramamışız.”[16] Buna karşın İran-e Bastan İrancılık ve Şiicilik arasında sıkı bir ilişki görüyor ve Şia’nın gerçek anlamda İran sever ve Allah sever demek olduğunu söylüyordu. Buna ilaveten İran-e Bastan’a göre yaşam, düşünce, bilim ve toplum “İran damgası” ve “İran özelliği” taşıdığı sürece tekvin ve evrime sahiptir ve bunun için de “Tanrı, İran, Şah ve İran Milleti” İran toplumunun dört esas rüknüdür.[17]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İran-e Bastan ırkçılığın sıkı savunucusuydu ve ırkçılığı nasyonal – sosyalizmin “hizmetlerinden” biliyordu. “Irk dünya tarihinin anahtarıdır ve tarih insan şeklindeki mahlukların eşitliğinin temelsiz olduğunu açıkça göstermektedir.”[18] İran-e Bastan başka soycu akımlar gibi insanoğlunu iki ana gruba ayırıyordu. “Ariaik ve Simetik. Ariler düşünür, eylemci ve yenilikçidir ama Samiler geri kalmış ve basittirler. Sonuç olarak Ari soyu Sami soyundan üstündür.”[19]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kesrevi’nin İran’ı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kesrevi yaşadığı dönemde propagandasının zirvesinde olan bu tip milliyetçiliği bildiği için eleştiri amacıyla şöyle yazar: “Bizim Avrupalıların vatanseverliğinden bildiğimiz yayılmacılık ve komşulara karşı kin ve düşmanlık beslemektir. Bunun iyi ve övünülecek bir şey değil kötü ve kahırlı olduğu tartışılmazdır. Avrupalıların vatanseverliği, her ülkenin komşularıyla kin ve düşmanlık yapmasından, gönülleri nefret ile doldurmaktan, onları incitip rahatsız etmekten, her milletin kendi soyuna üstünlük vererek abartılı iddialardan vazgeçmemesinden ve her grubun yaşam tarzında, dinde ve her şeyde başkalarından farklı olduğunu öne sürmesinden başka bir şey değildir. Günümüzde doğuda da vatanseverliği bu anlamda algılanmakta ve onu yaygınlaştırmaya çalışılıyor oysa, bu onur ve yiğitlik değil, sefalet ve cehalet demektir... vatanseverlik bu anlamda yarar değil zarardır.”[20] Bu yüzden de döneminin ırkçı propagandasının karşısında dayandı ve milletlerin dil veya soy adına ayrılığını mantıklı bulmadı. O, milletlerin ayrılığını bir sokakta yaşayan aileler gibi görüyordu. Onlar kendi evlerinde özgür oldukları gibi sokağın imarı için bir arada olmalıdırlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kesrevi ırkçı, Sami karşıtı kuramlar üreten ve Arapların İran’a saldırısını İran’ın geri kalmışlığının nedeni göstererek ilk iki hicri yüzyılı İran tarihinin en karanlık dönemi bilenleri, Zerdüştçülüğü ve eski çağcılığı yaymakla uğraşanları sert dille eleştirdi. Kesrevi’ye göre “Zerdüştçülük” , “simgecilik”, “ilah üretme” vb. Avrupacılık gibi ülkeye çok zararlar vermekteydi. Ancak vatanseverlikten şeref, onur, yiğitlik, ülkenin bağımsızlık ve özgürlüğünü korumak,bunların uğrunda fedakarlık etmek kastediliyorsa; bu İslam ve İran’la çelişmemektedir. “İranlılar 13 asır boyunca düşmanların hücumu karşısında hayret verici özverilerde bulunmadılar mı?”[21] Zerdüştçülüğü Avrupa devletlerinin politikaları ile ilgili bilen Kesrevi bu noktanın da altını çizer: “...bir takım dertsizler 13,5 asırdan sonra Zerdüştçülük peşine düşmüşler ama bunlar her zaman oyuncak bebekler gibi başkalarının eli ile zıplayıp düşen zavallılardır ve boğazlarından çıkan ince ses de başkalarının kalın boğazından çıkmaktadır... İran’daki bu avazlar Avrupa politikalarının meyvesinden başka bir şey değil. Bu siyasete araç olarak İran’ın kökünde deşikler açanlar bir avuç aptal ve değersiz insanlardır...[22] Ve Zerdüşt’ün temiz adını kendi pislikleri için gerekçe yapmaktalar.”[23] Yazdıklarının “İran ve İranlılığın temelinin sağlamlaştırılması” uğrunda olduğunu ifade eden Kesrevi Zerdüştçülüğün İran’ı ikiye ayırma ve hasardan başka bir işe yaramayacağına inanıyor, vatanseverlik ve Zerdüşt’ü savunma adına “İslam’ı küçümseyip hor görenlere”[24], kendi Müslüman atalarına sövenlere[25] “Muhammet ile Zerdüşt’ün arasında ayrılığın olmadığını ve her ikisinin de aynı tanrı tarafından halkı yönetmek için gönderildiğini”[26] bilmeleri gerektiğini söylüyordu. Neden Zerdüştçülük yanlıları Avrupa’dan sinema, tiyatro ve romanı almayı vatanseverliğe ters bilmiyorlar da, İslam peygamberinin İranlı olmamasından dolayı İranlıların İslam’a eğilimli olmalarını vatanseverliğe aykırı buluyorlar?!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kesrevi de İslamiyet ve Araplığı ayrı ayrı şeyler olarak görüyordu. Ona göre, zamanında İran’da bilgin de dünya görüşlü bir yönetici olsaydı Araplara yol vermeden İslamiyet’e geçerdi ve “İslam, bilgin ve aydın padişah Hüsrev Enuşirevan zamanında ortaya çıkmış olsaydı her halde o, bu işi yapmış olurdu.”[27] O, bazı deneyimsiz gençler ve saf yaşlılara İslam hakkında şöyle demişti: “kardeşler, İran ve Arapların hesabı geçen asırlarda görülmüştür ve bu zorluk bu güne bırakılmamıştır.”[28]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kesrevi Zerdüşt’ün İranlıların eskilerden beri seçkin insanlar olduğunun “göksel kanıtı” biliyordu[29] ki bütün doğulular onunla gurur duymalılar,[30] ama buna karşın geçmiştekilerle uğraşmanın, Zerdüşt ile onun inancını eğlence gerekçesi yapmanın ayrılıktan ve de zavallılıktan başka hiç bir sonucunun olmayacağı görüşünde idi. “Geçmiş geçmişte kalmıştır. Biz bu günle uğraşıp geleceği düşünmeliyiz.”[31] Kesrevi’nin bütün çabası şunu söylemekti: “Bir yurdun bütün insanlarının bir dine inanmaları, bir inanca gönül vermeleri ve nefret türeten dağınık düşüncelerden uzak durmaları gerekir.”[32] İşte bundan dolayı kendi sloganını “tek bayrak, tek dil, tek din” olarak seçti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kesrevi canlı tarihi ölü tarih adına reddeden, kendi dikkatini geçmişe ve geçmişteki insanların kalıtına odaklandıranların eleştirirken şöyle yazar: “bize geçmişten iki şey yeter: İranlılık onuru ve İslam dini. Bundan başka ne varsa ayak altına almalı. Perslerin bayrağını Danup nehrinin o bir kıyısına götüren İranlılık onur ve gayreti. Rumların dünyayı ele geçirme arzularının karşısında çelik setler kuran o onur ve gayret. Arapların karşısında kanlı meydanlar açan o onur ve gayret... bu gün bu zafer ve özgürlük çağını bize armağan eden onur ve gayret.”[33] Kesrevi’ye göre İran tarihi Selçuklular döneminin başında Kaçarların sonuna dek bu ülkenin “karanlık yüzyılları”dır. Günümüz İran’ına on dört mezhebin karışmasıyla oluşan zihinsel birikimden, Yahudi ve Hıristiyanların eski söylencelerinden, Zerdüştlerin güneşe tapmalarından, Şii ile Sünni çekişmesinden, Sufilerin uzun uzun laflarından, Harabatilerin saçmalıklarından, Şeyhi ve Müteşerrilerin mantıksız istidlallerindan, Bahaii ve Ezelilerin sözle oynamalarından, Yunan filozoflarının hayal kurmalarından, Aliyullahi ve Batinilerin boş sözlerinden başka hiç bir şey vermeyen “karanlık yüzyıllar”[34]. Bunun için de İranlıların geçmiş ve bugün arasında bir duvar örmeleri, yani yeni bir hayata başlamaları gerekir. “Temeli akıl ve gayret olan bir hayat.”[35] O, İranlılara “özgürlük dönemlerini geçmişteki zavallılıklara bulaştırmamalarını”[36] tavsiye eder. Tarih okumak ve geçmişteki olayları öğrenmek, tarihle oynayarak şimdi ve geleceği unutmaktan farklıdır.[37]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ulusu oluşturan öğeler&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kesrevi “dil, soy, din, tarih ve ülkü”ye milleti oluşturan öğeler der. Ama ona göre bunların hiç birisi İran milletinde tam anlamıyla yoktu. O inançsal ve ruhsal öğeyi ulusal birlik ve bütünlüğün ekseni biliyor ve bu yapının sağlamlaştırılması için hiç bir inançsal öğeyi din kadar etkili saymıyordu. Onun yazdığına göre, İran’da on dört mezhep bulunuyordu ve bu “ on dört ülkü, on dört siyaset ve on dört ülke”[38] demekti. Bir yazısında :“İran’da dağınık dinliliğin yok olması ve Tasavvuf, Aliyullahilik, İsmaillilik, Bahailik ve bunun gibilerin ortadan kalkması İranlıların en büyük arzularından biri haline gelmeli...bu kadarı geçmiş insanların aptallığı sonucudur. Bu gün onlara çare bulmalı...bunun için bir an önce öğüt ile ve İranlılık onuru adına o cehaletlerin kökü kazılmalı...”[39]diye belirtmiştir. Onun düşüncesine göre, “düşüncelerin dağınıklığı” İran yurdunu tehdit eden en büyük tehlike idi.[40] İranlıların ve bütün doğuluların zavallılık ve bedbahtlığının kaynağı düşüncelerin dağınıklığı idi. Meşrutiyet’ten sonra İranlıların ulusal birliktelikleri daha da arttı ve kinler unutuldu, ama batı politikasının baltaları bu ulusal birliği hedef aldı. Ona göre “İranlıların arasındaki ayıp ve kötülüklerin birçoğu batının yayılmacı politikalarıyla alakasız değildir. İşte İranlıların Meşrutiyetinin ilk dönemlerinde Avrupa politikalarına uymayan duruşunu ve bilincini kırmaya kalkmış ve bir takım satılmışların zekâsıyla bu ayıpları yaymaya çalışıyorlar.”[41] Kesrevi dağınık dinliliği İranlıların en büyük sorunlarından ve batı politikası baltalarından olarak görüyordu. Bu sorun Avrupalılar tarafından çıkarılmamasına karşın batı siyasetçilerinin en çok kullandığı bir araç olmuştur ve “dağınıklıktan yararlandıklarından dolayı hep onu yaymaya çalışıyorlar.”[42] Avrupalı doğu uzmanları bu konuda en etkin rolü almışlar. Onlar “doğuluların arasında fitne çıkarmış, aşağılık işleri tüm doğuya yaymaya çalışmışlar.”[43] Kesrevi’ye göre onlar “hep dini hurafeleri yayacak ve doğuluların arasında dağınıklığı arttıracak” konuları araştırma konusu seçmişler. Mensur-i Hallaç ve Zerdüşt’ü araştıran doğu uzmanlarının doğululara “özellikle de Müslümanlara” kötülükten başka hiç bir niyetleri yoktu. Bunun için de Kesrevi’nin görüşünce “bir bayrağın altında yaşayan insanlar tek dine inanmalı, bir üslupla yaşamalılar.”[44] Bir ülkenin insanları bir dilde ve bir gönülde olmayınca onlara parlak bir gelecek umulmaz. Kesrevi, İran’ın ulusal birliğine gönül vermişti. O çok sayıda olan farklı fırka ve tarikatları milli birlik yolunda bir engel olarak görüyor, tek bir dini çeşitli dinlerin yerine sokmakla milli birliğin yolu olan dini birliği sağlamaya çalışıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burada altını çizmemiz gereken bir nokta var . İran’da farklı dinler ve mezheplerin varlığına rağmen İranlıların büyük çoğunluğu Şii’dir. Peki, neden o hala bundan söz etmiyor? Bu sorunun yanıtı onun dinlerden ve özel olarak da Şiilikten yana olan kavramında aranmalı. O bütün tanrısal dinleri özünden uzaklaşmış biliyordu. Şiiliği de Meşrutiyet –demokrasi- devletine uymaz görüyor, Şiilikçe herhangi bir devlet o cümleden Meşrutiyet devletinin gasp olduğunu ve Şiiliğin insanları devlet karşısında herhangi bir medeni görev üstlenmekten alıkoyduğunu savunuyordu. Ona göre, Şiilik kendisini ulusal kimliği yapılandıracak olan ulusalcılıktan uzak tutuyor ve ondan daha çok İslam toplumuna -ümmetçiliğe- önem veriyordu. “İran’da Meşrutiyet veya demokrasi devleti kuruldu ve anayasa yazıldı oysa daha ilk adımda Şiilikle olan çelişkisi açığa çıktı. Çünkü bu mezhepte devlet ulemaya aittir. Şii ulema taç giymez tahta oturmazlardı ama aslında “emir” onların elinde idi. Halk her işinde onların dediklerini yapmak zorunda ve vergilerini Zekat ve Humus –beşte bir- adı altında onlara ödemek zorunda idi...aslında iktidar onların elindeydi. Yalnız tacı, tahtı ve ülkeyi yönetmek görevini zorluklarıyla birlikte padişaha bırakmış, kendileri hiç bir sorumluluk almadan ve hiç bir zorluk çekmeden millete emir verirlerdi. Böylece halkın ve onun temsilcilerinin eli ile yönetilecek olan Meşrutiyet ve demokrasi devletiyle barışık olamadılar ve ona karşı çıkıp düşmanlık yaptılar. Onlardan bazıları Ahund Horasani ve Şeyh Mazenderani gibi ülkenin beka ve imarını kendi menfaatlerine tercih ederek yiğitçesine ve temiz kalple Meşrutiyeti savundular, fakat diğerleri bu özveriyi göstermeyip direndiler...”. Kesrevi Meşrutiyetçilikten meydana gelen vatanseverlik, ülkenin imarına çalışmak, devletin güçlülüğüne ilgi duymak vb. gibi medeni ödevleri dini ödevlerle karşılaştırdıktan sonra çağın öncelikleri açısından bu ikisinin arasında terslik görüyordu.[45] O bu hususun devamında, Şiiliğe göre kaybet dönemindeki devletlerin zalim olduğu konusuna da değinmiştir.[46]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kesrevi Meşrutiyet devriminin ilkeleri ile İranlıların dinsel öğretileri özellikle de Şii inancının arasında uyuşmazlıklar görüyor ve muhtemelen de bundan dolayıdır ki, bir taraftan ulusal birliği sağlamak ve diğer taraftan da din ile Meşrutiyetin arasındaki uyuşmazlığı kaldırmak amacıyla yeni bir din tanımladı ve onu yaymak girişiminde bulundu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dilin Rolü&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kesrevi’ye göre İran’ın bütünleşmesinin karşısındaki engellerden biri de İran’da konuşulan dillerin çokluğuydu: “bugünkü İran’da milleti dağınıklık ve perişanlığa iten bir kaç unsur var. Onlardan birisi dildir. Bu ülkede birçok dil var(Türkçe, Arapça, Farsça, Asurice, Ermenice) ve bu ise bir ayrılık ve kin sebebidir.” [47] Ona göre “her ulusun dil bağımsızlığı o ulusun kendi bağımsızlığının önkoşuludur[48] ve Kapılarını yabancı sözcüklere kapatmayan bir dil bağımsızlıktan yoksun kalır.[49] O Farsça’nın kapılarının Arapça’ya açık olduğundan dolayı bağımsızlığını yitirmiş olduğu inancında idi. Bunun için de Kesrevi Farsça’nın arındırılmasının savunucularındandı. O bu konuda yazar: “ben...Farsça’nın arındırılmasının taraftarıyım ve bunun için de bu sözleri yazıyorum ama buna rağmen bazılarının arı Farsça diye gazetelerde yazdığı yazılara karşıyım ve onları Farsça’ya bir ayıptan sonra hiç bir şey saymıyorum. Çünkü onların temeli heves ve aptallıktır. İpin ucunu bu heveskarlar ve aptallara bırakırsak dili iyice varlıktan salmış ve her taraflı bir karmaşaya sokmuş oluruz.[50] Ona göre, Farsça’nın Arapça kelimelere bulaşması İslam’ın İran’a gelişi ile değil bazı Müslüman İranlıların cahillik ve heveskarlığının sonucunda olmuştur.[51]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arı Farsça hareketi, yani yabancı kelimelerin ulusal dilden çıkarılması hareketinin hem destekçileri hem de karşı çıkanları vardı. Bu harekete en sert karşı çıkanlardan biri olan M.Kazvini bu konuda şöyle yazıyordu: “Bin yıla yakın bir süre içinde Farsça’ya giren Arapça sözcükler göç eskiliği ve kullanım genişliğinden dolayı asıl milliyetlerini kaybetmiş, ikinci dil tebaalığını kabul etmişlerdir. Onlar Farsça’da vatandaşlık hakkı kazanmışlardır ve artık yabancı sayılmamaktadırlar.”[52] Kesrevi bu gibi sözleri Arapça bilenlerin Arapça bilme gösterisi gibi değerlendiriyordu. O artık Farsçaları mahvolmuş bazı Arapça kelimelerin yerinde durması yalnız dilin yabancı kelimelere karşı kapılarının kapalı tutulması gerektiğini kaydediyordu. Onun vurguladığı başka bir nokta Arapça kelimelerin daha az kullanılması gerektiği idi.[53] Kesrevi İran ve özelliklede Azerbaycan’da dil konusunun siyasileşmesinde dış etkenlerin özellikle de Osmanlı Türklerini ve onların içerideki işbirlikçilerinin rolünün bilincinde idi. Bazı Türk aydın ve seçkinleri kendi siyasi amaçlarına ulaşmak için dili bir siyasi araç olarak kullanıp Azerbaycan’da bir etnik kimlik oluşturma çabasında idiler. Kesrevi Azerbaycan’a sadece Türk dillilik açısından yaklaşan “Pantürkizm” düşüncesine yanıt olarak 1925 yılında “Azeri ve ya Azerbaycan’ın eski dili” kitabını yayınladı.[54] Bu kitap “Azerbaycan ve İran’ın başka Türk dillilerinin soyu ve cevheri”[55] ile ilgiliydi. Kesrevi bir sıra geniş dilcilik ve tarihi araştırmalara dayanarak Azeri dilinin “Farsça’nın bir dalı”[56] olduğunu ve “Türk dilinin Selçuklular döneminden itibaren Türk oymaklarının göçü vasıtasıyla Azerbaycan’a geldiğini”[57] kanıtladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kesrevi “aç gözlülükle İran Azerbaycan’ına bakan Türkiye yazarlarına” İran Azerbaycan’ı ile “Angere –Ankara- Türkleri” nin arasında hiç bir bağ ve eğilim bulunmadığını söyledi.[58] O kendi amaçlarını gerçekleştirmek yolunda dili bir siyasi alet gibi kullanarak bir etnik kimlik yaratmak çabasında olan Pantürkist akımları eleştirerek şöyle yazdı: “ Biz İran toplumunun hayır ve yararı adına dilin bir olması gerektiğini söylüyoruz. Kendi bencil duygularından vazgeçerek ve cahilce istekleri bir kenara bırakarak, toplum ve ülkenin mutluluğu için öne geçip, “Türk dilinde vazgeçilmeli ve Farsça olabildiğice Azerbaycan’da yaygınlaştırmalı!” demesi, Azerbaycanlıların mertlik ve yiğitlinin bir göstergesidir. Bu kanaate Azerbaycanlılar kendileri akıl, mantık ve iyi niyetlilik sonucunda varmışlardır ve kendileri öne geçerek bunu gerçekleştiriyorlar.”[59] Kesrevi’ye göre yabancı bir dil –Türk dili- İranlıcılıkta bu denli yüksek bir yere sahip olan Azerbaycanlılara yakışmaz.[60] Azerbaycan Zerdüşt’ün vatanıdır. Bu vatan insanının Zerdüşt dilinden uzak kalması hoş değildir.[61] Kendisi Azerbaycanlı olan Kesrevi Tebriz halkına bu mesajı gönderir: “Türk dilini ortadan kaldırmaya çalışın.”[62]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tarih Unsuru&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kesrevi’ye göre milleti oluşturan öğelerden biri olan tarih, milleti sağlam ve kalıcılaştırır. Ataların geçmişteki zor günlerde mertlik ve direnişlerini hatırlamak milletin birlik ve bağlılığını sağlar. Ama bazı nedenlerden dolayı, İran’da tarih kendi birleştirici rolünü ifa edememiştir. İran halkının çoğunluğu İran toplumunun tarihini bilmez ve hatta onu küçümser bile. Çoğu İranlı kendi ülkesinin tarihi yerine dininin tarihini ezberler. İslam’ın başlangıç dönemi tarihinden yalnız ilk hilafet tarihi iyi bilinir. Moğol ve onun saldırısının hikayesi bilinmez. İran’da yaşayan küçük ırkların her birinin kendi tarihi vardır ve gençlerine öğrettikleri tarihler İran düşmanlığı ile doludur. İran’da inananları olan dinlerin her birinin kendi tarihi vardır. Bazılarının İranlılarca katledilmiş şehitleri bile var.[63]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ortak ülkü&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kesrevi’ye göre İran halkının ortak ülküsü de yoktu. Her dinin ve soyun ülküsü başka din ve soyun ülküsü ile çelişmekte idi. Bu farklı ve mantıksızca ülküler, ülkenin temel ve alt yapısını çürütebilir. “büyük bir grup cennet arayışındadır. Cennet istiyorlar ama hangi yolla?! Ülkeye ve topluma aldırmazlıkla. Bir grup nefis temizleme peşinde ama hangi yolla! Hayata hakaret etmekle! O biri grup kendisini toplumdan kenara çekmiş gece gündüz çalışıyor ama “emir”i yerine getirmek için. Bu biri grup çaba harcıyor ama kin beslemek için.”[64] Milli birlik ve ya “toplum birliği” için “düşünce ve ülkü birliği” gerekir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kesrevi bir makalesinde “ bugünkü devlet ve uygar milletlerin kuruluşunda dil, din, soy, renk ve bunun gibileri dikkate alınmıyor” şeklinde düşünce ileri süren ve buna kanıt olarak da Belçika ve İsviçre ülkelerini gösteren bir gazete yazarının cevabında şöyle yazdı: “Dilde, soyda ve ya inançta farklı olan iki grubun arasına ayrılık düşecektir. Birbirlerini kıskanıp birbirlerine karşı kin besleyecekler.” İkincisi, sizin Belçika ve İsviçre’yi taklit etmenize gerek yoktur. Biz kendimizi düşünüp kendi derdimize çare bulmalıyız. Üçüncüsü, soy ve dil farklılığı ve iç çekişmeler sonucu dağılan Avusturya örneğini neden hatırlamıyorsunuz.[65] İran dil veya din farkından çok zarar görmüştür. Böylece Azerbaycan’ı Belçika ve İsviçre ile karşılaştırmak yanlış bir karşılaştırmadır. “ Azerbaycan halkı İranlıdan başka hiç bir şey değil ve dili Farsça’dan başka hiç bir şey olmamıştır.”[66]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kesrevi aynı yazarın “hukuki bir ulusun –nation- oluşmasına ve onu oluşturan öğelerin iş birliği için milli arzuların birliği yeterlidir” şeklindeki iddialarının cevabını verirken: “Dil, soy ve dinleri aynı olmayan insanlar isteyerekten değil ve sadece kaderlerinden dolayı bir yerde yaşarlarsa bir toplum oluşturmazlar ve böyle bir topluluktan “ulusal arzuların birliğini” beklemek kör gözden ışık beklemek gibidir”[67] demektedir.Kesrevi’ye göre, İran’da milli birliğin temelinin sağlamlaşması için çeşitli dillerin ortadan kalkması gerekirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kesrevi, ulusal birliğin olmamasını Meşrutiyet Devrimi’nin başarısızlığının esas nedeni biliyordu. Bu görüşün eleştirisinde, onun konu önceliklerinin sıralamasında yanıldığını söyleyebiliriz. Milli birlik ve millet olgusunun ortaya çıkmasının Fransa devriminin başlıca sonuçlarından olduğu bilinmektedir. Böylece milli birliğin olmaması devrimi kısırlaştıran bir unsur değildir. Yalnızca başarısızlığının nedenlerinden biridir. eğer burjuva tabakasının gerçekleştirmek istediği Meşrutiyet Devrimi başarıyla sonuçlanıp İran geleneksel yapıdan modern yapıya geçmiş olsaydı , sanayileşme öncesi geleneksel toplumdaki dağınık birimlerin içine kapanık yaşam sisteminden kaynaklanan ve milli birlik ve toplumsal bütünleşmeyi engelleyen kültürel çeşitlilik de ortadan kalkmış olacaktı. Modern toplumun oluşması kültürel homojenliği beraberinde getirir. Sanayileşmenin ilk aşamalarındaki hızlı nüfus artışı, şehirlerin büyümesi ve işçilerin köyden kente göç etmesi eskiden birbirinden ayrı yaşayan taşra birimlerinin siyasi ve ekonomik olarak kaynaşma ve birleşmesini sağlar. Böylece merkeziyet siyasi ve ekonomik dağınıklığın ve özdeşlik geleneksek toplumlara özel olan kültürel çeşitliliğin yerine geçer. Modern toplumda ulus çaplı eğitim ve öğretim sistemi; görev paylaşımı, iletişim ve ulaşım kolaylığı, yerel dilleri, lehçeleri kaldırmakla birlikte, milli bilinç ve bağlılığı, bölgesel ve geleneksel etnik bağlılığın yerine koyar. Böylece milli birlik ve bütünlüğün ulus-devletin bir ürünü olduğunu söylememiz gerekir, yani ulusu ve onun gücünü temsil eden bir devletin kurulması. Meşrutiyet Devrimi’nde de “ Ülkenin bütün güçleri ulustan kaynaklanır” dı ve İran milletinin hepsi kanun karşısında “eşit haklı” idi. Meşrutiyet devriminin en önemli sonuçlarından olan anayasa yeni ulus anlamına dayanarak milli birliği sağlamak peşinde idi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kesrevi’nin ulusun çağdaş tanımına özellikle de, birinci bölümde de bahsettiğimiz, Fransız Devrimi’nin ilkelerinden esinlenerek yapılan modern ulus tanımına çok yakın cümleleri de vardır. O cümleden, “bir toprakta doğulanlar, bir bayrak altında ve bir devletin tevellisinde yaşayan insanlar...” bir millettir. Ama Kesrevi’nin yaptığı bu tanımlama diğer eserlerine yansımamakta ve onun konudan olan esas tanımı, geleneksel dünyayı atlamaya çalışmasına rağmen yinede önceki geleneksel tanımlarla ara açmakta zorlanıyor. Belki o gerçekten ulus ve ulus-devletin modern tanımı kabullenebileydi bu kavramları çağdaş İran’ın değişiklikleri ile bağdaşlaştırmak için bu kadar tek din, tek dil ve tek bayrağı vurgulamazdı ve görüldüğü gibi bir takım yeni dinsel inançları ortaya atmakta ısrarcı olmazdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;--------------------------------------------------------------------------------&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[1] Peyman, “Men çe miguyem” -Ben ne söylüyorum-, y 1,s 9, 1934, s.6-7&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[2] Peyman, “yek tude ra çenanke rah bayed rahnemayan hem bayed”-(bir topluma yol gerektiği gibi rehberler de gerek-, y 6, s 7, 1940, s.418&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[3] Peyman, y 7, s 4, 1941, s.41-240&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[4] A.Kesrevi, “Meşrute behterin şekle hukumet ve aherein neticeye nejade ademist”-( Meşrutiyet en iyi yönetim tarzı ve insanoğlunun en son neticesidir-, Tahran, Bahmad Azadegan, 1976, s.5&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[5]Peyman, “Eslam ve İran 1” -İslam ve İran 1-, y 1, s 3, 1933, s.7-8&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[6]Peyman, “Eslam ve İran 4” -İslam ve İran 4-, y 1, s 13, 1934, s.33&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[7] Vinsent, “İdeolojihaye modern-e siyasi” -modern siyasi ideolojiler-, 41-201. “Mekenzi, ideolojihaye siyasi” -siyasi ideolojiler-, 258-302. K.Raynhard, “Faşizm mffer-e camee-ye semayedari ez bohran” -Faşizm kapitalist toplumun kirizden kaçış yolu-, çev.M.Fekri Erşad, Tahran, Tus yayınları, 1979, s.25-59&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[8]Konl, “Faşizm meffer-e camee-ye sermayedari ez bohran” -Faşizm kapitalist toplumun krizde kaçış yolu-,27&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[9] İran-e Bastan (haftalık yayın), y 1, s 1, 1931, s.1&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[10]İran-e Bastan, y 1, s 47-48, 1933, s.2&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[11]İran-e Bastan. y1, s 1, 1932, s.2&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[12]İran-e Bastan, y 1, s 2, 1932, s.2&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[13] R.Kelanteri, “İran bastan-e no” -yeni İran Bastan-, İran-e Bastan, y 1, s 2, 1932, s.4&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[14] Sefinıa, “ Zeban-e mader” –ana dil-, İran-e Bastan, y 1, s 5, 1932, s.3&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[15] İran-e Bastan, y 2, s 38, 1934, s.13&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[16] Dolet Dad, “Yadi az gozeşteye İran Bastan” –İran Bastan’ın geçmişinden bir hatırlatma-, y 1, s 8, 1933, s.7&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[17] İran-e Bastan, “Hoda ve İran” –Tanrı ve İran-, y 1, s 28, 1933, s.1-2&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[18] İran-e Bastan, y 2, s 34, 1934, s.8&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[19] İran-e bastan, “Çera ma berterim” – Neden biz Üstünüz-, y 1, s 35, 1933, s.2&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[20] Peyman, “Eslam ve İran 1” –İslam ve İran 1-, y 1, s 3 ve 11&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[21]Peyman, “Eslam ve İran 4” –İslam ve İran 4-, y 1, s 13 ve 34&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[22] Peyman, “Yek derefş, yek din 1” –Bir bayrak, bir din 1-, y 2, s 6, 1935, s.350&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[23] Peyman, “Ez hanendegane Peyman” –Peyman’ın okuyucularından-, y 2, s 8, 1935, s.488&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[24] Peyman, “Eslam ve İran” –İslam ve İran-, 1,7&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[25] Önceki kaynak, 8&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[26] Önceki kaynak, 5&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[27] Önceki kaynak, 12&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[28] Peyman, “Eslam ve İran 2” –İslam ve İran 2-, y 1, s 8, 1933, s.11&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[29] Peyman , “Ez hanendegane Peyman” –Peyman’ın okuyucularından-, y 2, s 8, 1935, s.488&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[30] Önceki kaynak, 481&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[31] Peyman, “Der piramune Zertoşt ve ayin-e u” –Zedüşt ve inancı hakkında-, y 5, s 6, 1938, s.12&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[32] Peyman, “Eslam ve İran 2” –İslam ve İran 2-, 12&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[33] Peyman, “Hemişe negerane ayende bayed bud” –Her zaman geleceği merak etmeli-, y 2, s 10, 1935, s.28-627&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[34]Peyman, “Ez çe rah piş bayed reft” –Hangi yoldan ilerlemeli-, y 7, s 5, 1941, s.373&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[35]Peyman, “Hemişe negerane ayende bayed bud” –Her zaman geleceği merak etmeli-, 626&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[36] Önceki kaynak, 626&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[37] Peyman, “Gozeşte ve ayende” –Geçmiş ve gelecek-, y 5, s 2, 1938, s.60&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[38] Peyman, “Emruz çe bayed kerd” –Bu gün ne yapmalı-, y 7, s 8, 1941, s.271&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[39] Peyman, “Tişeha-ye siyaset” –Siyaset baltaları-, y 1, s 16, 1934, s.27&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[40] Peyman, “Eslam ve İran 9”-İslam ve İran 9- ve Perçem(gazete), “Ser çeşmeye dermandegiha-ye İran” –İran’ın zavallılığının kaynağı-, y 1, s 79, 1942&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[41] Peyman, “Tişehaye siyaset 1” –Siyaset baltaları 1-, y 1, s 14, 1934, s.27&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[42] Peyman, “Tişehaye siyaset 1” –Siyaset baltaları 1-, 41&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[43] Önceki kaynak, 42.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[44] Peyman, “Yek derefş, yek din 1” – Bir bayrak, bir din 1-, 348&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[45]Peyman, “Ayendeye ma çe hahed bud” –bizim geleceğimiz ne olacak-, y 7, s 6, 1941, s.78-376&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[46] Perçem , “Hordegiri ve pasohe an 2”- söylenme ve onu cevabı 2-, y 1, s 252, 1942 ve Perçem, “Peyam be mollayane Tebriz” –Tebriz mollalarına mesaj-, y 1, s 232, 1942&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[47] Perçem, “Ma be kar az rah-eş der amedeim 2” –Biz işi yolundan çıkarmışız 2-, y 1, s 70, 1942&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[48] A.Kesrevi, “esteglale zeban 3” –Dilin bağımsızlığı 3-,Tufan-e Heftegi(dergi), s 15, 1928&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[49]Peyman, “Zeban-e Farsi 2” –Fars dili 2-, y 1, s 14, 1934, s.52&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[50]Peyman, “Zeban-e Farsi 1” –Fars dili 1-, y 1, s 13, 1934, s.50&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[51] Önceki kaynak, 49&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[52]M.Kazvini, “Bist megaleye Gezvini” –Kazvini’nin yirmi makalesi-, İ.Purdavud ve A.İkbal’ın önsözü ile, 2. Baskı, Tahran, Donya-ye Ketab, 1984, cilt 2, s.87&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[53] Peyman, “Zeban-e Farsi 3” –Fars dili 3-, y 1, s 15, 1924, 51-52&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[54] A.Kesrevi, “Zendgani-ye men” –Benim hayatım-, 322&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[55] Peyman, “Dastan-e zeban in heme nist” –Dilin hikayesi bu kadar değil-, y 7, s 5, 1941, s.367&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[56] A.Kesrevi, “Azeri ya zeban-e bastan-e Azerbaycan” –Azeri ya Azerbaycan’ın eski dili-, baskı 5, Tahran, Neşr ve Çap-e Ketab, y ?, s.12&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[57] Önceki kaynak, 14&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[58] Peyman, “dastan-e zeban in heme nist” –Dilin hikayesi bu kadar değil-, 68-367&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[59] Peyman, “Derbare-ye Azerbaycan” –Azerbaycan hakkında-, y 7, s 7, 1942, s.80-479&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[60]Peyman, “Çend soheni az defter” –Defterden bir kaç söz-, y 2, s 7, 1935, s.410&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[61]Peyman, “Zeban-e Azerbaycan 1” -Azerbaycan’ın dili 1-, y 3, s 11-12, 1936, s.686&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[62] Önceki kaynak, 686&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[63] Peyman, “yek tude ra çenanke rah bayed rahnemayan hem bayed” –Bir topluma yol gerektiği gibi rehberler de gerek-, 20-419&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[64] Önceki kaynak, 421&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[65] Peyman, “Derbare-ye Azerbaycan” –Azerbaycan hakkında-, 82-481&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[66] Önceki kaynak, 483&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[67] Önceki kaynak, 85-484&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/696399585927283294-7123941989129688929?l=azer-baycan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/696399585927283294/posts/default/7123941989129688929'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/696399585927283294/posts/default/7123941989129688929'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://azer-baycan.blogspot.com/2010/02/ahmet-kesrevi-ve-ulusal-birlik.html' title='Ahmet Kesrevi ve Ulusal Birlik Düşüncesi: Tek Bayrak, Tek Din, Tek Dil'/><author><name>GUNAZTAC</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04961719280793546963</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='29' src='http://2.bp.blogspot.com/_XX9mh1N0pDo/S2aBYa9kJSI/AAAAAAAAAAM/4MzZxxnAmIk/S220/21Azer14.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_XX9mh1N0pDo/S2e50ftgumI/AAAAAAAAAFY/zcUllzjP8hE/s72-c/kasravi.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-696399585927283294.post-2282472970827391876</id><published>2010-02-01T14:22:00.000-08:00</published><updated>2010-02-01T21:38:34.284-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='TANITIM 5:FARS MİLLİYETÇİLİĞİ'/><title type='text'>FARS-ZEDEĞİ (FARSTOXICATION): BÜYÜLEYİCİ BİR YILAN*</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;Dr.Alirıza ASGERZADE&lt;br /&gt;Çev. Behreng GÜNEYLİ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_XX9mh1N0pDo/S2e6K5VvTaI/AAAAAAAAAFg/eRaiIyT7_sk/s1600-h/esgerzadeh.jpg"&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 222px; FLOAT: left; HEIGHT: 176px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5433516171799252386" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_XX9mh1N0pDo/S2e6K5VvTaI/AAAAAAAAAFg/eRaiIyT7_sk/s320/esgerzadeh.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;Köşe yazarları, aydınlar ve eylemciler tarafından kullanılan terimleri ve kavramları tanımlama; bağımsızlık mücadelesinde esasi önem taşımaktadır. Öyle ki, birçok slogan ve atasözünün kullanımı esasta insanların mücadelelerinin nedenini ve yönünü tanımlamaya yardım eder. Terimlerin, kavramların, kelimelerin, işaretlerin ve sembollerin seçimi bir eğilimi tanımlamak için çok önemlidir çünkü bunlar eğilimi alır ve amaçlarını anlatır. Çoğu kez, eğilimin ilk adımlarında gelişen ve kullanılan terimler ve kavramlar aceleyle benimsenir ya da icat edilir ve hiçbir yerde bu hareketlerin gerçek amacını dahi yaklaşık olarak göstermezler. Yine de, mücadele ilerledikçe, kullanılan kavramlar ve terimler gelişip gerçekleri ve mücadelenin tam imajını daha çok gösterir.&lt;span class="fullpost"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İran’daki Azerbaycanlıların mücadelesi, diğer haksızlığa uğrayan milliyetler yani Beluçlar, Araplar ve Türkmenler’in mucadelesi gibi, demokratik bir mücadeledir, bu mücadele insan haklarının modern anlamlarından, sosyal-kültürel bağımsızlıklarından, ve öz-ispatlama hakkından oluşuyor. Bununla beraber, Azerbaycan hareketi hala bu mücadelede kavramları ve terimleri, baskı karşıtı karakteri ile kullanmaktadır. Altyapısında, kullanılan işaretler ve semboller genellikle demokratik olmayan el hareketleri ve işaretleri mücadelenin imajının dış dünyaya negatif yansımasına neden olmaktadır. Demokratik kavramlardan yoksun bir ortamda Hüccet-ul-İslam Abduleziz Ezimi Gedimi’nin Farszedegi tanımlaması temiz hava almak gibidir ve bunun için de daha iyi bir fırsat olamazdı. Farszedegi yeni bir terimdir ve bu terim Azerbaycanlı bir düşünür ve ruhani tarafından ortaya atılmıştır, bu düşünceyle, Fars olmayan toplumların, İran’da sosyal adalet ve eşitliği sağlamak için yürüttükleri mücadeleyi tanımlamak mümkündür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;H.İ[1] Ezimi Gedim Erdebil şehrinden bir din adamıdır. En son yazısında İran’daki Farsların üstün dilbiliminin etkisinde kalmış olanların durumunu açıkça özetlemiştir. Makalede “ Fars-Strickenness: a colorful Charming Snake (Farszedegi: Büyüleyici Boyalı Bir Yılan), Fars olmayanların dilleri, tarihlerİ, hatta yaratıcılıklarının ve hayal güçlerinin şimdiki İran’da Fars azınlıkları tarafından istismar edilme seviyesini şöyle açıklıyor:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İran’da gözümüzü açtığımız günden beri bize söylenen şu:’’ bir resmi dilimiz olmalıdır’’. Biz de dünyadaki tüm ülkelerde sadece bir (resmi) dil olduğunu ve sadece bir tek dilin, o ülkelerin okullarında öğretildiğini ve öğrenildiğini düşündük. Biz zihinsel olarak öyle köreltilmiştik ki eğitimin amacının Farsça öğrenmek olduğunu düşünmüştük. Bizi Ne kadar çok Farsça ile kirlettilerse, o kadar çok kendi anadilimize karşı kuşku duyduk… biz bilimi Farsça’da; argoyu Türkçe’de öğrendik. Onlar bizi Türkçe eğitim almaktan uzak tuttular… o kadar ki biz Farsça ile kendimizden geçtik ve kendi Ana dilimizden nefret eder olduk….ama ülkenin Farsça konuşulan şehirlerine seyahat ettiğimizde, tamamen farklı bir tablo gördük ve anladık ki, aslında bizim dilimiz yok olmaya mahkum edilmiştir. Anladık ki okumamış Fars bir çoban, kendini bizim lisans eğitimi almış bir Türk insanımızdan daha kolayca ifade edebilir ve ben bir Türk olarak, Türkçe aksanım için, binlerce utanç ve sıkıntı duyarak, sadece Fars çobanın ne dediğini onaylamaya kadirim. Türkçe bir aksan ile konuştuğumuzda bize şöyle diyorlar, “en iyisi siz önce gidip aksanınızı düzeltin.” Onun için biz yok olmaya mahkum olduğumuzu düşünüyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;H.İ Ezimi Gedim tarafından söylenen duygu yüklü bu sözler yeni değildir ve daha öncelerde de söylenilmiştir. Onun bakışını yeni yapan şey, onun hakimiyette olan ruhanilerin içerisinden çıkmasıdır. Yani, resmi olarak ruhani kıyafeti giyenlerden biridir ve ulema camiasının saygın üyelerindendir. İran’da dini hükümeti ofisinin kuruluşundan beri, ulema ve ruhani üyeleri büyüleyici iş fırsatları ile aldatan idari pozisyonların odak noktası olmuştur. Bu yüksek statü yarışı, Farsça konuşmayan bölgelerden gelen, ruhanilerin dil ayrımının acısını anlıyor. Onlar en prestijli pozisyonların Farsça’yı mükemmel veya aksansız konuşanlara verileceğini zannetmekte ve Tahran aksanını ad standart bir şive olarak görmektedirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fars olmayan ulema ve din adamları, iş vatanseverliğe geldiğinde, Fars ruhaniler kadar vatansever olduklarını ve eğitim açısında da Fars ulema kadar kabiliyetli olduklarının bilincine varıyorlar. Fanatik İslam ve Şiiliğe gelince, onlar da diğerleri kadar olmasa da fanatik bir Müslüman’dırlar. Fars olmayan din adamları Tüm doğru pozisyonları geçse bile, yine de, onlar arasından prestijli veya yüksek maaşlı işe gelince de bir ayrım yapılıyor. Neden? Cevabı şu ki dil gerçeğine dayalı ırkçılık temelleri vardır. Fars olmayan bölgelerden gelen ulema şöyle düşünmeye başlıyor, onlar hiçbir zaman aldatan pozisyonları elde edemeyecekler. Çünkü mükemmel Farsça konuşmak bu pozisyonları elde etmenin temelidir. Ve onlarda Farsça konuşulan bölgelerde büyümedikleri için, onu hiçbir zaman bir yerli gibi konuşamayacaklar. Yeni bir dil, bir kişinin bir gecede tam öğrenebileceği bir şey değil. Bir dilli mükemmel öğrenmek hayat boyu sürer. Ve Azerbaycanlı ulemalar da Farsça eğitim almadıklarından, onlar için Tahran’dan, İsfahan’dan, Meşhed’den, Kirman’dan ya da Yezd’den gelen biri gibi konuşmak mümkün değil. Bu yüzden, sömürü, ayrımcılık ve ırkçılık bu acı gerçeğin; bir grubun tek dilliliğinin ve dilbilimi hakimiyetinin sonucudur. Tabi ki bilinçli olmak eğilimi arttırır. Ve bilinçli ulema, Ezimi Gedim gibi, yeteri kadar cesur ve namuslular hareketi ele alsınlar ve iç istismar ve zulme karsı dayanışma göstersinler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;H.İ Gedimi daha fazla Farszedegi’nin anlamını ve açılımlarını açıklamaya devam ediyor:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilim sadece bir dille sınırlı değil. Belki de mümkün olduğu kadar ana dilinde eğitim en tercih edilendir. Çocuğunuza Farsça öğretmekle, Çocuğunuz Tahranlılara benzemez, çünkü o sizin çocuğunuzdur. O iyi ya da kötü olsun, O bir Türk’tür ve Türklere aittir. Yine de [ona kendi hüviyetini unutturmakla] O bir Farslaşmış Türk, Ya da benim terminolojime göre, Farszedegi oluyor. Farszedegi kolay bir sorun değil; o bir krizdir. Farszedegi Türkler, Araplar ve Baluçlara… karşı bir kültürel tacizdir. Farszedegi utanç tanecikleri gibidir ki her geçen gün bizi büyüleyen çemberi daha da daraltmaktadır. Pehlevi zamanında, bizi Farslaşmaya zorluyorlardı; ama bugün, namusluluğun en yüksek derecesinde, biz kendimiz Farszedegi’nin peşinden koşuyoruz… Farklı milliyetlerin insanları derin uykularından uyanmalı ve çocuklarını bu korkunç yılanın pençelerinden kurtarmalıdır. Çünkü yarın çok geç ve daha zor olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Farszedegi Celal Al Ahmet’in 1960 yılında Garpzedegi[2] –‘Batılaşma bulaşıcı hastalığına yakalanmak’, ‘Batı-çarpması’ ‘Batılaşmış’-- adlandırdığı düşüncesinin ikizidir. Al Ahmad’in bakışında, Garpzedegi doğu toplumunun bir çok insanının; özellikle İran’ın yakalandığı bir kültürel hastalıktır. Al Ahmet bu terimi Ahmet Fardid’in sözlüğünden almıştır. Fardid tartışma yaratan düşüncelerin konuşan düşünürdür ki, Garpzedegi terimini Alman filozof Martin Heidegger’in (1889-1976) modern teknolojinin eleştirisi hakkında açıklamasından ve onun kullanım yönteminden almıştır. “Teknolojiye önem veren soru” adlı makalede, Heidegger şöyle hayal etmektedir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanlara gelen tehdit, ilk anda gizli, korkunç makinelerden ve teknoloji aletlerinden gelmiyor. Aslında gerçek tehdit insanın kendi gibilerinden geliyor. Kalıplaştırma kuralı, insanların daha çok gerçek açıklığa girmesini inkar edeceği ve bu nedenle daha ilkel gerçeğin açığa çıkmasına neden olacağı ihtimalinden geliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Heidegger’e göre dünyanın yok oluşu batıda başlamıştır ve batıdaki teknoloji ve kültür hızlı doğu’ya yayılmaktadır. Bu da Fardid’in Heidegger’den aldığı düşüncedir ve ondan Gerpzedegi yani batılılaşma düşüncesini ortaya koymuştur. Batı düşüncesine göre, liberal düşünce, demokrasi ve teknoloji ile doğu’nun dinciliği ve ruhla doğanın bağlılığı düşüncesi ters düşmektedir. Batı çevreyi ve her yeri teknolojik olarak hakimiyeti altına almıştır. Bir de doğu’yu kültürel olarak, teknoloji bilgisini, davranış kuralını, insan hakları bilgisini empoze ederek idare etmekteydi. Al Ahmet ,Fardid’in bu düşüncelerinden faydalanarak kendi Garppzedegi ya da Batılılaşma düşüncesini yarattı. Onun kullanımına göre, bu terim kirli bir duygu, yani sarhoşluk duygusu gibi tatlı ve öldürücü bir zehir işlevi görmekteydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Garp zede bir ülkenin gidecek hiçbir yeri olmayan bir hükümet üyesidir. O bir toz zerresi misali havada uçuşan ya da su yüzeyinde yüzen küçük bir nesne gibidir. O kendi toplum, kültür ve sünnet zorunluluklarıyla olan bağlarına hor davranmaktadır. Onun modernite ve eski ile hiçbir bağlantısı yoktur. O, eski ve yeniyi ayıran bir çizgi de değildir. O geçmişle bağlantısı olmayan bir şey ve geleceği de düşünmeyen biridir. O bir çizgi üzerinde bir nokta değil, ama havadaki bir uçağın üzerinde hayali bir noktadır, yani tam da o toz parçası gibidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ona göre Al Ahmet’in vurgusu Batılılaşmış bir yaratığın kendi kültürü, toplumu, ve milletine ilgisizliği üzerindedir. Böyle bir yaratık tamamen kendi toplumundan ve kendi diliyle iletişim kurmaktan ayrılmamıştır. O sadece bir yabancı kültür ve camia tarafından kendinden geçmiş ve büyülenmiştir. Bu kendinden geçme duygusu arttıkça o kadar fazla kişi kendi camiasına yabancılaşıyor. İran’ın Muhammed Rıza Pehlevi devri Al Ahmet için bir model oluşturur. Bu devirde Batı, başarılı hükümetler tarafından yüksek mevkilere sahip, örnek almaya değer toplum olarak görünür. Bu açıklanan düşünce, bu hayranlık ve rekabet, muhtemelen bir Aryan kökenli ırkçının düşüncesidir ve Avrupa’nın beyaz ırkı ile İran’ın Fars ırkı arasındadır. Avrupa’nın 19. ve 20. yüzyıllardaki ırkçılık teorilerinin ardından giden baskıcı Fars grupları, İran’ı Aryan Avrupalıların doğum yerleri olarak gösteriyorlardı. Bu sözde üstün Aryan ırkının çıkış yeri batıda inanılmaz gelişme göstermişti. Böyle olduğu halde, bu sözde üstün ırkın Ata’larının evi dağılmak üzereydi. Orası kötü bir şekilde ekonomik, sosyal, siyasal, ve endüstriyel olarak geri kalmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hakim seçkin kanıya göre, maalesef İran’ın geri kalma nedeni 7’inci asırda İslam’ın İran’a girmesinden başka bir şey olamaz ve bu da diğer şeyler arasında, bin seneden fazla Arap’ların ve Türk’lerin sözde İran’ın yerleşik Aryanlar’ına hükmetmesiyle sonuçlanmıştır. Arap’lar ve Türk’ler ülkeyi muhtemel gelişmeden ve ilerlemeden uzaklaştırmışlardır ki, bu muhtemelen üstün Aryan ırkının kaderi olmuştur. Bu geri kalmanın üstesinden gelebilmenin tek yolu da Batı’yı örnek almak (taklit etmek) ve tepeden tırnağa batılaşmaktı.Garpzedegi bir taraftan da Batıyı körü körüne örnek almak demektir; diğer taraftan da İran tarihinden İranlı olmayan Arapları ve Türkleri silmektir. Al Ahmet o anda üstünlük ve ırkçılığın altında yatan kişiselleştirme ve Batılılaştırma siyasetlerinin elemanlarını tamamen anlayamamış ve anlatamamıştı. Sonuçta, onun çalışması sadece kişisel batılaşma üzerine yoğunlaşmıştı ve yüzeysel olarak kıyafet, davranış gibi konuların modasındaydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Garpzede bir kişi en kolay yolu seçer. O her zaman “fırsat peşinde” dir ve anı değerlendirir… o hiçbir şey için kendini zorlamaz. Her problemi rahatça yok sayar. Her işin ustasıdır ve hiçbir işin üstesinden gelemez… Garpzede bir insan karaktersizdir. O asaletsiz bir yaratıktır… Garpzede bir insan bir jigolodur… batı üretiminin en sadık kullanıcısıdır… Garpzede bir insan hiçbir zaman gözünü Batı’dan çekmez. Hiçbir zaman Doğu’daki kendi, rahat, küçük dünyasında ne olduğuna önem vermez. Eğer tesadüfen politikaya merak duyarsa, İngiliz İşçi Partisi’ndeki küçük bir sağ ya da sol değişikliğinden haberdar olur ,Amerika’nın senatörlerinin adını kendi ülkesinin devlet bakanlarının adından daha iyi bilir. Time ve the News Chronicle konuşmacılarını Horasan’daki kendi uzak bir kuzeninden daha iyi tanır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Al Ahmet, taklit etmenin bu anlamını, asıl batılaşmış kişinin tanımında veriyor. Bu, yine de, Bhabhaian’in tam kuvvetle kendinden geçmiş ve karışıklığın taklidine istismar edilmiş düzenden değildir. Bu “mide bulandırıcı bir taklit”in Fanonian bir tanımıdır. Bu bir insanın körü körüne, Batı’da neyin kabul gördüğünü taklit etmesidir. Ona göre Al Ahmet kıyafet, davranış, yeme alışkanlıkları, ve moda gibi yüzeysel değerleri vurgulamıştır. Tabi ki, bu Al Ahmet’in yaratığının değişik görüntüsü olabilir, ki o kendi dilini batınınki için yasaklamıştır. Yine de, bu İran dolaylarında olmamıştır. Bu sebeple Al Ahmet, dil ve din gibi gerçek değerlerden ziyade yüzeysel değerler üzerinde durmak zorunda kalmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Al Ahmet’in batılılaşmış milleti İngilizce, Fransızca, İspanyolca ve Portekizce uğruna kendi dilini bıraksaydı, ne olurdu? Şüphesiz ki bu, batılılaşma düşüncesine tamamen yeni bir anlam verirdi. Bu da Al Ahmet’in batılaşma düşüncesi ile H.İ Azimi Gedim’in Farszedegi kavramı arasındaki farktır. Farszedegi Farsça’nın dışındaki diğer dillerin bir bölgede öğretilmesinin, öğrenilmesinin ve normal eğitim ve öğretim dili gibi kullanılmasının yasaklanmasıdır. Toplumdaki hükümet mekanizması, Farsça’nın diğer dillerin yerine geçebilmesi için tüm gereken desteği aldığını görüyor. Devletin tüm gücü de bir arada Farslaştırma sürecinin arkasındadır. Fars olmayan kişinin, iyi bir devlet işinde çalışmayı garantiye alması sadece Farsça’da uzmanlaşmasına bağlıdır. Birisi sadece Farsça konuşarak bilinçli ve okumuş olduğunu iddia edebilir. Sadece Farsça’da uzman olmakla bir insan kendini yaratıcılıkta, sanatta ve bilimde somut olarak gösterebilir. Ülkede Farsça’da uzman olmak; ekonomiden sosyal hayata, kültüre, bilime ve psikolojiye kadar tüm özelliklerin anahtarıdır. Böyle bir çevrede de Farszede bir yaratık oluşuyor. O önce Farsça öğrenmekle ortaya çıkıyor, sonra onu kendi Ana dilinin yerine koyuyor ve daha sonra kendi dilini kötülemeye başlıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Al Ahmet’in batılılaşma düşüncesinde, dil , çok küçük bir rol oynar. Batılılaşmış bir kişi belki bir batı dilini öğrenmeyi arzulayabilir, ama bu kendi dilini bırakmak anlamına gelmez. Batı, üstünlüğünü kültür, teknoloji ve ekonomik alanları ile gösteriyor, ama aslında fiziksel olarak insanları zorlamıyor (en azından İran konusunda). Diğer yandan, Farszede devlet ve hükümet başındakiler tarafından da zorlanılıyor. İran’daki Fars olmayan birinin Farsça öğrenmekten ve onu kendi Ana dilinden daha iyi konuşmaktan başka bir seçeneği yoktur. Bu süreç, sırf zorlama, gereksinim duyma ve tehditle zorunda bırakılmaktır; halbuki, Al Ahmet’in tanımına göre batılılaşmış bir kişi, büyük derecede seçim yapabilmekten, isteklilikten, ve karar verme rahatlığından zevk alıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pehlevi devrinin Farslaştırma siyasetini, Ahmet Kasrevi, Taki Arani, Rezazadeh Şafak, Naseh Natek, ve diğerleri gibi birkaç Farszede ortaya koysa da, önemle vurgulamak lazım ki, Farszedegi sedece Pahlevi devrinde sınırlı kalmamıştır. Bir de sadece İran içinde sınırlı kalmıştır. Geçmiş yıllarda birkaç göze çarpan Farszede örneği vardır ki,bunlardan birinin kendini Fars, hele—Aryan göstermek için ne kadar kendini ve kişiliğini inkar ettiği insanı düşündürüyor, Burada dikkat çeken konu yeni yayınlanan, sözde “akademik” olan İran Azerilerinin Grameri adlı kitaptır, ki Farsça ile karşılaştırmalara yer verilmiştir. Kitabın yazarı Yaver Dehgani’dir, bu kitabı dil biliminde PhD tezi için 1999’da Melbourn’un Trobe üniversitesinde yazmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitabın başlangıcında, Dehgani Azerbaycan Türkçe’si hakkında birkaç ifadede bulunuyor ki, biraz akademik dili olan Azerbaycanlı, Azerbaycan Türkçe’sini bilen bir kişinin vücuduna şok dalgaları göndermeğe yetebilir. Dehgani kendi açıklamasına, günümüzde Azerbaycan’da konuşulan dilin adını açıklayarak başlıyor. Hiçbir akademik, metodolojik ya da ahlak kuralını dikkate almadan, kendi isteği ve kararı ile dilin adını “Azari” olarak tanımlıyor. İlk bakışta, belki de yazarın amacı “Azari” demekle “Azerbaycan Türklerini” kastetmek, ki bu uluslararası edebiyatta doğrudan “Azerbaycan Türklerini” ve onların Azerbaycan Türkçe’si olan dillerini göstermektedir. Yine de, daha sonra gelen açıklamalarda yazar kendi kişisel ve politik ajandasını “Azari” ve “Azerbaycan” arasındaki ayrımı göstererek açıklıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dehgani’ye göre, “Azari” ve “Azerbaycanlı” tek ve aynı dil değildir_ ki Kuzeyde ve Güneyde yaşayan 40 milyon insan buna inanıyor_. Ona göre, “Azari”, “Azerbaycan” dilinden ayrıdır. Şöyle ki&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Azarice’ye en yakın dillerden biri Azerbaycan dilidir; ki bu Azerbaycan Cumhuriyetinde konuşuluyor… Aslında, günümüzde, bu iki dil arasında ki fark o kadar büyüktür ki, bu dillerin konuşanları için bir birini anlamak ya da en azından etkili konuşmak zordur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu anlamsız iddiayı ispatlamak için, Dehgani Kuzey Azerbaycan’da yazılan bir metni gösteriyor. Ve daha sonra kendi isteğine göre metni Azari diline çeviriyor; ki bu ona göre Güney Azerbaycan’da milyonlarca kişinin konuştuğu dildir. Dehgani kendini Azerbaycan dilinin üstün yazarı gördüğü için, bir edebi metinden seçtiği pasajı, yarattığı “Azari” diline çevirmesi için bir açıklama yapmaya bile gerek duymuyor. Hatta Kuzey Azerbaycan’da yazılan bir edebi metni, Güneyde yazılan aynı metinle karşılaştırmayı bile düşünmüyor. Azerbaycan Türkçe’sinin bir ‘uzmanı’ olarak, kesinlikle bilmesi gerekiyor ki özellikle İslam devrinden sonra Güney Azerbaycan’da binlerce karşılaştırılmalı metin yazılmıştır. Onun tek yapması gereken sadece Varlık gibi dergilere göz atması ve istediği bir metni karşılaştırmak için seçmesiydi. Ama, Dehgani kendi kişisel/politik ajandasının peşinde olduğu için, ‘akademik araştırmasını’ objektif akademik araştırma metotlarına göre yürütmemiştir. Onun kişisel ve politik ajandasının problemi şöyle diyor: “Azerbaycan Cumhuriyeti’nin dili ve İran Azari’si iki farklı dildir.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dehgani’nin amatörce iddiasına sadece bu soruyu sormak gerekiyor: neden Araz çayının güney sahillerindeki Azerbaycanlılar tarafından konuşulan Azerbaycan Türkçe’sinin, aynı çayın Kuzey sahillerindeki Azerbaycanlıların dilinden farklı olduğunu göstermeye çalışıyor? Her şeye rağmen, birinin tek yapması gereken Internet de bir sürü Azerbaycan konuşma odalarından birine kısa bir ziyaret yapmak ve acaba kuzey ve güneydeki Azerbaycanlıların aynı dili veya farklı dili konuştuğunu görmektir. Yapmanız gereken tek şey bir sürü Azerbaycanlının elektronik posta materyal arşivini kontrol etmek ve acaba Azerbaycanlıların aynı dili mi yoksa iki farklı dili mi konuştuğunu görmenizdir. Anladığımıza göre Dehgani, anlamlı bir araştırma yapmak için zahmete girmiyor. O sadece bir Azerbaycanlı olarak kendi ‘uzmanlığına’ ve ‘habercilerine’ güveniyor. Sonuç Azerbaycanlılar ve dilleri hakkında yönlendirilmiş bir açıklamadır. O,bu büyük yalanaı sadece İran’da konuşulan Azeri dilinin Farsça ile aynı olduğunu göstermek için başlatmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“….Farsça, Azerice’yi noktalama işaretleri ve filleri dışında her konuda etkilemiştir. Bir sürü Farsça kelime, Azerice konuşanların sözlüğünü oluşturuyor. Bazı yerlerde, en azından ilkokul mezunlarının, o konuşanların cümlelerinin Farsça mı yoksa Azerice mı olduğunu ayırt edebilmesi için tek kriter, Azeri filleri, (Postpositionları) ve belirli ses özellikleridir. Örneğin, bir Azeri cümlesinde:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Man bayed hamişe baraye kişver müfid olam … ‘Ben her zaman ülkem için yararlı olmalıyım.’ Sadece ‘olmak’ filli Azerice’dir ve diğer kelimeler Farsça’dan alınmıştır.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O yüzden, Dehgani sadece Azerbaycan Türkçe’sinin Farsça ile aynı olduğunu göstermek için tamamen komik olan bir cümle yapmak için ilerliyor. Aslında, onun yaptığı Farsça da bir cümle yazıp cümlenin sonundaki fiili kaldırarak yerine Türkçe bir fiili koymak, ve sonra tüm bu kelime oyununu gerçek Azerbaycan Türkçe’si cümlesi olarak göstermek. Burada bize utanç veren Farszedegi oyununu görüyoruz. Kişi Farsça ile o kadar kendinden geçmiş görünüyor ki, kendi anadilini Farsça gösterebilmek için, anadilinden tamamen sapmış bir görüntü veriyor.Kitapta, Farsça’nın zor ve tehditle ‘milli dil ‘olarak yükseltildiği gerçeğinden bir kere olsun bile sözedilmiyor;(( ki Farsça, hakim grubun ve toplumdaki hükümet üstlerinin asimile olmuş ajandası için eğitim ve öğretimin tek dili olmuştur??)). O bu gerçeği, Azeri dilinin 80 yıl boyunca şeytanca öldürülmüş ve yasaklanmış bir dil olduğunu söylemiyor; yani eğer bugün Azerbaycanlılar Farsça konuşuyorlarsa ‘Farsça’yı sevdiklerinden’ değil; belki kendi dillerinin yasaklanmış olmasından ve Farsça’nın onlara eğitim, öğretim, edebiyat ve benzeri şeylerin tek dili olarak empoze edilmesindendir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buna göre Farszedegi bir süreçtir; ki insan kendi hüviyetini ve dilini inkar ediyor ve hatta kolaylıkla kendini dominant grubun diline ve hüviyetine bağlıyor. Bu karışıklığa neden olan bir istismar hareketidir ve bu istismar sürecinde istismarcılarla ortaklığa neden oluyor. Kendini inkar etmenin ekonomik ve sosyal avantajlarına aldanarak, Farszede yaratık, kendi dili, kültürü, ve tarihinin kökeninden öyle bir kopuyor ki, sanki, yeni dilin , kültürün ve tarihin yeryüzündeki tek ve tam sahibidir. O, dominant grubun zorunlu, politik ve ekonomik himayesinden zevk aldığından bunu yapabiliyor. İstismarcı dili savunmak için hiçbir şeyi olmadığını çok iyi biliyor. Onu konuşan kişi susmak ve insan olarak dağılmak zorundadır. Bu acı gerçeği anlamak, Farszede yaratığı köşedeki dile hücum etmeye ve her zamandan daha şiddetli ve güvenle parçalamaya cesaretlendiriyor, ki dominant grup onu bu ihaneti için ödüllendirmeye hazırdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu nedenden dolayı H.İ Ezimim Gedim’in bu grubu ortak olarak tanıtmaya başlaması tamamen istismarcıların önünde cesaretli bir direnmedir. Çünkü, dominant grup her zaman bu işe ortaklık edenleri azınlık dil kültür, tarih ve hüviyetleri dağıtma aracı olarak kullanır. Dominant grup diyor ki: biz dominantlar Farsça’nın dışındaki dillerin dağılmasını istiyor değiliz; böyle dillerin İran’ın bölgesel birliğini tehdit ettiğini düşünenler ve onun için dağılması gerektiğine inananlar bu toplulukların içindeki düşünürler ve bilim adamlarıdır. İnanmıyorsanız eğer o zaman Ahmet Kasravi, Tagi Arani, Rezazadeh Shafag, Naseh Nateg gibilerinin yazılarına bakın… Acaba bu onurlu kişiler bu camia içinde en bilinçli, en eğitimli ve en istidatlı insanlar değil miydiler; Farsça’nın ülkenin tek dili olmasına inanan onlardı. Biz kimiz ki Fars-olmayan toplumun onurlu liderlerinin vatansever isteklerini reddedelim’’(!).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;H.İ Ezimi Gedim İstismar ve asimilasyon sürecinde, ortaklık edenlerin merkezi yerini açığa çıkarmakla, istismarcıların kullandığı en tehlikeli silahı göstermiş oluyor. onun Farszedegi’yi söylemi, istismar edenlerin, istismar ve asimilasyon hareketinde sorumluluk taşıdığını açığa çıkarıyor.Ortaklık edenlere bir uyarıdır, istismar ve asimilasyon hareketinde işbirliği yapmaların köşedekiler tarafından izlendiğine işarettir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bizim problemimiz kendi milletimizin Farszede elemanlarıdır; gelişme ve medeniyet sadece Farsçanın alanında görülüyor. Onlar kendi evlerinin [topraklarının] yağmalandığı gerçeğine, şehirlerinin ve köylerinin adının Farsça’ya çevrildiğine ve yavaş yavaş tüm şehirlerinin dilinin de Farsça’ya çevrileceğine dikkat etmiyorlar. Bugün Gezvin, Hamadan ve Save şehirlerini [kaybetmişiz]; yarın bu Zencan ve Miyana** olacak, Tebriz ve Ardabil’in de bu süslü, büyüleyici yılan [Farszedegi] karşısında kaybolması uzun sürmeyecek. O gün geldiğinde, biz ölmüş olacağız ve birinin bizim kokuşmuş cesetlerimizi gömmesi gerekecek. Bugün uyanmak için son fırsatımızdır, nasıl ki Müslüman olmak Arap olmakla aynı anlama gelmiyor, onun için İranlı olmak da Fars olmakla aynı anlama gelmemelidir. Biz Türk Müslümanlarız, biz Türk İranlılarız, ve bizim çocuklarımız da öyledir. Ve bizim kendi Türk benliğimizi, bir Yezdli’nin Farslığını koruduğu gibi, korumamız gerek. Biz Türküz; ve biz İran’ı Farslara teslim etmemeliyiz, çünkü İran orada yaşayan tüm gruplara aittir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beklenildiği gibi H.İ Ezimi Gedim’in Farszedegi ve asimilasyon politikası karşısında gösterdiği direniş onun için pahalıya patladı. Dominant gurup, yukarıdaki kelimelerden dolayı ve istismar gelişmeleri önünde direndiği için, 24 Ağustos 2004’te Tebriz şehrinde muhakeme edildi ve iki sene boyunca Azerbaycan bölgesinden Fars bölgesine, iç sürgünle cezalandırıldı (http://ebduleziz-ezimi.blogspot.com/). Bu aydın din adamının mücadelesi Azerbaycan’daki istismara karşı olan mücadeleyi yeniden canlandırdı. Onun gibi papazların ve ruhanilerin toplumda olması bunu gösteriyor ki, ülkenin kendini üstün gören hakimleri, İran milliyetçiliğine ve Fars merkezli asimilasyon siyasetine gelince kendilerini bile göremiyorlar. Adil olursak, ilk baştan, bölgedeki ulama ve ruhaniler kendi dillerinde eğitimin her zaman sadık hamileri olmuşlardır. Pehlevi devrinde, Azerbaycan dilinde yazma okuma yasaklandığında, ulama ve ruhaniler vaizlerini Azeri dilinde devam ettirdiler. Aslında, Pehlevi dönemi Azerbaycan edebiyatının en çok ilgi gördüğü devirdi, Muharrem, Ramazan, ve diğer mübarek günlerde, camilerde ve ibadet mekanlarında vaizler okunuyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Azerbaycan Türkçe’si bugün bile Azerbaycan’da tüm seminerlerin ve din okullarının eğitim dilidir. Ulemalar eğitimini ‘modern okul sistemi’ denilen sistemde tamamlamadıkları için Farsça’yı da çok iyi konuşamıyorlar. İslam devrinden sonra, devlet tüm Cuma vaizini okuyan imamlardan, en azından iki vaizi, Farsça okumalarını söyledi. Azerbaycanlı imamlar isteksiz olarak bir vaizi önceden yazılmış metinden okumayı kabullendiler. O zaman, Türkçe aksanları tüm İran ve Azerbaycan’da fıkraların konusu oldu. Tebriz’in önceki imamı, Ayatullah Moslem Malakuti, hala söylediği bu cümle için unutulmamıştır, “bu cümleyi Farsça olarak söylüyorum ki Amerikalılar da anlasınlar!” bu ibaretin gösterdiği şey Farsça’nın Azerbaycan’da yabancı dil olmasıdır; yani öyle bir dildir ki Amerikalılar anlıyor, ama yerliler anlamıyor. Din okullarında, asıl metin Arapça’dır, ve eğitim yerel dilde yapılır. O yüzden, Azerbaycanlı din adamları Farslaştırma politikası önünde direniş göstermeleri sürpriz olmamalıdır. Onların dayanışma gücü ve ırkçılığa karşı mücadelelerinin derinliği, kuşkusuz ki, Azerbaycan hareketinin geleceğinde önemli katkısı olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;--------------------------------------------------------------------------------&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* Okuduğunuz yazı “ Farstoxication: A Colorful Charming Snake” isimli İngilizce makalenin çevirisidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[1] H.İ: Huccet-ul-İslam’ın Kısatılmışıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[2] Westoxication.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;** Zencan ve Miyana kentleri Fars veya Farslaşmış bölgeleriyle komşu Türk şehirleridir.&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/696399585927283294-2282472970827391876?l=azer-baycan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/696399585927283294/posts/default/2282472970827391876'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/696399585927283294/posts/default/2282472970827391876'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://azer-baycan.blogspot.com/2010/02/fars-zedegi-farstoxication-buyuleyici.html' title='FARS-ZEDEĞİ (FARSTOXICATION): BÜYÜLEYİCİ BİR YILAN*'/><author><name>GUNAZTAC</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04961719280793546963</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='29' src='http://2.bp.blogspot.com/_XX9mh1N0pDo/S2aBYa9kJSI/AAAAAAAAAAM/4MzZxxnAmIk/S220/21Azer14.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_XX9mh1N0pDo/S2e6K5VvTaI/AAAAAAAAAFg/eRaiIyT7_sk/s72-c/esgerzadeh.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-696399585927283294.post-8104209455756781190</id><published>2010-02-01T14:21:00.000-08:00</published><updated>2010-02-01T21:46:09.024-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='TANITIM 5:FARS MİLLİYETÇİLİĞİ'/><title type='text'>Aydın ve Türk Dil Sorunu*</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;Yazar: Celal Al-i Ahmet&lt;br /&gt;Çev.: Şahin Hiyavli&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_XX9mh1N0pDo/S2e8CByinZI/AAAAAAAAAFo/0C24lWx4J98/s1600-h/1258443774.jpg"&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 151px; FLOAT: left; HEIGHT: 201px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5433518218471972242" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_XX9mh1N0pDo/S2e8CByinZI/AAAAAAAAAFo/0C24lWx4J98/s320/1258443774.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;Bilindiği üzere, İran’ın 25 milyonluk nüfusunun en azından 6-7 milyonunu Türkler oluşturmaktadır. Ancak, Türkler yaşadığı bölgelerde, eğitim, iletişim, sanat ve sosyokültürel alanlarda kendi dillerini kullanmamaktadırlar. Zorunlu olarak söz konusu alanlarda başka bir dili, yani Farsça’yı kullanmaktalar. Bunlara ilişkin her gün sadece Tebriz radyosundan Türkçe’ ye benzer bir dilde yarım saatlik bir program yayınlanmaktadır; Oysaki Kürtçe, hatta bir yerel şive sayılan Gilekçe’de geniş çapta ve uzun süreli programlar yayınlanmaktadır. Bu uygulamanın en bariz sonucu da 6-7 milyon insanın ilkel ve temel hakları olan ana dilini kullanmak hakkından yoksun bırakılmasıdır. Şimdi böyle bir uygulamadan doğacak sorunlara göz atmakta fayda vardır.&lt;span class="fullpost"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günümüz koşullarında dünyada yaşayan çeşitli etnikler (Hint, Irak, Lübnan, İsviçre, Yugoslavya) iki ve hatta üç dilde konuşup yazsalar da, mezhep, coğrafya, iklim koşulları altında milli birliği oluşturmuşlardır. Bu örneklerde olduğu gibi aynı şartlarda yaşayan Azerbaycan halkına kendi dilinde yazıp okuma hakkı neden verilmemelidir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu tartışmaların başlangıcı olarak geçmiş 300 yıldan beri gerçekleşen olaylara göz atmayı yaralı görüyorum. Kesin olarak Azerbaycan’da Türk dilinin ne zamandan beri yayıldığını bilmiyorum, gerçi bunun sorgulanması da yanlış ve tutarsızdır; çünkü hiçbir büyük insan topluluğu bir gecede dilini, mezhebini, gelenek ve göreneklerini değiştirmemiştir; ancak bilindiği gibi herhangi bir topluluk diğer topluluklarla maddi ve manevi alışveriş içinde bulunmaktadır. Kuşkusuz bu ilişkilerin en önemli unsurunu dil oluşturmaktadır. Azerbaycan coğrafyası tarih boyunca Türk kavimlerinin geçiş noktası olmuş ve Türkler bu topraklarda barınmışlardır. Türk kavimleri, Selçuklulardan başlayarak Hülakü’ye kadar ve Safevi sülalesi sayılan Akkoyunlu ve Karakoyunlulara dek bu coğrafyada hakimiyetlerini sürdürmüşler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böylelikle zaman sürecinde büyük olasılıkla Med dilinin kalıntısı sayılan Tati Azeri yerini Türk diline bırakmış oldu. Bu tarihi gerçekten yola çıkarak iki önemli noktayı belirtmekte fayda vardır. Birinci Arap dili dini inancı arkasına almasına rağmen yüz yıllık bir zaman diliminde Fars dilinin yerini alamadı, tersine zaman içerisinde yerel halk dilleri arasında erimiş oldu. Bunun nedeni ise Arap askerlerinin sayıca az olmasından kaynaklanmaktadır. İkinci önemli nokta ise Türk dilinin İran’da yerleşmesidir. Türk dili inançsal bir desteğe sahip olmadığı halde iki veya üç yüz senede yerel dilin yerini alabildi. Bunun nedeni, Türk ordularının sayı itibariyle kalabalık ve saldırıların sürekli olmasından, aynı zamanda yerel dilin (Tati Azeri) edebiyat ve kültür dili olmamasından kaynaklanmamaktadır. Diğer taraftan Azerbaycan’ın iklim bakımından Türkiye’nin doğusuyla olan benzerliği, Gilan, Mazenderan, Kürdistan, Irak veya Farsa olan benzerlikten daha fazladır. Dolayısı ile tarih ve kültür, açısında Türkiye’yi etkileyen faktörler Azerbaycan’da da etkin olmuştur. Tüm bu olasılıklara rağmen Azerbaycan coğrafyası Safevilerin çıkış ve yayılma bölgesi olmuştur. Bu neden ile Şiicilikdüşüncesi ilk önce bu bölgede ve daha sonra ülkenin diğer bölgelerine yayılmıştır. İşte burada sorulması gereken bir soru var: Türk dili Azerbaycan’da Şiiliğin hızla yayılmasında bir araç değil midir? Buradan yola çıkarak Türk ve Fars arasındaki birincil ihtilaf Şiiciliğin Azerbaycan’da daha sonra diğer bölgelerde yerleşme olasılığından ortaya çıkmıştır. Konuya daha derinde yaklaştığımızda, Türk dili iki bin yıllık bir zaman zarfında İran’ın güneyinde bulunan Horasan bölgesinin sınırlarını aşamamıştır. Bu bölgedeki tarih ve kültür söz konusu ilerlemeyi durdurmuştur. Ancak sonuç itibari ile Azerbaycan yolu ile lokmayı bizim ağzımıza arkadan koymuş durumdalar. Bu neden ile ister istemez Azerbaycan bir tarihi gerçek olarak kabul edilmelidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dikkat edilmesi gereken diğer önemli bir nokta ise Safevilerden başlayarak Kaçarların son dönemlerine kadar (16.yy.’dan 19.yy.’a dek) Azerbaycan bölgesi Osmanlı, Rus ve İran çatışmalarının merkezi olmuştur. Bu dönemlerde bölgenin birçok büyük şehri istilaya uğrayarak harap edilmiştir. Tebriz ve Sultaniye gibi şehirler bu dönemlerden önce de başkent veya saray merkezi olmuştur. Her açıdan bakılırsa Azerbaycan her zaman büyük darbeler almıştır. Bu da ilk dayanışmanın ve direnişin de orada oluşmasına sebep olmuştur. Hatta bizim, Batı ve onun getirdiği teknoloji ile de ilk karşılaşma noktamız da Azerbaycan olmuştur. Böylece direnişin ilk adımları orada atılarak ilkler bölgesi olmuştur. Öyle ki birçok ilkler, ateşli silahların kullanılması, gazete çıkarma, modern okulların tesisi , tiyatro ve senaryo yazmak , Batıdan yazılar çevirme, seyahatname yazmak gibi faaliyetlerin tümü Azerbaycan’da gerçekleşmiştir. Bu ön adımlar ve kültürel öncülüklerin sonucu olarak da Tebriz, Kaçar hanedanı döneminde şehzadeler şehri statüsüne yükselmiştir. Buna benzer bir konuma Horasan bölgesinde de rastlamak mümkündür. Horasan bölgesinde bulunan Tus şehri de Bağdat hilafetinin gönüllü şehzadeler vilayetiydi; ama Horasan coğrafya büyüklüğü nedeniyle Bağdat Hilafetine tehlike oluşturmaktaydı ve Bağdat hilafetine karşı oluşan ilk bağımsızlık direnişi de burada başladı. Tebriz’in veliaht nişin olması ise Tahran hükümetine ön cephe ve tampon bölge niteliğinde idi. Böylece bu bölgede tam korunma sağlanmasa da morallerin yüksek tutulması amaçlandı. İşte buradan yola çıkarak, eyalet ve vilayet encümenleri kavramının Tebrizlilerin ısrarıyla anayasaya yerleştirilmiş olmasının sebebini, meşrutiyet devrimini niçin Tebriz isyanının kurtardığını veya Hiyabani ve Pişeveri isyanlarının her ikisinin de niçin aynı ad ve unvanla Azerbaycan’da baş gösterdiğini anlayabiliriz. Bu konulara daha sonrada deyineceğiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilindiği üzere Safevi ve Kaçar saraylarında ki dil Türk’çeydi. Devletin resmi ve yazışma dili Kaşanlı, Mehellatı Netenzli ve Aştiyani katipler sayesinde Farslaşsa da, birçok sayıda şiir ve saraya ait mektuplar Türk dilinde yazılarak Osmanlı Devleti’ne gönderilmiştir. Bu dönemde adliye ve belediye gibi devlet idaresiyle ilgili terimler İstanbul Türkçe’sinin etkisiyle Farsça’ya girmişse, bunun nedeni stajını Tebriz de yapan şehzade ile bir grup saray katiplerinin de Tahrana gelerek devlet organlarında statü sahibi olmalarıydı. Bunun en büyük örneği Hacı Mirza Ağasıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diğer bir konu şudur ki sırf bu öncüllükler ve dil birliğinden dolayı Kaçar sülalesinin son yüz yılında, yani 1990 darbesine kadar Azerbaycanlı aydınların kültürel açıdan yöneldiği nokta Kafkasya yada İstanbul olmuştur. Mehmet Alı Şah’ın meşrutiyete karşı hücuma geçmesiyle bir grup aydın İstanbul’a göç etmek zorunda kalmış, Kafkasya’nın sosyal demokratlarından esinlenen Ahundzade, Tebrizli Sabır, Talıbov ve diğerlerinin yazıları son derece etkili olmuştur. İşte böyle çekişmeli bir ortamda , 20.yüzyılın başlarından itibaren Tahran hükümeti ülke genelinde Farsça’yı resmi dil yapabilmek için şiddete baş vurmaktadır (Tıpkı Safevilerin şiddet uygulayarak halkın mezhebini değiştikleri gibi). Bilindiği gibi kültür, okul, yayın, kitap ve kitap okuma alışkanlığı gelişmediği sürece dil farklılığı ciddi bir sorun teşkil etmemektedir; çünkü okuması, yazması olmayan sıradan bir vatandaşın okul ve okumakla ilgisi yoktur. Çünkü onların ilgilerinin odak noktasını şeriat ve din oluşturmaktadır: okuma-yazmaya nadiren ihtiyaç duymaktadırlar ve bu alan Türk dilinin kullanmasının yasak olmadığı tek alandır. Bu konu ile ilgili Türk dilinde de sayısız mersiye kitaplarını hatırlatmak pek yerinde olacaktır. Ancak meşrutiyetten sonraki hükümetlerin uyguladığı ulusal birlik politikasını ve Rusya’nın 1917 devriminin azınlıklara tanıdığı dil özgürlüğü ilkesinin cazipliğinin farkına varan Rıza Şah hükümeti çaresiz kalarak Türk diline karşı daha baskıcı bir politika uygulamıştır. Kırk küsur seneden beri İran hükümetlerinin tüm çabaları yalnız Türkçe’nin gelişmesini engellemekle yetinmeyip: bu dili Azerice ve zorla kabul ettirilmiş dil olarak tanımlayarak ortadan kaldırmayı amaçlamışlardır. Azerbaycan şehirleri ve köylerinin isimlerini değiştirmişlerdir. Türk askerlerini ve memurlarını Fars bölgelerine ve Farsları da Türk bölgelerine gönderdiler. Ancak bu dilin mahvına yönelik hiçbir başarı sağlayamadık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böylece bir taraftan Türk ve Fars arasında bir nevi ihtilaf ve parçalanmaya sebep olmuşuz ki bu anlaşmazlık uygun bir ortamın oluşmasıyla (Demokrat Fırkası olayında şahit olduğumuz gibi) yeniden baş kaldıracaktır. Genelde durumun gelişmesi o hale gelmiş ki; ulusal birlik yerine , ulusal kin ve anlaşmazlık hakim olmuştur. Yalnız hükümetlerin Fars memur ve askerleri Türk bölgelerine, Türkleri ise Fars bölgelerine gönderme politikasının sonucuna bakıldığında, ülke çapında devlet ve milletin son halkası olan memur ve askerlerin yabancılaştırıldığını görmekteyiz. Dolayısıyla hükümetin davranışları karşılıklı anlayışa dayalı değil; belki korku ve yabancılığa dayalı bir tür sömürmeye yönelik bir davranıştır. Eminim ki, son kırk senede ister şehir içinde isterse de şehir dışında baş gösteren tüm çatışmalarda hiçbir yerli asker kendi şehir ve vilayet halkına ateş açmamıştır. Ancak askerlerin karışlıklı olarak duydukları aşağılayıcı fıkralar, karşılaştığı küçümsemeler ve yaşadığı saygısızlıklar onların bilinç altlarında yerleşmiştir. Böylece zihinsel bir tepki olarak Tahran’da Türk askeri veya Azerbaycan’da Fars askeri halka ateş açacak duruma gelmiştir. Devletin halkla arasındaki ilişkinin sağlam olmamasının nedeni sözde milli birlik oluşturma amacıyla böyle bir politikanın izlenmesindedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslına bakılırsa memurların gönderilmesiyle devamlı bir şekilde amirle memur arasındaki anlaşmazlıklara destek verilmiştir. Unutmamak gerekir ki bu küçük rütbeli memur ve asker aydın zümreden olmadığı, okul ve üniversite eğitimi de olmadığı için ideal bir davranış sergileyecek seviyede değildir. Ben yirmi küsur sene öğretmenliğimde, Türk bölgelerinde Farsça’ya tam olarak hakim olmadıklarından veya şivelerinden dolayı defa
